Sunday, July 03, 2011

Hayvanlar alemi

Ofisteki pencerem bir sürü binaya bakıyor. Binaların arasında bir sokak var, insanlar karınca gibi görünüyor. Birbirine yaslanmış, birbirinin üstüne binmiş irili ufaklı binalar da karınca tepeleri gibi zaten. Bomonti'de "Anthill" diye bir residence yapmışlar, boşuna değil.

Bazen kendimi hayatın öyle dışında hissediyorum ki. Kafam çemberin dışında, kafam bedenimin de dışında, hem etrafımdakileri hem kendimi seyrediyor. Bir rüya ya da daha doğrusu bir kabus gibi. Belki de insanlığın evriminin bu aşamasında doğmuş olmamız çok büyük şanssızlık: Aklımız gerçekten filin tepesindeki adam gibi, file söz geçirmeye çalışıyor ama sürüklenip gidiyor filin götürdüğü yere. Aklımız insanlığın, kendimizin traji-komik aptallıklarına şahit oluyor, bunların aptallık olduğunu biliyor da gene de hiç bir şey gelmiyor elinden.

Korkmaya başladım çünkü çevreme, kendime bakınca sadece içgüdüleriyle hareket eden ve bu duruma kendini tamamen kaptırmış hayvanlar görüyorum. Bugün sahilde uzun uzun yürüdüm. Kimler görmedim ki. Yavaş yavaş yürüyen bir çok çiftler gördüm. Kocaman kumpirler satanlar ve yiyenler gördüm. Boğaza atlayıp yüzenler, çıkıp gene atlayıp gene yüzenler gördüm. Küçük teknesinde gelip geçene bakıp kemençe çalan bir amca gördüm. Çöp toplayan çok yaşlı, çok ufak bir teyze gördüm. Bebek'teki cafenin önünde kırmızı Porsche gördüm. Kuruçeşme'de sonu gelmeyen değnekçiler gördüm. Türk Telekom'dan aradılar, dün Başka Dilde Aşk'ı izlemiş olmama rağmen kızcağızı kabaca savdım başımdan.

Heybesindeki sabit telefonları satmaya çalışan bir amca gördüm. Bana kızgın kızgın bağırıp durdurdu, prostat gibi dertlerini anlattı ve telefon satmak istedi. Ona sadece bozuk paralar verdim, telefon almadım. Ama yol evrene saldığınız kötücül enerjinin dönüp gene sizi bulabileceği kadar uzun. Güneşin alnında sabit telefon satıyor olmasını kendisinin ya da ailesinin zayıflığına verip vicdanımı rahatlatmaya çalışıyordum ki birden karşımda at gibi bir köpek belirdi, bana doğru koşuyor. Yolun ortasında donup "hık" diye bir ses çıkardım. Hayvan yanımdan geçti gitti. Olay da tam Suada'nın durağında cereyan ediyor, şık bir takım insanlar mütebessim seyrediyor. Kulaklıklarımı çıkardım, yerimden kıpırdayamadan etrafımızda bir tur koşup yoluna devam eden tasmalı hayvanın sahibini aramaya başladım. Sonra kıronun birini elinde kayış köpeğin peşinde gördüm. Adamın biri bağırdı, "bağlasana hayvanını!" diye. Ben kızgın kızgın bakmaktan başka hiç bir şey yapamadım, yoluma devam ettim.

Sivas olayları oldu, ne polis engellemeyi denedi, ne asker, ne başbakan. İnsanları diri diri yakanların avukatları milletvekili oldu AKP'den. Bugün Sivas olaylarını ananlara gaz bombası atıldı. Ogün Samast dolduruşa gelip Hrant Dink'i öldürdü. Kendisi çocuk mahkemesinde yargılanıyor, Hizbullahçılar tutukluluk süresi reformu sayesinde serbest. Ayşe Özyılmazel gitti Ali Taran'ın kanser hastası karısını kendisi için terketmesine izin verdi, "mutluluğu tercih ediyorum" diye savundu kendini. Benim hep akıntı, rüzgar diye tarif ettiğim şey aslında insanlığın kollektif aptallığıdır, hayvani duygularıdır. Aptallık bazen komik görünür, "memleketimden insan manzaraları" der güler dalga geçeriz. Ne eğlenceli, mineli minikli sürprizli duygulu memlekette yaşıyoruz diye seviniriz. Duygularımızla yaşıyoruz diye övünür, yaşadığımızı hissederiz. Ne sıkıcı olurdu medeni bir İskandinav ülkesinde yaşamak!

Ama bu aptallık bazen vahşet olur, bize nefes aldırmaz. Ne kadar suya sabuna dokunmasak, işimizde gücümüzde olsak da, günün birinde bir köpeğin saldırısına uğrayabiliriz.

Bu rüzgarın, akıntının karşısında durulması gerektiğini düşünenler, çaresizliğe kapılırlar. Hukukun olmadığı yerde bu aptallık dalgasından korkarlar ve hiç bir şey yapamazlar. Ama bu aptallığa kendilerini kaptırıp, onu yok da sayamazlar. Ya da belki günün birinde kaptırırlar, kimbilir.

No comments: