Semerkant

Geceye açar akşam sefaları

Ölüme benzer güne vedaları

Deli dolu bir macera, bir şölen, bir düğün,

Kadere kısmet narin hayatları

 

Işığa uçar bütün pervaneler

Ölüme giderken ne şahaneler

Dönerek acıyla aşkla şu alemi

Yana yana rakseder divaneler

 

Sora sora, az gidip, uz gidip Kafdağı’na

Gizini arar saadetin Dünyalılar

Günaha yakın dururken bir yanları,

Ne kadar hazin, hüzünlü, sevdalılar.

 

Bir varmış, bir yokmuş dünya masalmış,

Her yolcudan bu handa hoş seda kalmış,

Gökten üç elma düşmüş yuvarlanmış,

Herkes payına düşen elmayı almış. - Masal, Sezen Aksu, Meral Okay

 

            Bir masal, bir peri masalı. Sıcak buharların ardında titreşen serap. Bilinmez, gerçek mi, hayal mi, uydurma mı? Ama “Batılı” Dünyalıların Kaf Dağı orası, pervanelerin ışığı. Güneşte parlayan kızışmış toz zerrecikleri. Her şey kırmızı, sarı, turuncu ışıklar altında, her şey parlak, keskin, aşırı. Minimalist, modern, kuralcı, basit, metalik ya da adil değil hiç bir şey.

“Kirman şalları, inci, yeşim, halı, Şiraz tütünü, Manderan ipeği, sülük, yasemin sigara ağızlığı.” Salkım söğütlü bahçeler, çimsiz çorak topraklar, asma yaprakları, ud, şarap, çerez, meyve, çiğ taneleri... Hayat gerçekten bir “yangın” orada. Tanrı’nın ateşini üflediği ve insanın söndürmediği, mantığıyla düzene koymadığı, kendini içine atıp yandığı bir yangın. Batılılar da o Tanrı eliyle yakılmış ateşi görmek için koşuyorlar oraya. Doğa yönetiyor insanı orada. Doğanın tüm güzellikleri, şehveti, cömertliği, tutkusu ve kendi doğasının bencilliği, ihtirası, duyuları...

 

“Ben, imanı yargı korkusu, duası da secde etmek olanlardan değilim. Nasıl mı dua ederim? Güle bakarım, yıldızlara bakarım, yaratılışın güzelliğine hayran kalırım, Yaradan’ın en büyük, en güzel eseri olan insana, bilgiye açlık duyan beynine, sevgiye susamış olan yüreğine, duyularına, uyanışmış ya da doyuma ulaşmış tüm duyularına hayranlık duyarım.”, Ömer Hayyam, Semerkant, sf. 20. 

Kim senin yasanı çiğnemedi ki, söyle?

Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle?

Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen Sen,

Sen ile ben arasında ne fark kalır ki, söyle? - Ömer Hayyam, sf. 0

Tanrı uludur, bizim eğilip bükülmemize, yaltaklanmamıza ihtiyacı yoktur. Beni düşünür yaratmıştır, ben de düşünüyorum ve düşüncemin ürününü güzlemeden O’na açıklıyorum.- Ömer Hayyam, sf. 122 

Denizde boğulan su damlacığı,

Toprakta eriyen su zerreciği

Bu dünyadan geçişimiz nedir ki?

Değersiz bir böcek,

Bir göründü, bir yok oldu. – Ömer Hayyam, sf. 128 

“Ne söyleyeyim istiyorsun? Bu şeyler örtülü. Sen ve ben, her ikimiz de örtünün bu yanındayız. Örtü kalktığında, artık burada olmayacağız.” Sf. 59 

“Huzur bulsun ahiretin kara sessizliğindeki insan!” sf. 214

 "Tanrım, elimden geldiğince seni algılamak istedim. Senin hakkında bildiklerim, Sana ulaşmamın tek yolu olduysa, beni affet!" sf. 127

            Varlık ve yokluk. Dedik ya, varlık güzelliktir, ihtirastır, yangındır Doğu’da. Tanrı yakmıştır ateşi. O bahçeler “paradis”tir, “cennet ve cehennem” insanın içindedir. İnsan dünya üzerindedir, Dünya vardır ve bu güzellikte, bu mükemmellikte olması Tanrı’nın da varlığının kanıtıdır. Tanrı bağışlayıcıdır, kötülüğümüze kötülükle karşılık verecek değildir. O halde bu dünyayı hiçe sayıp, Tanrı’nın yüceliği ve bizden “başka”lığıyla baştan çelişen “suç ve ödül diyarı” için ibadet etmek niye? Niye bu Dünya’nın muhteşemliğinin farkına varıp, doyasıya yaşayıp, şu dünyada ve kendimizde Tanrı’yı aramıyoruz?

