Sunday, February 28, 2010

Huzur

Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur'da Mümtaz'ın hayatındaki bir devreyi anlatır, onu derinleştiren bir devreyi. Sanata, aşka ve güzelliğe tutkun hülyalı adamı, hayat bir türlü rahat bırakmaz. Nuran'la arasına sorumluluklar, dertler, Mümtaz'ın bir türlü anlamlandıramadığı kötülük girer; kendisini büyüten, yetiştiren amcasının oğlu İhsan ağır hasta olur; İkinci Dünya Savaşı patlamak üzeredir. En mutlu, en ışıltılı günlerinde bile İstanbul'un sefaletinden, bu sefaletin getirdiği vicdan azabından kaçamaz. En güzel şarkılar acıdan, hasretten doğar, en güzel manzaralarda, anlarda bitiş, yok oluş ihtimalinin acısı vardır. Kitap bir an gerçekçiliği elden bırakmaz: Güzellik de, sefalet de, kıskançlık da, yaklaşan felakete karşı çaresizlik de insanın içini yakacak keskinlikte anlatılır.

Hepimiz hala ne kadar huzursuzuz, kafamız hala ne kadar karışık. Bazen düşünüyorum, yüzyıllar sonra insanlar bizi, bizim ortaçağdaki insanları gördüğümüz gibi basit ve barbar mı hayal edecek?

Saturday, February 13, 2010

a single man

the co-existence of the greatest joy and the harshest pain, loss and consolation, life and death. loss drains the joy and meaning out of life, but just as you are falling into the vacuum like a trapeze artist someone catches you, you hold on to someone. the grief gets lighter and life overtakes death. life.


Saturday, January 30, 2010

"Let him give direction to my life, that would suffice..." she would say. The rest was her job. She could walk behind her man until the end. - Huzur (Peace), Ahmet Hamdi Tanpınar, 1949, pg. 183

Direction

The gist of what I'm about to write is the same as Free Electrons, which I wrote two and a half years ago. But of course, writing something here does not mean I implement it in my life. That's why I repeat the same mistake and learn the same lesson as if I've run into an old friend. Running into an old friend is no less comforting than making a new one, though. Hopefully this time I'll get a grip of it.

Trying to fit in is lazy. Making an effort to fit into a relationship or job or company or group or country or identity is lazy. We want answers to be obvious. We are impatient to start walking in a path, and hope that this path miraculously proves out to be the right one. After walking on it for a while, we are too scared to admit it was the wrong one, so we try desperately to adjust ourselves to it. If we fail, we feel inadequate.

The point is finding the right path, not trying to convince yourself that the one you are walking on is right and it's you that is in the wrong.

I know how annoying searching is. Searching for the right job, the right flat, the right city, the right person. I wish I had more constraints to force me walk in a certain direction. I wish I was less free. If that's not possible, a description of what's "right" or at least reasonable would be good. "You are this kind of person, so this is what is right for you." We only know after we wander in the wrong paths for a while. The time spent is not wasted.

The only way of doing something new, something good, something different is to be less scared. It's not a job, relationship or allegiance that gives our lowly lives meaning. We are not empty containers, we are not tools or machines. It's quite the contrary: We are the ones pouring meaning into projects, people and causes.

It takes a lot of work to find them. So is life.

Wednesday, January 20, 2010

Türkiye'de hakim olmak

"Yargıya intikal etmiş olay hakkında konuşamayız!" demiyorlar mı, ya da "yüce Türk adaleti en doğru kararı verecektir." İfrit oluyorum. Bu ne ikiyüzlülüktür.

Dün Hrant Dink'in 19 Ocak 2007'ye kadar, onu sevenlerin ve adaletin yerini bulmasını isteyenlerin de o tarihten sonra çektiklerini okudum. Dink, aşağıdaki cümlelerinden ötürü Türklüğe hakaretle suçlanmış, davalar sırasında her türlü taciz ve sataşmaya uğramış, bir de üstüne hüküm giymişti.
Ermeni kimliğinin 'Türk'ten kurtuluş yolu gayet basittir. 'Türk'le uğraşmamak. Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı alan ise artık hazırdır. Gayrı Ermenistan'la uğraşmak. Türk'ten boşalacak zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur.
Çok açık ki burada kastedilen, Ermenilerin Türklere duydukları nefretle kendi kendilerini zehirlemek yerine, enerjilerini Ermenistan'ın iyiliğine harcamaları gerektiği. Ama davaya bakan hakimlerin gözünü öylesine kan bürümüş ki, Dink'i bu sözlerden ötürü altı ay hapse mahkum etmişler. İçlerindeki hayvani coşkuyu da şu satırlara dökmüşler:
Öyle ülke vardır ki bayrağından şort yaparsın, hoşgörülür. Öyle ülke vardır ki ineğine dokunursun, infial yaratır. Öyle millet vardır ki kan dedin mi akla bu toprakların her santiminde bulunan ecdat kanı gelir. ... Bu toprağın her karesi kanla sulanmıştır.
Bir hakim, zaten milliyetçilerin inanmaya can attığı bir yalanı nasıl böyle tesciller, bir insanı köpeklerin önüne nasıl böyle kayıtsızca atar? Sonra da hangi ruh haliyle bu ipe sapa gelmez satırları yazar? Ama dava burada bitmiyor, Yargıtay'a gidiyor. Yargıtay 9. Ceza Dairesi mahkumiyet kararını usulden bozarken, esastan onuyor. Yargıtay başsavcısı karara itiraz ediyor. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun ulu üyeleri, oy çokluğuyla Dink'i suçlu buluyor.


Yargıtay'dan söz açılmışken, Adalet Bakanlığı ile Hakimler ve Savcılar Kurulu arasında sekiz aydır süren 'Yargıtay'a üye seçimleri krizi' aşılmış, Yargıtay'ın boş bulunan 34 üyeliğine atamalar yapılmış. Adalet Bakanı ve müsteşarı, üyelerin oy çokluğuyla seçilmesindense, kendilerine 10 üyelik kontenjan ayrılması için diretmişlerdi. Sonunda sadece üç üye atayabilmişler.

