|
Kara Kitap by Orhan Pamuk Anılar, Aşk ve İç Sıkıntısı “Hafıza,” diye yazmıştı
bir köşe yazısında Celal, “bir bahçedir.” sf. 11. “Uykunun huzuruna gömülmüş Rüya’nın kapıları kapalı bahçesinin söğütleri, akasyaları, asmalı gülleri ve güneşi altında gezinmek isterdi şimdi. Orada karşılaşacağı suratlardan utançla korkarak: Sen de mi buradaydın, merhaba! Bilip bekledigi tatsız anılar kadar, beklemediği erkek gölgelerini de merak ve acıyla görerek: Afedersiniz kardeşim, siz karımla nerede rastlaşmış ya da tanışmıştınız?” sf. 11 “Hayalinde kendisini arayan Rüya’nın yerine kendini koymuştu ki, yokluğunun acılarını Rüya nasıl hissediyor daha iyi anlayabilsin!.. Çok sonra, çocukluğun sonsuzluğu kadar uzun süren bir bekleyişten sonra, Galip, sabırsızlıkla ve asıl kendisinin sabırsızlığa yenildiğini düşünmeden birden dolabın üstünden inip gözlerini soluk lambaların ışığına alıştırıp, bu sefer kendisi, apartmanda Rüya’yı aramaya başlamıştı. ... Kaçırdığı hayat parçacığı neredeydi? ... Üç yıllık evlilik hayatları boyunca, belirsiz bir yerdeki bilinmeyen bir hayatın neşe ve eğlencesini kaçırmaktan şikayetçi gözüken hep Rüya olmuştu, Galip değil.” sf. 58. “İstatistiklerin ve bürokratik sınıflamaların ‘ev kadını’ diye adlandırdığı o anonim kişinin, (Galip’in Rüya’ya hiçbir zaman benzetemediği o deterjanlı ve çocuklu kadının) hayatında böyle gizli, esrarlı ve kaygan bir bölge olduğunu Galip, evlendikten sonra keşfetmişti. ... Bütün sabun ve deterjan reklamlarının, fotoromanların, yabancı dergilerden çevrilmiş en son haberlerin ve çoğu radyo programlarının ve gazetelerin renkli eklerinin ortak konusu ve hedefiydi bu yasak bölge, ama onlardan çok daha ötede, onlardan çok daha esrarengiz ve gizliydi de.” sf. 59. “Şehirde bulduğu
izlerde kendi geçmişini okuyormuş bu adam. Güzel karısıyla
kendi geçmişinin izlerini. Kime kaçtığını da
bilmiyormuş ya da bilmek istemiyormuş, çünkü gittiği her
yerde karısıyla kendi geçmişinin izlerine rastladıkça,
karısının kaçtığı adamın ya da yerin,
kendi geçmişinde bir yerde olması gerektiğini düşünüyormuş.”
sf. 103. “Olmak istediğim kişiydi göz. Ben önce ‘göz’ü değil, O’nu yaratmıştım, olmak istediğim kişiyi. Olmak istediğim ‘O’ da kendinden bana uzanan o korkunç, boğucu bakışı salıvermişti üzerime. ... Bazı ipuçları, O’nu kendi hayat malzemem ve anılarımdan çıkardığımı gösteriyordu. Taklit etmek istediğim O’nda çocukluğumda okuduğum bazı resimli roman kahramanlarına, bazı yabancı dergilerde resimlerini gördüğüm düşünür ‘yazar’ların, ve bu kasıntılı kişilerin kütüphanelerinin, çalışma masalarının ya da ‘derin ve anlamlı’ düşüncelerini geliştirdikleri kutsal mekanların önünde fotoğrafçılara verdikleri pozların etkisi vardı.” sf. 118. “Beyoğlu’nda bir
muhallebiciye oturmuştum; sırf kalabalık içersinde olmak için;
ama cumartesi akşamının o sonsuzluk saatini doldurmaya çalışan
benim gibi biriyle gözgöze gelirim diye kimseye de bakmıyordum:
Benim gibi olanlar, birbirlerini hemen tanır ve küçümserler çünkü.”