 

“Bizde savaşan erkeklerdir, ama kime karşı savaşacaklarını kadınlar söyler.” Sf. 100 

Tanrım, Doğu’nun bu ilk görüntüsü ne kadar güzeldi!  Çöl ozanlarının övecekleri bir kadın: yüzü güneş, saçları gölge, gözleri pınar, bedeni fidan, gülümsemesi serap! – sf. 151 

            Doğu’nun görüntüsü: Kadın. Gizemli, güzel, şehvetli, ihtiraslı. Peri masalının perisi. “Bir görünüp, bir yok olan.” Doğunun perisi Şirin, Amerika’da buharlaşıp gitmedi mi? Doğu, batıdaki gibi yaşayamazdı. 

“Hiç, hiç bir şey bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar

Şu cahillere bak, dünyaya egemen onlar.

Onlardan değilsen eğer, sana kafir derler

Onlara aldırma Hayyam, yoluna devam et.” Sf. 16 

Cemaleddin de koşullarını söyledi: “Bir Anayasa yapılmalı, seçimler olmalı, ‘uygar ülkelerde olduğu gibi’ yasa karşısında herkes eşit olmalı ve yabancı devletlere verilen aşırı ödünler kaldırılmalı” idi. – sf. 147 

“Mirza devamla dedi ki: ‘Keyfi yönetilen bir ülkede, namusuyla para kazanmanın olanaksız olduğunu anladım.’” – sf. 154 

“Zulüm, Doğu halklarını ezmekte devam ediyor. Yobazlık, özgürlüğün sesini boğuyor... Senin [İran halkının] yok etmen gereken, yüzyıllık geleneklerin yüküdür!” – sf. 173 

“Uzun bir uyku... Bitmez tükenmez bir Doğu siestası.” Sf. 215 

“İşleri iyi yönetmek için, kendi işlerini unutup sadece başkalarına, özellikle en yoksul olanlara bakacaksın; iktidara gelmek içinse, insanların en aç gözlüsü, en bencili, kendi dostlarının bile gözünün yaşına bakmayanı olacaksın.” – Ömer Hayyam, sf. 73 

“Bizim kölelerimiz ya da düşmanlarımız olmaktan başka onlara önereceğimiz bir şey yok mu?” sf. 232 

“Bu insanlar bizim kurumlarımıza ve işleri yönetiş biçimimize inandıkları için bizi çağırdılar.” Sf. 231 

“-Ne kusuru oldu ki?

-Olmadı. İran’ı anlayamamış olduğu da bundan belli. ...

Shuster bizi, Batılıların ritmi ile ilerletmek istedi, bizi yıkıma götürdü...

İran bana şanssız bir yelkenliyi anımsatıyor. Denizciler yeterli rüzgar olmamasından yakınıyorlar hep. Sonra birden Tanrı, onları cezalandırmak istercesine bir fırtına gönderiyor.” Sf. 242 

            Ne demiştik, “Doğulu şu yaşam ateşini mantığıyla düzene koymaz, içine atılır yanar” dememiş miydik? Selçuklu ve Karahanlılar zamanındaki İbn-i Sina, Ömer Hayyam gibi bilginler yetiştirdi Doğu. Hasan Sabbah gibi caniler, Nizamülmülk gibi devlet adamları. Parlak adamlar yetiştirdi kısacası, iyi ya da kötü. İslam Rönesansı yaşandı. Ama halk cahildi. Şeriattan güç alan mutlakiyetin baskısına girdi sonra, Moğol Baskınları’yla yıkıldı. Şehirler kumlar altında kaldı. Elyazması tam bu dönemde kayboldu, o doğu siestasına yattı.

Sonra, taa 19. yüzyılda Cemaleddin çıktı ortaya, halkı uyandıracak Reformcu! Elyazması, bu adamın elinde uyandı, halk gibi.

            Ama yaşam yangınını kontrolleri altına alamadılar İran halkı. Mantıklarıyla değil, kalpleriyle yaşıyorlardı çünkü. Şu “mantık” alanında batılılar çok daha tecrübeliydiler, ellerinde oynatmayı biliyorlardı Doğu meyvesini. Doğu’nun demokratikleşmesi, bir “düzen” e girmesi, anayasası, hakları olması işlerine gelmiyordu. Şu karmaşa durulmamalıydı ki, o vereceği hediyeler hiç tükenmeyen doğu sömürülebilsin.

            Şu “doğu-batı” sentezi yapılabilseydi, doğu demokratik, çağdaş, “uygar” olabilseydi, kurallar konabilseydi, o ateş o kadar parlak, o kadar gizemli yanar mıydı ki hala? Bu da başka bir yönü, “ikiyüzlü” gerçeğin.

Ömür soluğumuz nereden geliyor diye soruyorsun.

Uzun bir öyküyü özetlemek gerekirse

Derim ki okyanusun dibinden

Her şeyi yeniden yutan Okyanus'tan