Pazar günü, Yıldırım Türker Mehmet Ali Ağca'nın çıkması şerefine hayatlarına hiç bir şey olmamış gibi devam eden katillerin listesini yapmış:

İpekçi cinayetinin kilit ismi Oral Çelik (hani Malatya’da öldürülen öğretmenle ilgili dava dosyası kaybolmuştu) saygın bir işadamı olmadı mı? Malatyaspor’un başkanı bile oldu. Savcı Doğan Öz ile 7 TİP’linin katili Haluk Kırcı 91’de Bursa Cezaevi’nden ‘yanlışlıkla’ tahliye edilmemiş miydi? 96’da yakalandığı gün İstanbul’da firar etmiş, 99’da yakalanıp 2004’te yine ‘yanlışlıkla’ tahliye edilmemiş miydi? Çatlı’yı hatırlatmaya ne gerek; Susurluk’ta arabadan çıktığında ondan yiğit bir Anadolu delikanlısı, Yılmaz Güney’in sağa bakanı yaratma çabasına girmiş ‘uygar beyaz’ basın erbabını unuttunuz mu? Mehmet Şener’e hiç dokunulamadı.
Ya Ağca’yı eylem yerine kendisinin götürdüğünü söyleyip 10 yılla kurtulan Yavuz Çaylan’a ne demeli? Az kalsın MHP İstanbul İl Başkanı oluyordu. Yalçın Özbey, ki Ağca İpekçi’yi onun öldürdüğünü söylemişti, şimdi Brüksel’de ticaret yapıyor. Uluslararası silah ve uyuşturucu kaçakçısı ve Ağca’nın para kasası Abuzer Uğurlu’nun kaç kere yakalanıp diğer şeref erbabı hempaları gibi mistik yollarla serbest bırakıldığını hatırlıyor musunuz? Balgat katliamının İsa Armağan’ı yedi yıl yatıp çıkmadı mı? Ardında katliamlar olan diğer bir yiğit; İbrahim Çiftçi dört idam kararından sonra tahliye edilip iş hayatına atılmadı mı? MHP Genel Başkanlığı’na adaylığı da neden unutulsun? Bu memlekette bu isimleri say say bitiremeyiz. Üstelik bunlar telaffuz edebildiklerimiz. Bu kirli maşaları, bu gariban psikopatları yetiştiren, örgütleyen, kullanan, onlara şeref, memleketlerine gurur yakıştıranların adlarını açıkça anmak suça girer. Hem de öyle bir suç ki cezasını yukarıda andığım katillerden çok öderim.
Şubat 2009'da, Ergenekon sanığı Şener Eruygur ile GTA Beyin Cerrahisi Servis Şefi Kıdemli Albay Nusret Demircan arasında geçtiği öne sürülen bir telefon görüşmesi, hükümet yanlısı yayın organlarına servis edilmişti. Eğer görüşme doğruysa, Demircan, bir şeyi olmayan Eruygur'un hiç bir tedavi görmeden hastanede yatmasının çıkarabileceği sorunları anlatıyor, Eruygur ise mevcut durumu pek güzel özetliyor:

Nusret Demircan: Siz avukatla görüşün.
Mukaddes Eruygur: Ama bizim avukat beni dinlemiyor ya da ben anlamadım.
Nusret Demircan: Evet, görüşecekti o? Şimdi biz bu işin yatarak şeyini tam olarak çözemedik. O yüzden hastanede şu anda yatıyor gözükecek. Yine tedavisi devam edecek. Yine canı istediği zaman gidecek, yatış yapılacak, bir şey olursa burada olacak, bizim amacımız oydu... En son yorumu son durum olarak biz ne yapalım? Burada mı tutalım, haftalık mı yapalım, aylık, iki ayda bir ya da ayda bir 3-5 doktora müşahade yapıp... Ya da anında taburcu verebilirim.
...
Mukaddes Eruygur: Şimdi bu Zekeriya Öz, 13. mahkemede. İtirazımızı bunlar kapıyor. 12 ve 14. mahkemeler bizdenmiş. ‘Ankara Barosu, İstanbul Barosu hazırız biz’ dediler. Teşekkür ettik herkese.”
Bu örneklerle malumu ilan ediyorum, ama Anayasa Mahkemesi'nin DTP davasını birden gündemine alması, Aralık sonu KCK'ya yapılan operasyonlar, Kozmik Oda aramaları hükümet yanlısı savcıların, polislerin, yargıçların, mahkeme üyelerinin sayesinde mümkün olmadı mı? Yargı, güç savaşında kullanılan bir silah. Başka bir deyişle, bu ülkede gerçekten egemen olmanın tek yolu yargıyı da ele geçirmek.

"Yargı bağımsızlığı"nın gerçekleştirilmesi zor, belki imkansız bir ideal olduğunun farkındayım. Bir ülkenin yürürlükteki tüm kanunları (değiştirilmedikleri sürece) o ülkeyi yönetenlerin siyasi tercihlerinin sonucudur. Belki toplumun gelişmişliğinin göstergesidir. Bazı kanunlar, istenilen yere çekilebilsin, istenilen kişiye/kuruma karşı kullanılabilsin diye bile bile muğlak bırakılır. Polislerin, yargı mensuplarının kendi siyasi görüşleri vardır, onlar da o toplumun içinden çıkarlar. Bazen (ki herhalde en makbulü de budur!) kötü niyetli olmadıları halde, kanıtları, kanunları işlerine geldiği gibi görür, yorumlarlar. Herhalde geceleri huzurla uyurlar.

Bazıları da hükümet tarafından dinlenince küplere biner, yargı yılı törenlerinde laiklikten dem vurur, ama birilerinin birilerini öldürüp bir kaç yılda serbest kalmasına ses çıkarmaz, "bu kanunlarla çalışmak içimize sinmiyor!" demezler. Herkesin derdi kendisi, kendi tayfasıdır çünkü.

Bizim kulağımıza saçma gelen Bülent Arınç'a suikast iddiası, belki savcının, hakimin aklına yatmıştır. Büyük ihtimalle Ergenekon savcıları iddianamelerinin doğruluğuna inanıyorlardır. Hangimiz gerçeği biliyoruz ki?

Allah düşürmesin. Zaten sabit durursak düşmeyiz.

Thursday, January 14, 2010

the gist of cynicism

all the things we could have done and become
sit and rot in our hearts like heavy fruit
their sweet nectar turned into poison
seeps through our tight lips and
the pores on the palm of our hand and
dims the light in the apple of our eye.

whatever we say to the contrary
it's not the world that failed us.



Saturday, January 09, 2010

Ordan burdan

Grip oldum, güzel bir sükunet çöktü üstüme. Sanki aklımdaki bütün küçük endişeler boşaldı gitti. Sürekli beni takip edip eleştiren ses sustu. Son günlerde hayatın değeri üzerine çok düşündüm. "Sıradan basit bir günün uğruna hiç dua etmemiş, henüz yalvarmamıştım" demiş Şebnem Ferah Eski şarkısında. Bu hissin ne olduğunu anlamaya çalıştım. İnsanı gerçek bir insan yapan bu olmalı. Duyguların etrafından dolaşmak değil, karanlık, dar, taşlık bir tünelden geçer gibi içlerinden geçmek. İnsan ancak bunu yaptığında neyin gerçekten değerli olduğunu anlar herhalde.