sf. 138. “Gözlerini kısıp uzaktaki bir noktaya bakarken başka bir yere gittiğini, başka bir şey düşündüğünü anlayınca seni endişeyle severdim. Aklının içindekilerin bildiğim kadarını ve daha çok da bilmediğim kadarını korkuyla korkuyla severdim, Allahım!” sf. 145. “Kimselere gözükmeden gizlice gittiğim randevuevlerinde, orospular öylelerine daha iyi davranıyorlar diye, yakın geçmişte başımdan korkunç ve umutsuz bir aşk macerası geçmiş bir umutsuz gibi yaptığımı hatırladım.” sf. 181. “Sessizlerin, anlatmayı bilmeyenlerin, kendini dinletemeyenlerin, önemli gözükmeyenlerin, dilsizlerin, o iyi cevabı hep olaydan sonra evde düşünenlerin, insanların hikayelerini merak etmediği o kişilerin yüzleri diğerlerinden daha anlamlı, daha dolu değil mi? Sanki anlatamadıkları hikayelerin harfleriyle kaynaşıyor bu yüzler, sanki sessizliğin, ezikliğin, hatta yenilginin işaretleri var onlarda.” sf. 263. “Hiçbir zaman inandıramadım
seni kahramansız bir dünyaya neden inandığıma. Hiçbir
zaman inandıramadım seni o kahramanları uyduran zavallı
yazarların neden kahraman olmadıklarına. Hiçbir zaman
inandıramadım seni o dergilerde resimleri çıkanların
bizden başka bir soydan olduğuna. Hiçbir zaman inandıramadım
seni sıradan bir hayata razı olman gerektiğine. Hiçbir
zaman inandıramadım seni, o sıradan hayatta benim de bir
yerim olması gerektiğine.” sf. 326. “Galip, uykunun en güzel yanının
insanın olduğu kişiyle bir gün yerine geçeceğine
inanmak istediği kişi arasındaki gözyaşartıcı
uzaklığın unutulması kadar, duyduklarıyla hiç
duymadıklarını, gördükleriyle hiç görmediklerini ve
bildikleriyle hiç bilmediklerini huzurla birbirine karıştırabilmesi
olduğunu bir kere daha anladı.” sf. 352. “Bunlar, eli sıkı, hesaplı kişilerdi; ne içerken dünyayı unutabilirlerdi, ne de sevişirken; her şeyi bir düzene sokma saplantıları onları başarısız bir dost ve basarısız bir aşık yapardı yalnızca.” sf. 383. “Fotoğrafının
çekildiğini bilmeyen on beş yaşındaki Rüya, yanında
bir kase leblebi, üzerinde basmadan kolsuz bir elbise, açık
pencereden üzerine güneş vuran bir gazeteye eğilmiş, yüzünde
Galip’e her zaman dışarıda bırakıldığını
korkuyla sezdiren bir ifadeyle, bir yandan saçlarını çekiştiriyor,
bir yandan da silgisini ısırdığı kalemle bilmece
çözüyor.” sf. 389. “Şehzade Osman Celalettin Efendi, düşüncelerinin ve kendi iradesinin saflığını bozan anılarıyla boğuşmak için kasrındaki bütün koku kaynaklarını kurutmuş, tanıdığı bütün eşyaları ve elbiseleri yok etmiş, müzik denen uyuşturucu sanatla ve hiç çalmadığı beyaz piyanosuyla ilişkisini kesmiş ve kasrının bütün odalarını beyaza boyatmıştı.” sf. 411. “’Şehzade Osman Celalettin Efendi, ona aşık olamayacağına inandığı için korkusuzca Leyla Hanım’a yüreğini açabilmişti...’ ... ‘Ama korkusuzca ona yüreğimi açabildiğim tek kadın olduğu için de hemen ona aşık oldum. ... Leyla Hanım’ın ölümünden sonra, üzüldüğünü ve özgürleştiğini yazdırmıştı Şehzade.” sf. 415. “Otelden çıkıp bindiği takside şoför bir hikaye anlatmaya başladı. İnsanın ancak hikaye anlatarak kendisi olabileceğini anladığı için Galip şoförün anlattıklarını hoşgörüyle dinliyordu.” sf. 420. Istanbul'da Sıradanlık ve Hüzün “Acaba bu neyin işareti
diye soracaktı belki de bana, ama fazla konuştuğunu, kendi
dertleriyle dünyayı fazla işgal ettiğini birden
hissediveren vatandaşlarımızın kapıldığı
o çaresiz ve hüzünlü sessizliğe kaptırmıştı
kendini.” sf. 52 “Babası o yıllarda,
bir milletin ‘hayat tarzını’, tarihini, teknolojisini, kültürünü,
sanat ve edebiyatını değiştirebileceğini anlarmış,
ama jestlerini değiştirebileceğine asla ihtimal vermezmiş.”
sf. 67. “Batı’dan kutu kutu
getirilen, sinemalarda saatlerce oynatılan o lanet olası filmler
yüzünden sokaktaki insanımızın jestleri saflığını
kaybetmeye başlamış.” sf. 68. “Jestlerimize, bizi biz yapan şeylere, burnumuzu silişimize, başımızı kaşıyışımıza, ayağımızı atışımıza ve bakışlarımıza sinen mutsuzluk ve yenilgi duygusu, aslında, kendimiz olmakta direnmenin bir cezasıydı da. ... ‘Babam insanımızın
bir gün başkalarını taklit etmeyecek kadar mutlu olabileceğinden
umudu kesmedi hiç!’ derken, ben, bu manken kalabalığının
da benimle birlikte, bir an önce bu kapalı ve küflü mahzenden yeryüzüne
çıkıp güneş altında başkalarına bakarak,
başkalarını taklit ederek, bir başkası olmaya çalışarak
bizim gibi mutlulukla yaşamaya can attıklarını düşünüyordum.”
sf. 69. “Bu amaçla, hafızalarımızı
çözeceklerini, bizi geçmişsiz, tarihsiz, zaman dışı
zavallılara çevireceklerini tahmin etmek için İbni Haldun
okumaya bile gerek yoktu. Hafızalarımızı tahrip etmek
için, Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki, Boğaz
tepelerindeki karanlık misyoner okullarında, Türk çocuklarına
eflatun renkli bazı (rengin adına dikkat edin demişti kocasını
dikkatle dinleyen anne) sıvılar içirildiği biliniyordu.
Sonraları, bu pervasız yöntem Batı’nın ‘insancıl
kanat’ı tarafından kimyasal sakıncalarından dolayı
fazla tehlikeli bulunmuş, daha ılımlı, ama uzun vadeli
çözüm olan ‘sinema-müzik’ yöntemine başvurulmuştu.”
sf. 127. “Ama kitapları, o
zamanlar, kendi keyfim için değil, tam bir Türk gibi, ilerde bana
yararı olacak şeyler diye görev duygusuyla okurdum.” sf. 137. “Hep birlikte inanacakları
bir hikaye kalmayınca, hepsi tek tek kendi hikayesine inanmaya başlayacak,
herkesin kendi hikayesi olacak, herkes kendi hikayesini anlatmak isteyecek.
Kalabalık şehirlerin kirli sokaklarında, bir türlü çekidüzen
verilemeyen çamurlu meydanlarında, milyonlarca sefil, başlarının
çevresinde bir mutsuzluk halesi taşır gibi taşıdıkları
kendi hikayeleriyle uykuda gezerler gibi gezinecekler.” sf. 158. “Suçluluğun, kuraldışılığın
heyecanı bitince, gevşeyen muhasebecinin, bıyıklı
polisler arasından okuyuculara huzurla bakan yüzü, kınalar sürülmüş
kurbanlık koyununki kadar boşmuş artık.” sf. 168. “...İstanbul’un kargacık burgacık sokaklarından, Berlin’deki gibi ıhlamurlu, Paris’teki gibi yıldız biçiminde ve Petersburg’daki gibi köprülü bulvarlar açabilmek için, bütün ömrünce akşamarı emekli paşalarımızın Batılılar gibi tasmalarla gezdireceği köpeklerini sıçtırabilecekleri modern kaldırımlar düşledikten sonra, hayallerinin hiçbirini gerçekleştiremeden ölüp mezarı kaybolan hayalperestlerin... mankenlerini gördüler.... ‘Kahve Manzaraları’ arasında, başları omuzlarının arasında kaybolan işsizleri, dama ya da tavla oynarken yaşadıkları yüzyılı ve kendi kimliklerini mutlulukla unutabilen talihlileri, ellerinde çay bardaklarını tutarken ve ucuz sigaraları içerken kaybettikleri varoluş nedenlerini hatırlamaya çalışır gibi sonsuzdaki bir noktaya bakan, kendi iç düşüncelerine çekilen ya da oraya da çekilemedikleri için oyun kağıtlarını, zarları ya da birbirlerini hırpalayan vatandaşları gördüler... ...Çıplak ampullerin
ışığı altındaki mankenler, kimi zaman
Galip’e, unutulmuş bir otobüs durağında hiçbir zaman
gelmeyecek bir otobüsü beklerken üzerleri yüzyılların toz ve
çamuruyla kaplanan sabırlı vatandaşları, kimi zaman,
İstanbul sokaklarında yürürken duyduğu bir yanılsamayı,
bütün mutsuzların birbirleriyle kardeş olduğu duygusunu
hatırlatıyordu.” sf. 186, 187. “Sinemalerdan dalgın dalgın
çıkan kederlilerin, kalabalık caddelerde, gürültülü
kahvehanelerde kıpır kıpır kıpırdanan
mutsuzların, yerine geçmek istedikleri asıllarının
hayaletleriyle sabah akşam huzursuz edildiklerini bilirdim.” sf.
202. “Şehrin eskiliğini,
talihsizliğini, yitip gitmiş ihtişamını, hüznünü
ve acıklılığını vatandaşlarının
yüzünde de görmek mümkündü belki, ama bu özel olarak düzenlenmiş
bir sırrın değil, paylaşılan bir yenilginin, bir
tarihin ve suç ortaklığının belirtisiydi.” sf. 216. “Bir bakkalın yarı açık
kepenginin altından eğilerek çıkan kız çocuğunun
yüzünden, bütün hayatların birbirine benzediğini okudu.”
sf. 217. “Hepsini unutacaksınız:
Sizden üstün olanların acımasız gücünü, söylenmiş
o düşüncesizce sözleri, budalalıkları, yetiştiremediğiniz
işleri, anlayışsızlığı, ihaneti, haksızlığı,
aldırışsızlığı, sizi suçlayanları
ve suçlayacak olanları, parasızlığınızı,
hızla geçen zamanı, hiç geçmeyen zamanı, kavuşamadıklarınızı,
yalnızlığınızı, utancınızı,
yenilgilerinizi, zavallılığınızı, acıklı
halinizi, felaketleri, felaketlerin hepsini, hepsini birazdan unutacaksınız.”
sf. 242. “Apartman aralıklarına
atılan sefil nesnelerden, hep birlikte aynı apartmanın ayrı
dairelerinde oturan ailelerden ve böyle yaptıkları için
evlenen amca çocuklarından, yıpranmasın diye kaplanan
koltukların kılıflarından da aynı şekilde sözettin:
durdurulmaz bir yıkımın, içine gömüldüğümüz sıradanlığın
acıklı işaretleri olarak gösterdin bunları.” sf.
270. “İstanbul ertesi gün
daha neşeli miydi? Hayır! Bu, halkımın bitip tükenmez
hüznünün yüzeysel muhaliflerimin iddia ettikleri gibi, siyasi baskıdan
değil, daha derin, daha vazgeçilmez bir kaynaktan beslendiğini
kanıtlar. Ertesi gece, sigara ve kahve içiyorlar, çekirdek ve
dondurma yiyorlar ve gene aynı dalgınlık ve hüzünle kahve
radyolarından benim yasak saatlerini azaltan konuşmamı
dinliyorlardı; ama ne kadar gerçektiler!” sf. 301. “Çünkü birinci duvardaki
İstanbul resmi, her ne kadar teknik açıdan at arabası ya
da panayır resimlerini hatırlatıyorsa da, ruh açısından
gölgeli karanlık ve ürpertici gravürleri, konunun ele alınışı
bakımından da zengin bir freski çağrıştırıyordu.