Kışın uçmak beni korkutmaya başladı. Korktuğumda bir yandan henüz yapmam gerektiğini düşündüğüm şeylerin ne kadar azını yaptığımı düşünüp hayıflanıyorum. Kimse kendine ölümü yakıştıramazmış. Sonra karar veriyorum: "Eğer bu uçak hayırlısıyla inerse keyfimi hiç bir şeyin kaçırmasına izin vermeyeceğim, her anın tadını çıkaracağım, her anın!" Kendime hoşgörülü olmaya karar veriyorum. Ama uçak inince o ses yine başlıyor. Diyor ki hayat dünyadan alabildiklerin kadar değil, dünyaya verebildiklerin kadar değerlidir. Beni duymazdan gelme.

Diyor ki seni sen yapan benim. Etrafından dolaşma hiç bir şeyin.

Wednesday, December 30, 2009

annem yeni yıl mesajı olarak arkadaşlarına göndermiş bu şiiri, herkese "geniş zamanlar" dilemiş:

Sevgilerle

Sevgileri yarınlara bıraktınız

Çekingen, tutuk, saygılı.

Bütün yakınlarınız

Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden

(Siz böyle olsun istemezdiniz)

Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı

Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde

Açan çiçekler vardı,

Gecelerde ve yalnız.

Vermeye az buldunuz

Yahut vakit olmadı


Behçet Necatigil

Saturday, December 19, 2009

Sınıflar ve kimlikler

Önce Efe Peker yazmıştı 11 Kasım'da Radikal 2'de: "Günümüzde geniş kitlelerin özellikle iktisadi yaşamları üzerinde söz sahibi olmasının engellenmesi koşuluyla demokrasinin konuşulagelmesi boşuna değil. Türkçeleştirerek söylersek: 'Yediğin etnik ve dini demokratik kimlikler senin olsun' der Zizek, 'bana biraz gördüğün kapitalist üretim ilişkilerinden bahset!'” 11 Aralık'ta Bursa'da bir maden ocağında 19 işçinin göçük altında kalarak hayatını kaybetmesinin ardından da, 15 Aralık'ta Yeni Şafak'ta Kürşat Bumin, 17 Aralık'ta Radikal'de Nuray Mert aynı konuda yazdılar. Sorun şu: Kimlikler ve kişisel özgürlükler üzerine bu kadar konuşuyoruz, ama sınıf eşitsizliği konusunu çoktandır kapatmışız. Bir doğa kanunu gibi kabullenmişiz.

AKP bir yandan demokratik açılım diyor, bir yandan işçilerin hoşnutsuzluklarını dile getirmelerine karşı çok tahammülsüz. Unutmamalıyız asla: AKP'nin bireysel özgürlüklerin savunucusu kesilmesi, onu sosyal demokrat yapmıyor. Sosyal hakları geliştirmeyip sadaka dağıtıyor, maden ocağında gerekli denetimleri yapmayıp ölenlerin yakınlarına para veriyorlar. Sonra da hükümet yanlısı gazeteler yazıyor, "devlet ölenlerin yakınlarına sahip çıktı!"

Kürt sorununun sadece "ekonomik eşitsizlik"ten kaynaklandığı ve bölgeye yapılacak yatırımlarla çözülebileceği, devlet ideolojisinin sürdürülebilmesi uğruna Kürt kimliğini görmezden gelenlerin, baskı altına alanların en büyük argümanı oldu yıllarca. Benim savunduğum, asla bu değil.

Merak ettiğim, kimlikler arasındaki ayrımcılığın ekonomik sebepleri ve sonuçları. Bu tartışılmadığı sürece, kimliklere özgürlük tartışmaları havada ve sembolik kalıyor. Örneğin ekonomik daralma dönemlerinde birden göçmenlere tahammülsüzlük başgösterir. Hoşgörüsüzlük, sınırlı ekonomik kaynak üzerinde hak iddia edenleri eleyebilmek için icat edilen bir bahanedir. Erkeklerin kadınların, eşcinsellerin ve göçmenlerin becerileri ve toplumda oynamaları gereken rol konusunda hala yapmaktan bıkmadıkları imaların ardında da aynı neden var.

Öte yandan, eğitimli ve orta sınıf göçmenlerin, kimlik farklılıklarını çok da sorun etmedikleri, içinde bulundukları topluma kolayca entegre olabildikleri söylenir. Ya da ancak topluma entegre olabilenlerin belli bir konuma gelebildiği. Yani bir grup, diğerine göre daha çok emek harcamak zorunda.

Ancak burada, göçmenler ve azınlıklar arasında ayrım yapmak gerek. Bu ayrım her zaman kolay olmayabilir, çünkü göçmenler zamanla azınlığa dönüşür. Ancak şunu biliyoruz, daha önce de yazdım: Kürtler'e göçmen muamelesi yapamayız. Kürt çocuklar Türkçe öğrenmek zorunda oldukları için daha ilkokulda yaşıtları Türkler'e kıyasla geri kalmaya başlıyorlar. Halbuki Kürtçe eğitim görüp, orta öğrenimden itibaren Türkçe'yi zorunlu ders olarak alsalar, herkes için daha adaletli bir çözüm olmaz mı?

Ekonomik adaletsizlikler kimliklerin marjinalleşmesine, kimlikler arası kutuplaşmanın ve karşılıklı tahammülsüzlüğün içinden çıkılmaz hale gelmesine neden oluyor. Tahammülsüzlük ve kimlikleri baskılama çabası, ekonomik adaletsizleri artırıyor. Bunlar konuşulmadan yapılan açılım ise sembolik olmaktan öteye gidemiyor.

Monday, December 14, 2009

küçüğüm daha çok küçüğüm bu yüzden bütün hatalarım
övünmem bu yüzden bu yüzden kendimi özel önemli zannetmem
küçüğüm daha çok küçüğüm bu yüzden bütün saçmalamam
yenilmem bu yüzden bu yüzden kendime hala güvensizliğim

ne kadar az yol almışım ne kadar az
yolun başındaymışım meğer
elimde yalandan kocaman rengarenk geçici oyuncak zaferler

ne kadar az yol almışım ne kadar az
yolun başındaymışım meğer
elimde yalandan kocaman rengarenk geçici oyuncak zaferler

küçüğüm daha çok küçüğüm bu yüzden bütün korkularım
gururum bu yüzden bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım
küçüğüm daha çok küçüğüm bu yüzden sonsuz endişem
savunmam bu yüzden bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem

ne kadar az yol almışım ne kadar az yolun başındaymışım meğer
elimde yalandan kocaman rengarenk geçici oyuncak zaferler
ne kadar az yol almışım ne kadar az yolun başındaymışım meğer
elimde yalandan kocaman rengarenk geçici oyuncak zaferler

küçüğüm daha çok küçüğüm


Sezen Aksu

Saturday, December 12, 2009

Yanlış dala tutunmak

Olaylarda, insanlarda ve fikirlerde anlam, doğruluk aramak, bilemediğimizi uydurmak, bir uydurduktan sonra da kafamızda kurduğumuz hikayeye uymayan her şeyi görmezden gelmek yalnız insana mahsus bir şey herhalde. Akıl da olanı olduğu gibi göreceği yerde, tüm enerjisini bir zamanlar yazdığı hikayeye inanmaya devam edebilmek, kendini hep haklı çıkarabilmek için harcıyor.

En akıllı insanların en olmayacak şeyleri nasıl söylemeye, yazmaya devam edebildiklerinin tek açıklaması bu olabilir. Gerçi bazen merak ediyorum, bu söylediklerinden not alacak, para kazanacak olsalar aynı aymazlığı sürdürebilirler miydi. Belki en olmayacak şeyleri söyleyenlerin başarılı, saygıdeğer hayatlarını devam ettirebilmelerini de böyle açıklamalı. İnsan kafasını sadece çalıştırması gerektiğinde çalıştırıyor çünkü.

İyi ki DTP kapatıldı! diyorlar. Bunlara sorsan herkesten vatansever. Peki şimdiye kadar bu kadar partinin kapatılmasının kime ne faydası olmuş acaba? Dünya yansın, yeter ki kafalarındaki fikir yaşasın. O küçümsedikleri gericilerin yaptığı cihaddan ne farkı var bunun? Onlar vatanı değil, kafalarındaki fikri, en çok da kendilerini seviyorlar.

Ben özgürüm, kimseye boyun eğmem, kimseyi dinlemem, istediğimi söyler, istediğimi yaparım diyorlar. Böyle mutlak bir özgürlük bedelsiz değildir. Etrafınızdakilerin tahammülünü, boyun eğmesini, korkmasını, susmasını, idare etmesini gerektirir. Birine ya onları ciddiye almamızı gerektirmeyecek bir uzaklıktaysak tahammül edebiliriz, ya onlardan bir medet umuyorsak, ya da onlara gerçek bir sevgiyle bağlıysak.

Sevgi demişken... Sevgi, arkadaşlık, muhabbet diye diye öyle çok şeyi görmezden geliyoruz, unutuyoruz ki. Her şey kutsallığını kaybetse, tüm dinlerin, ideolojilerin yalanlığı kanıtlanmış olsa, tek tutunacak dalımız sevgi, arkadaşlık, aile. Ama sevgi için kapı paspası olmanın da lüzumu yok. Amiyane ama doğru: Bazen yalnızlık, gerçekten sevginizi hak eden, sevgisini hak ettiğiniz insanlarla karşılaşana kadar ödemeniz gereken bedel, geçirdiğiniz süre. Kimse mutluluğun doğuştan gelen bir hak olduğunu söylemedi.

Bütün dallar kırıldığında neye tutunmalı? Adalet duygusu belki. İnsanın hayattaki her hareketinin, her sözünün uyması gereken tek kriter olmalı bence: Bu birinin hayatını kolaylaştıracak mı, güzelleştirecek mi? Tabii birinin hayatını kolaylaştırmanın, güzelleştirmenin ne demek olduğunu, insanın kendi değer yargıları belirler. Para kazanılan her iş değerlidir, birilerinin işine yarar denebilir. Herkes kendi hayatını kolaylaştırsın denebilir. İnsan birine iyilik yapacağım derken kötülük de edebilir. Ama benim aklımdaki soru bu.

En önemlisi ama, güçlü olmalı. Yanlış dallara tutunmak zorunda hissetmeyecek kadar güçlü.

Sunday, November 22, 2009

Düşünce özgürlüğü

Günün birinde bir kitap yazarsam, bir Pazar günü Brick Lane'de başlayacak. Kaldırımlarda incik boncuk, eski plaklar, kitaplar, ayakkabılar satılıyor. Funk müzik duyulacak tezgahlardan, ikinci el mağazalar sıkış tıkış, deri ve rutubet kokacak. Ara sokaklarda boyalı, temiz mağazalarda ufak objeler. Publar tıklım tıklım dolu, insanlar köpük tabaklardan köri yiyecek, dalgın yürüyüp konuşacaklar. Gözler gittikçe bulutlanacak. Güya hiç bir şeye pabuç bırakmayacaklar - ne küçük ödüller kandırabilecek onları, ne kimseyi dinlemek, bir kurala uymak zorunda hissedecekler. Annelerinden ne kadar farklılar. Ralph Lauren değil All Saints giyiyorlar. Ne iş yapıyor olurlarsa olsunlar konserleri, filmleri, kitapları takip ediyor, kendileri de bir şeyler yazıyorlar, bir grupta çalıyorlar. Ama şimdi sırası değil. Onlar şimdi tatildeler, düşünceden özgürler. Kendilerinden ne kadar da eminler.

Acaba sırf benim içimdeki boşluk mu bu, hepimizinki mi?

Halbuki biz oyuna gelmezdik, ayaklarımıza hiç bir şeyin dolaşmasına izin vermezdik. Her şeyden şüphe ederdik: Ne dine inanırdık, ne kadere, ne anne babalarımıza, ne aşka, ne bir şeyin değişebileceğine ya da değişmesi gerektiğine. Hem köksüzlükten şikayet eder, hem hiç bir yerde kalamazdık. Boyun eğmekle gelecek mutluluk bizden uzak olsun! O mutlak özgürlüğümüze halel getirecek bir şeyi istediğimizi sanmak en büyük korkumuz. Biz kimseye hizmet etmeyecektik, kimseye hükmetmeyecektik, kendimize karışılmasına nasıl tahammül edemiyorsak, kimseye de karışmayacaktık. Karışmayacaktık ama, kendi aramızda tabii dedikodularını yapacaktık. Hali vakti yerinde olanları açık açık küçümseyecek, çıkarcılıkla suçlayacak, "koşulları elvermediği" için aydınlanamayanlara acıyıp onları hoşgörecektik. Hoşgörmek, bir şeyler yapmak zorunluluğundan kurtaracaktı bizi. Biz onları anlayamazdık ki, değiştirmeye kalkalım!

Bir şeye boyun eğdiğimizde özgür olamadığımız gibi, ondan kaçtığımızda da olamıyoruz.

Bize bir bakan, şıp diye anlıyor ne olduğumuzu, nerelere gittiğimizi, ne okuduğumuzu, ne dinlediğimizi. Neleri sevdiğimizi anlatan bloglar bile kurulmuş hakkımızda, okuyunca bozuluyoruz. Çözmüşler bizi. Hani her şey rastgeleydi, hepimiz özgürdük, birbirimizden farklıydık? Hepimiz aynı şeyleri yapıyor, aynı şeyleri düşünüyoruz. Fikrimizi değiştirmek, iğneyi kendimize batırmak aklımızın ucundan geçmiyor.

Ne farkımız kaldı onlardan?

Saturday, November 07, 2009

Acılık (her zaman) yersiz değildir

Yıldırım Türker'in bugünkü muhteşem yazısı, körlük ve unutkanlığın verdiği iyimserlik, tatlılık ve uyuma karşı acı bir kahve gibi. Farkında olmamak bir yana, farkında olmak, itirafçı olmak da yetmiyor. Başka söze yer yok:

Cesaret ile sarhoşluk

Muhteşem J. M. Coetzee yazmıştı:
“Beckett, karşısında yegâne görevimizin -anlamsız ve beyhude olsa da- görev görevdir kendimize yalan söylememek olduğu, tesellisiz, onursuz, şefkat umudu sunmayan bir hayat algısına sahipti.”
İnzivanın mumuyla aydınlanan yazarlar, kendilerine akraba arar durur.
Coetzee de Beckett’le ilgilenirken kendi hayat algısını aşikâr ediyor elbette.
Beckett’in Batı düşüncesinin ardındaki metafizik varsayımları deşen ve Derrida’ya örnek olan felsefi konumlanmasının altını çizerken kendi kazıp durduğu kuyusunun adresini veriyor.
Coetzee’nin başyapıtı (diğer romanları gibi) ‘Utanç’daki hayat tasviri de teselli ve şefkat sunmayan, onursuz bir yerden başlar.
Rezalet, körlükle başlar, körlükle biter. Kendine yalan söyleyen, gerçeklikle yüzleşmeyi reddeden kahramanımızın utancıdır söz konusu olan.
İyimserlik üstüne bir hayat duruşu inşa etme derdindeyseniz, has edebiyat elinizden tutmayacak. Beckett’in iyimserlik kokan birkaç notunu da zehirleyen, korkunç bir kuşkuculuk, kapkara bir mizah değil midir?
Umuda sarılmanın imkânsız olduğu demlerde hakikati kucaklama merakı.
Hakikatin özgürleştirici olduğuna yönelik sofu bir inanç.
Brecht ile can yoldaşı Walter Benjamin’in birlikte geliştirmiş olduğu ‘asgari insaniyet programı’nı hatırlıyor insan. Brecht’in savsözü: “Eski iyi şeylerle değil, yeni kötü şeylerle işe başlamak yeğdir.” İyimserlik, dostluk kurmaya hazır olmaktır.
Faşizmin yükselişini yaşarken, karamsarlığın en derininden müthiş bir akıl, olağanüstü bir gelecek hissi yaratmışlardı birlikte.
Gelecek hissini yaratan, yeni bir dile çalışmaktır. Edebiyatçı suyun başında durur.
Şu berbat dünyanın üstüne kurulmuş olduğu yalanları görür, onların açtığı çatlakları gösterir.
Zamanın insanı nasıl yoğurduğunun kaydını çıkarır.
Bir tür kehanettir, has edebiyat eseri. Yaklaşan kıyameti insanların değişen ifadelerinden okur.
Beckett, Coetzee’ye kalırsa, umut değilse de en azından cesaretin anlamına yaklaşıyordu.
Cesaretin sarhoşluğu demek geliyor içimden.
İnsan olmanın insana sunduğu ilk duygunun utanç olduğu dünyada yeni bir dil nasıl kurulabilir?
Açlıktan ve bin bir çeşit zulümden kırılanların dünyasında bireye, hiçbir şey olmamış gibi, her şey doğal akışındaymış gibi davranmak, körlüğü yeniden üretmek kalıyor.
Gönüllü ya da gönülsüz körleşmişlere teselli yaratmak, onlara pratik varoluş ipuçları sağlamak değildir has edebiyatın kendini memur ettiği görev.
Görünenin ardında, adı konmamış olan tereddütlerin, tekinsiz sarsıntıların, dipten gelen uğultunun peşindedir.
Hakikatle zehirlenmiş, kendi sarhoşluğundan sarhoş edici bir dil çıkarmaya çalışan yazarın önerisi ne olabilir?
İnsana sarhoşluk halini hatırlatmak elbette. Hayatı sorgulayabileceği,
kendine en geniş ufku armağan edecek olan sarhoşluk halini.
Baudelaire’in ‘Paris Sıkıntısı’na karşı önerdiği sarhoşluk. ‘Sarhoş Olun’ adlı mensur şiir, Tahsin Yücel çevirisiyle şöyle:
“Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: Tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız.
Ama neyle? Şarapla, şiirle, ye de erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.
Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, ‘saat kaç?’ deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını: “Sarhoş olma saatidir. Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz.”

Thursday, November 05, 2009

Düşünmek ve taraf olmak

Bildiğiniz gibi Taraf gazetesinin sloganı, "düşünmek taraf olmaktır." Bir kere taraf olduktan sonra düşünmeyi bırakmak ise, herhalde en yaygın ve sinsi düşünce hastalığı. Bu hastalık, insanın, taraf olduğu şeyin inandığı gibi olduğuna olan inancını sarsabilecek tüm emareleri görmezden gelmesiyle kendini belli eder. Her inanç gibi, bu inancın sürdürülebilmesi de, ancak algı körlüğü ile mümkündür. Böyle böyle gerçeğin ucunu kaçırır insan, hiç farkında olmadığı amaçlara hizmet eder.

Halbuki insan insanlara, hükümetlere, partilere, kurumlara ve ülkelere değil, gerçeğe ve değerlere taraftar olmalıdır, sadık kalmalıdır. İşi gerçeği görmek ve göstermek olan insanlarda bile, körü körüne taraftarlığın yol açtığı akıl sektesini gözlemlemek mümkün. Aydınlar, ilkesel olarak destekleyebilecekleri bir politikaya sırf uygulayıcısı yüzünden karşı çıkıyor, başkası yapsa haksız bulacakları bir şeye sırf sevdikleri yapıyor diye göz yumuyorlar. (Tabii burada taraftarlığın gönülden, üstünü örtmenin istemsiz olduğunu varsayıyoruz.)



Yanlış ellerdeki doğru davalar

AKP'nin Avrupa Birliği üyeliği için yaptığı ilk siyasal reformlardan bu yana, izlenen politikaların demokratikleşmeye mi, yoksa bir iktidar mücadelesine mi hizmet ettiği sorgulanıyor. Aradan geçen yıllar boyunca, AKP politikalarının arkasındaki itici gücün bireysel özgürlüklere, sosyal adalete, hukukun üstünlüğüne duyulan ilkesel bağlılık değil, biraz iman gücü, biraz intikam arzusu, biraz da iktidar hırsı olduğu anlaşıldı.

Bu durumda, başlangıçta (ya da belki şimdiye dek) AKP'yi desteklemiş liberal demokratların yapması gereken şey, AKP'nin hatalarını kabul edip, gerçekten bu değerleri içine sindirmiş bir alternatifin önünü açmak, belki de bu alternatifi yaratmak olmalıdır. Böyle bir alternatif, amaçlarını gerçekleştirebilecek gücü Türkiye'de kazanabilir mi, tabii orası belirsiz. Ancak bu denenmediği sürece, doğru davalar yanlış ellerde oyuncak olmaya devam edecek. Liberal demokratlar "düşmanımın düşmanı dostumdur" politikasını kendilerine daha ne kadar yakıştırabilirler?

Liberal demokratlar, bir eylemin arkasındaki itici gücün, o eylemin yönünü ve kapsamını belirlediğini unutmamalılar. Derin devlet tarafından işlenmiş suçların açığa çıkarılıp, sorumluların cezalandırılması gereği ve Ergenekon soruşturmasının derin devlete ilk ciddi "dokunma" denemesi sayılması, soruşturmanın hükümet karşıtlarını sindirme politikasına dönüştürülmesini haklı çıkarmaz. Aynı şekilde, hükümetin Kürt açılımını son yedi yılda değil de şimdi ortaya atmasının sebebinin, bireysel özgürlüklere ve sosyal adalete olan içten bağlılık değil, biraz Güneydoğu'da oy kazanma isteği, biraz da Amerika Birleşik Devletleri'nin bu yöndeki telkini olması, açılımın beklentileri karşılamamasına, Türk ve Kürt milliyetçilerin engelleme çabalarına kurban gitmesine neden olabilir.


Dış politikada "eksen kayması"

Tabii aynı düşünce sığlığıyla "öbür taraf"ta da karşılaşmak mümkün. Bunun en yeni örneği, Türkiye'nin İsrail'e soğuk ve sert tavrının ve buna karşılık İran, Suriye ve Körfez ülkeleriyle kurduğu yakın ilişkilerin, ülkenin batı ekseninden ayrılıp, şeriat eksenine girmesi anlamına geldiği düşüncesi.

Bu argümana son zamanlarda İsrail ve Amerikan medyasında, düşünce kuruluşlarının raporlarında sık sık rastlıyoruz. Bu ülkelerin bize çıkarları doğrultusunda bakmaları, bu analizleri de evrensel doğrularmış gibi saygın gazetelerinde ve raporlarında yayınlamaları doğal olabilir. Ancak bizim dış politikamızı mensup olduğumuz ideolojik kampa göre değil, kendi çıkarlarımıza, ilke ve değerlerimize göre değerlendirmemiz gerekir. Ortak liberal, demokrat değerlere sahip olduklarını iddia eden 'batı ekseni' mensuplarının, dış politikada çoğu zaman bu değerlere göre hareket etmediklerini unutmamalıyız.



Kullanılmakla eskimeyecek yegane şey, herhalde akıldır. Farketmeyi, düşünmeyi ve kendi inançlarımızı, taraftarlığımızı ve sadakatimizi sorgulamayı bir an bile bırakmamamız gerek.

Tuesday, October 27, 2009

Poison

I once wrote that we have a well of affection inside us that needs to be channelled. If noone takes it, we start feeding cats. But that was incomplete. We also have a well of hostility. Our inconsistencies are borne out of the co-existence of these emotions. And we can feel both affection and hostility towards the same person. Before I thought if someone treated me mean, it canceled out all their kindness up to that point. If they were able to treat me mean, all their good deeds lacked truth, genuinity. I thought they hated me all along, and they were just good at hiding their real feelings towards me. I was so stupid for not having seen it earlier.

Meanwhile, I felt so guilty if I felt something I shouldn’t have felt towards someone. I questioned the purity of my motives constantly: Am I being helpful and nice for the sake of being helpful and nice, for the sake of this person, or my own sake? Am I writing this to show off my liberal, inquisitive, reflective mind, or am I writing it to get my point across? Is my need to help someone or write something genuine, or is it merely a manifestation of my need for self-gratification?

Now I think differently. Kindness and hostility can both be genuine. When we help someone, it can be part kindness and part self-gratification. Admiration and envy mixes together. Mothers can feel hostile to their children from time to time, children can contempt their parents. We have all kinds of heresies within us, they just wait to rise to the surface like the bubbles in a boiling kettle. Sometimes our hostility towards someone runs through words and glances like a colored liquid passing through tiny veins. They seem random and innocent, but they are not. They are poisoned. Those words taste bitter, they look green.

Sometimes the guilt we feel about our impure motivations, our insecurities distort our perception, blur our judgment. At times like those it is we who poison others' words and actions, not they. It's our conscience speaking, not them. We poison ourselves with imagined insults.

But with intelligence and maturity, we can learn to keep the lid on our emotions. It means that we care enough about someone to protect them from our own hostility. It means that we know someone well enough to trust their kindness towards us. Mothers care enough about their children, children care enough about their parents. Friends care enough about each other. I no longer accuse people just because they feel hostile towards me, but I accuse them because they didn’t try hard enough to contain it. I no longer feel guilty for my impure emotions and motives, but I feel guilty (and stupid) when I let them seep through my words, deeds and perception.

Finally, we can choose to be someone better. There is nothing wrong with liking the idea of being an open-minded, liberal person, and acting like one. There’s nothing wrong with liking the idea of being a couragous person, there is nothing bad with liking the idea of being a nice person. There is nothing wrong with performing these qualities consciously and actively. Unless, of course, we are delusional about who we are, and we should be attentive to this possibility.

After all, even the fact that we like the idea of being a helpful person, as opposed to the idea of being a selfish person, shows something about the kind of person we are.

ps. I told you I’m an extraordinary machine.

Sunday, October 25, 2009

Kürt sorunu

Kürt sorunu ile ilgili son tartışmalar alevleneli beri net bir fikir oluşturamadım kafamda. Sorunu iyileştirmesi beklenen çözüm paketinin içeriği henüz tam olarak belli değil, ancak bu da sessiz kalmak, bu konuda düşünmeyi ertelemek için bahane olamaz. Sorunun varlığını ve ne olduğunu bilen, sorunun ortadan kalkmasının ne anlama geldiğini de bilir. Seslendirilen (ve seslendirilemeyen) seçeneklere ani ve duygusal tepkiler vermektense, soğukkanlı bir şekilde sorunun nereden kaynaklandığına ve varılması gereken noktanın ne olduğuna karar vermek, bu kararı verdikten sonra da çözüm için atılması gereken adımları kararlılıkla atmak gerek.