Bu freskin üzerindeki iri bir kuş, aynada efsanevi bir kuş gibi
ağır ağır kanat çırpıyor, eski ahşap
konakların boyasız cepheleri, aynada korkunç yüzlere dönüşüyor,
bayram yerleri, atlıkarıncalar aynada kıpırdanıp
hareketleniyor, bütün o eski tramvaylar, at arabaları, minareler, köprüler,
katiller, muhallebiciler, parklar, kıyı kahveleri, Şehir
Hatları vapurları, yazılar, sandıklar bambaşka
bir alemin işaretleri olup çıkıyorlardı. Ressamın
tatlı bir şakayla, kör bir dilencinin eline tutuşturduğu
bir kara kitap, aynada ikiye ayrılmış, iki anlamlı,
iki hikayeli bir kitaba dönüşüyor, birinci duvara dönüldüğünde
kitabın baştan sona tek bir kitap olduğu, esrarının
da içinde kaybolduğu anlaşılıyordu. Panayırlardaki
eski eserlerinin anılarıyla ressamın, birinci duvara kırmızı
dudaklı, baygın bakışlı, iri kirpikli resmini çizdiği
sinema yıldızımız, aynada bütün bir milletin yoksul
düşmüş iri göğüslü anasına dönüşüyor, ilk
duvara dönen bulutlu bakışlar, ananın ana değil, yıllardır
yatılan evli karı olduğunu dehşet ve zevkle
farkediyordu. Ama sarayın ziyaretçilerini
asıl dehşete düşüren şey, ressamın eserinin her
yerine kıpır kıpır yerleştirdiği o bitip tükenmeyecek
gibi çoğalan insanların, köprüleri dolduran korkunç kalabalıkların
aynadaki yüzlerinde beliren yeni anlamlar, tuhaf işaretler,
bilinmeyen dünyalardı. Resme bakıldığında,
dertli, kederli, sade bir
vatandaş olarak ya da hayatından memnun çalışkan ve fötr
şapkalı bir kişi olarak görülen birinin yüzünün, aslında
aynada gözüktüğü gibi bir haritanın, bir esrarın ya da
kaybolmuş bir hikayenin izleriyle kaynaştığını
sezmek, kadife koltuklar arasında gidip gelen ve bir ileri bir geri yürürken
kendi görüntüsünün de aynanın içine yerleştiğini
anlayan kafası bulutlu saray ziyaretçisinde, kendisinin de pek az seçkin
kişinin bildiği bir sırrın farkına varmış
biri olduğu hayalini uyandırırdı.” sf. 384, 385. “’...kendileri olamayan bütün
kavimler, bir ötekini taklit eden bütün uygarlıklar, başkalarının
hikayeleriyle mutlu olabilen bütün milletler’ yıkılmaya, yok
olmaya, unutulmaya mahkumdurlar çünkü.” sf. 412. “’kendi hayatlarına başkalarıın
gözüyle bakacaklarını, kendi hikayeleri yerine başkalarının
masallarını dinleyeceklerini, kendi yüzleri yerine başkalarının
yüzleriyle büyüleneceklerini’ anlatıyordu.” sf. 418. Esrar “Çünkü, yaşadığımız
hayatın bir başkasının düşü olduğunu kanıtlamanın
hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordum artık.”
sf. 85. “Onu arıyorsanız yazılarına bakın,” dedi magazin yazarı. “Yazılarının içinde bir yerdedir o.” sf. 104. “Üç gündür şehirde yüzeylere
burnunu sürte sürte dolaşırken işaretlerden bir hikaye
kurabildiği için ayakta kalabilmişti. Çevresindeki dünyanın
ve insanların da hikayeler yüzünden ayakta durabildiğinden hiç
kuşkusu yoktu.” sf. 219. “Galip, her şeyi gizli
gizli düzenleyen bir ‘el’in varlığını açık
seçik hissetti. İşte, ortaya çıkarılması, deşifre
edilmesi gereken bu ‘el’in oyunlarıydı, o gizli anlamdı,
ama kendisi hariç kimse metelik vermiyordu bu anlama. Üstelik gırtlaklarına
kadar bu anlama, kaybettikleri bu sırra gömülmüş olmalarına
rağmen!... ...Çözülmesi gereken düğüm, kendisiyle, her şeyi o çok gizli anlama işaret edecek şekilde ustalıkla düzenleyip gene de kendisi saklı kalmayı başaran o gizli el arasındaydı... ...Yalnız yazılar,
suratlar, resimler değil, bütün nesneler gizli ‘el’in oynadığı
oyunun taşlarıydılar.” sf. 212, 213. “Oysa Rüya’nın okuduğu polisiye romanların kahramanları, yazarlarının onlara sunduğu sınırlı sayıdaki ipucuyla çevrilmiş rahat ve huzurlu bir dünyada yaşıyorlardı.” sf. 214. “Nesnelerin ikinci anlamını keşfeden adamın şaşkınlığını hayal ederim. Dünyanın içinde açılan ikinci dünyayı düşler, her şeyin ikinci anlamı bana ağır ağır açılırken bu yeni dünyada yeni anlamlar arasında nasıl sarhoş olacağımı kurarım.” sf. 244. “Rötuşlarla, beylik fotoğraf
hileleriyle anlamı ve ifadesinin derinliği sakatlanmış
en ‘boş’ yüzlerin bile arkasında anılar ve korkularla
yüklü bir hikaye, gizlenmiş bir sır, kelimelerle anlatılamayacağı
için gözlere, kaşlara, bakışlara vurmuş bir keder
olduğunu tuhaf bir hüzünle hissediyordu.” sf. 274. “Böylece sürekli eğlence
arayan bir çocuktan nefret eder gibi hikayesiz yaşayamayan aklından
nefret etti. Bir anda, dünyada işaretlerin, ipuçlarının,
ikinci ve üçüncü anlamların, gizlerin, sırların yeri
olmadığına karar verdi: Bütün işaretler anlamak ve
bulmak isteyen kendi aklının ve hayallerinin kuruntularıydı.
Her eşyanın yalnızca o eşya olarak varolduğu bir
dünyada huzurla yaşayabilme isteği yükseldi içinde; o zaman
ne yazılar, ne harfler, ne yüzler, ne sokak lambaları, ne
Celal’in masası, ne Melih Amca’dan kalma şu dolap, ne de Rüya’nın
parmak izlerini taşıyan bu makasla tükenmez kalem kendi dışındaki
bir sırrın şüpheli bir işareti olacaktı. Yeşil
tükenmez kalemin yalnızca bir yeşil tükenmez kalem olacağı
ve kendisinin de başka birisi olmak istemeyeceği bu aleme nasıl
girebilirdi acaba?” sf. 276. “Dünyayı korkulacak
kadar şaşırtıcı yapan şey, sanki bir hikaye
anlatmaya kalkmasıydı onun.” sf. 282. “İnsanın çevresindeki
nesnelerin kendisinden bir sır sakladıklarına inanıvermesi
yeter.” sf. 285. “Sanki mutluluk yıllarını
izleyen büyük yenilgiden sonra, patlayan bir yanardağın saçtığı
küller ve toz, geçmişin üzerini olanca kalınlığıyla
örtmüştü de, anıların bu gizli ve kaybolmuş esrarlı
anlamını ortaya çıkarabilmek için onların yüzlere
bulaşmış işaretlerini Galip’in okuyup çözmesi
gerekiyordu.” sf. 287. “Bütün sorun bu esrara ulaşabilmenin yolunu bulmaktı. Bütün sorun bu esrarın dünyada yansıdığını anlamaktı. Bütün sorun esrarın her yerde, her şeyde, her nesnede, her insanda görüldüğünü kavramaktı. Dünya bir ipuçları deniziydi; her damlasında arkasındaki esrara varacak bir tuz tadı vardı.” sf. 291, 292. “İki saate yakın bir süre masadan hiç kalkmadan yazdı. Her şeyin yerli yerine oturduğunu hissederek, temiz ve boş kağıdın verdiği heyecanla yazıyordu. Daktilonun eski ve tanıdık bir müziği hatırlatarak hareket eden tuşlarını vurdukça, yazdıklarını çok daha önceden bildiğini ve düşündüğünü anlıyordu.” sf. 316.
Copyright © August 6, 2005 |
||