Türkiye'deki Kürtlerin, özellikle de Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşayan Kürtlerin derdi nedir? Adaletsizlik duygusu ve kızgınlık, insanın kendi hayatını kontrol edemediğini, yönlendiremediğini farketmesinden doğar. Ömer Laçiner, Türk ve Kürt milliyetçiliğinin psikolojik nedenlerini, Birikim Dergisi'nin son sayısında çok güzel analiz ediyor. Milliyetçilik ve ayrımcılık, insanın "doğası"na, en temel ve hayvani duygularına hitap ediyor. Ancak dış siyasette ve olimpiyatlarda kullanılabilecek semboller, iç siyasetin bir aracı haline geldiğinde toplumu zehirlemeye başlıyor. Bir ülkede bir grubun bir diğerine göre (ve karşı) hissettiği üstünlük duygusu, kendi başına verdiği tatminin yanında, sosyal, siyasi ve ekonomik güce daha kolay ulaşmanın yolu. Üstünlük, imtiyazı haklı çıkarıyor. İşte bu yüzden Kürtlerin verdiği tepki hem Türk milliyetçiliğine, hem ekonomik adaletsizliğe karşı; hem Kürt milliyetçisi, hem solcu düşüncelerden besleniyor.

Çoğunlukta olmak bizlere imtiyaz sağlamıyor, Kürtlere göçmen muamelesi yapamayız. "Kendi iyilikleri" için asimile olmalarını bekleyemeyiz. Sorunun kaynağı üstünlük duygusu ise, çözümü bu duygunun yok edilmesinde. İşte bu yüzden sorunu sadece ekonomik ve askeri yollardan çözmeye çalışmak, kanseri tedavi için aspirin kullanmakla eş değer oldu. Bu yüzden kültürel hakların iadesi, üstünlük duygusunu çağrıştıran, bir grubu diğerine, bir bireyi diğerine karşı "gaza getiren" her türlü sembolün yok edilmesi bu kadar önemli. Ancak bunu kabul edersek her birey için fırsat eşitliği sağlanabilir. Bu zaman alacak, ancak aklımızdan bir an bile çıkarmamamız gereken hedef bu olmalı ki, sorunu çözebilelim.

Şimdi sorunun çözümünde "muhatab"ın kim olması gerektiği, teröristlerin "affı"nın tahayyül edilip edilemeyeceği konuşuluyor. Terör örgütüyle müzakere etme, Türk askerlerini, öğretmenlerini, doktorlarını öldürmüş insanları "affetme" fikri, bende de içgüdüsel bir tepkiye yol açıyor. Şimdiye kadar verilen kayıplar boşu boşuna mıydı? Hepimizin içinde, "bizim için", bizim imtiyazlarımızı, üstünlük duygumuzu koruyabilmek için ölmüş askerlere karşı bir suçluluk duygusu var. Halbuki soğukkanlılıkla düşündüğümüzde göreceğiz ki, suç aslında ne ölende, ne öldürendedir. Suç, ölene de, öldürene de bu emri verendedir. Suç, yıllardır milliyetçiliğe karşı durmak, insanları şiddete yönelten adaletsizliklerle yüzleşmek yerine, akıntıya kapılıp gitmeyi seçen, süre giden savaştan kendisine güç deren Türk ve Kürt liderlerdedir. Aslında yıllardır bunun ayırdına varmadığımız için, belki biraz hepimizdedir. Savaş, ona neden olan milliyetçilik duygularını daha da körükledi, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirdi. Ayça Şen'in çok güzel dediği gibi, bir yerden başlamak, bir yerde durmak gerek.

Bazen bir sorunun gerçek nedenini görmek, gerçekçilik insanda çaresizlik yaratıyor. Bu kadar temel, hayvani milliyetçilik duygusuyla, onu yıllardır besleyen, yılların acısıyla beslenen savaşla nasıl başa çıkılabilir ki? Gerçekçilik, bazen hareketsizliğin, korkaklığın bahanesidir. "Tamam sorun çözülsün ama nasıl çözülecek?" deyip çaresizliğe kapılmak, sus pus oturmak korkaklıktır. Bu sorun kafalarda çözülecek. Hakkımız olmayan imtiyazlardan vazgeçebilecek kadar vicdanlı ve dürüst olabildiğimizde. O yüzden yüksek sesle konuşmak, insanları iknaya çalışmak, misyonerlik yapmak gerek.

Saturday, October 10, 2009

From a "global market" to a "global society" - 2

This article is the edited version of my long response to Nihan's From a "Global Market" to a "Global Society".

Constructivism argues that actors' understanding of the pay-offs may change without an actual shift in material interests. In crisis situations actors may be open to new ideas, as they realize that what they have always believed in does not work. A crisis provides the "policy window" for a charismatic actor ("an institutional entrepreneur") to come up with new ideas and persuade the other actors. As they interact and negotiate ("social learning" within the existing institutional framework,) actors change their minds about the pay-offs associated with each option.

A change in values could be what is meant by a change in pay-offs. The important point is having greater awareness about the non-immediate consequances of our actions. Once we are aware, we feel more responsible. Realizing the far-away consequences of our individual actions, inactions and transactions is key to an evolution from a “global market” to a “global society”. There are people who can no longer bring themselves to drive SUVs, or throw a glass bottle away without recycling it, because they are not able to act despite their knowledge. People should think about security and development issues in the same way, as well as the cross-border regulations and supervision of financial markets. Western societies are no longer isolated from the poverty and violence in "remote" corners of the world. Injustice breeds insecurity. Not only politicians, but “thought leaders” from all fields have a duty to tell these hard truths without commercializing or sensationalizing the subject.

It is time for leaders to evaluate their assumptions about their constituents. Are we knights, or are we knaves? Knaves are self-interested, they serve others only when that will serve their own material interests. Knights, on the other hand, put the interests of those they serve above their own. They serve others even when they gain no material reward, or they actually face a cost doing so (Le Grand, 2003).

The resulting organizational structure will be reinforcing the assumptions that gave rise to it. When a leader thinks that his constituents are knaves, he mistrusts them and treats them like naughty children. He tries to keep information hidden because he is afraid that he will be punished for telling the truth. He establishes a structure that is based on close monitoring, strong incentives and harsh penalties, even if they are not always enforced. The constituents will perceive this system as a controlling form of external intervention, which leaves no room for intrinsic motivation, inquiry and innovation.

What if we are more knights than knaves?

The questions that need to be asked to bring about the transition from a "global market" to a "global society" can be very exciting and inspiring. They give people’s lives a meaning beyond day-to-day survival characterised by tedious office jobs, family lives and consumerism. They give each person a stake in improving the humanity’s well-being, bringing about change. This is what today’s left-wing politics should embrace. People would be far more receptive to this than we (and politicians) think. Only one leader fully grasps this: Obama.

Tuesday, October 06, 2009

This morning

this morning it was drizzling
and my oyster didn't work
had to cross through the underpass
the tube was packed
and it was slow
I was pressed against the door
all I could do was look around
and I didn't see any point at all
in everything we were doing
but I didn't give up, in my head
I searched for something
there was only one thing:
making people's lives easier.
that was the only thing.

Saturday, October 03, 2009

Extraordinary machine

I certainly haven't been shopping for any new shoes
-And-
I certainly haven't been spreading myself around
I still only travel by foot and by foot, it's a slow climb,
But I'm good at being uncomfortable, so
I can't stop changing all the time

I notice that my opponent is always on the go
-And-
Won't go slow, so's not to focus, and I notice
He'll hitch a ride with any guide, as long as
They go fast from whence he came
- But he's no good at being uncomfortable, so
He can't stop staying exactly the same

If there was a better way to go then it would find me
I can't help it, the road just rolls out behind me
Be kind to me, or treat me mean
I'll make the most of it, I'm an extraordinary machine

I seem to you to seek a new disaster every day
You deem me due to clean my view and be at peace and lay
I mean to prove I mean to move in my own way, and say,
I've been getting along for long before you came into the play

I am the baby of the family, it happens, so
- Everybody cares and wears the sheeps' clothes
While they chaperone
Curious, you looking down your nose at me, while you appease
- Courteous, to try and help - but let me set your
Mind at ease

(Chorus)

-Do I so worry you, you need to hurry to my side?
-It's very kind
But it's to no avail; I don't want the bail
I promise you, everything will be just fine

If there was a better way to go then it would find me
I can't help it, the road just rolls out behind me
Be kind to me, or treat me mean
I'll make the most of it, I'm an extraordinary machine

Fiona Apple

I haven't been so excited about discovering someone's words and music, and particularly words, since Leonard Cohen. "Discovery" makes it sound like a chance encounter, you know universe sends something along, that kind of thing. I'm not sure that's the case, I think it's more the case of opening yourself to something once you get to a point where you can understand it. It's like pregnant women seeing the other pregnant women on the street. (She's a fellow Virgo, if that explains anything!)

I listened to several interviews with her, and she said that most songs are like pep talks with herself, usually she's not as strong as she claims to be in a song until a few months after it's written. And Extraordinary Machine is like a letter to those who care about her, to make sure they listen to her when she tells them that they don't need to be concerned. She shelved the first version of the album because the songs didn't feel right. When Sony didn't give her full support to rework the songs, she stopped working with them until they withdrew their conditions. (In the meantime the first versions of the songs got leaked to the Internet and more trouble ensued, fans organized campaigns for the album's official release.) The album was released in 2005, two years after the initial date of release, but she was happy with it.

I'd whole-heartedly recommend you get to know her.
Metal bars

When I was a student and when I was given an assignment, first I would diligently read what the "authorities" had to say, and then I would mix and match their arguments like reporting on a panel discussion. Sometimes I would write a sentence or two explaining why I particularly like one view, why it seems more plausible, but usually I would just let them do the talking. Because they knew, and I didn't. I was there to learn.

Then Nong said that she would first put all her ideas about the topic on paper, and then start on the reading. This seemed like a refreshing idea to me, this giving your "consciousness" a chance before it is constrained by everything that was thought and said by the wise men and women before you. I remembered the conversation with my professor while I was trying to pick a question for my dissertation. When I told her that I wanted to write it on something I didn't know about, because I wanted to learn, she said the purpose of writing a dissertation is not to learn. It is to contribute.

But then, as Vidi pointed out, when one has opinions about a subject, their attention will be drawn to the supporting views, even if they don't actively seek it. (Am I still doing the same thing, just reporting on what people said instead of stating my own views?! Well I honestly don't have a view on this one.) When we recognize an idea that confirms our own views about a subject, it's like a shining gem in the middle of all the "irrelevant" clutter. It jumps at us from the page and we do a little self-congratulatory dance in our heads. When I wrote for the school paper, I would always find the right quote to prove the point I'm trying to make. When journalists call my colleagues to ask for their "expert views", they are often not trying to learn, but they are trying to make a point without making it themselves.

How to free our minds from others' words, how to free others' words from our minds?

How to free our minds from our minds?
Isolated actions and usual suspects

Since Polish/French director Roman Polanski got arrested, I am trying to come up with a consistent way to think about this: I'm trying to put his actions in different compartments, so that his raping a young girl has no bearing on his films, and his films have no bearing on his crime. But while the latter seems so obvious to me, his crime will always hang over like a shadow over his films. I feel the same about two Turkish columnists, Deniz Gökçe and Sevan Nişanyan, who have degraded their wives in much-publicized cases of domestic violence. It's not even like what they think and write is genius, for the record, they always have that bad-ass attitude whenever they write or say something. But even if they said something bright, I don't know if I could open my mind wide enough to let it in.

It is easier to disentangle things when I think of the Doğan Group. At first my view of them as victims in their spat with the government was tinged with the knowledge that all these years, they used their newspapers to secure favors. This is karmic justice, their bomb exploded in their hands. They never said anything to fix what was wrong when things were going their way, did they? But then I realized that this in no way frees the government of the responsibility to fix things, replace this power game with the rule of law, where journalists do their jobs and bureaucrats do, too. Judges will (hopefully) not allow their judgement in one case to blur their understanding of another one.

But when looking at an art work or reading the wise words of someone who claims to be an authority in economics or linguistics, I am the judge. And I can't prevent my knowledge about the person from standing in the way of my full understanding. I can't put my trust in them enough to lend my eyes and ears to them. It may be simplistic to say only good people produce good work, but I can safely say that I only really listen to good people. Because really listening to someone or really looking at what they show you requires to let them guide you for a while.

That said, over the past few years I have come to realize and accept that good people may be inconsistent, inconsistency is sometimes nothing but the passage of time and people can change their minds and break their promises, people may be good despite their mistakes. It is not always wise to throw something or someone overboard just because they disappointed me once or twice. But it's also not wise to forgive anything and everything. Our actions do point at something about us, sometimes to fundamental personality defects. Moments of weakness are not always moments, they are not completely arbitrary or unintended.