The struggle of man against power is the struggle of memory against forgetting. Milan Kundera.
Sunday, September 25, 2011
İnsan kötü huylarının, alışkanlıklarının, beceriksizliklerinin sırf kendisinde olmadığını, normal durumlar olduğunu öğrenmekten hoşlanır da, yetenekleriyle, ilgi alanlarıyla ve “potansiyeliyle” benzersiz olduğunu düşünmeyi sever. Sanırım pek çoğumuz özel insanlar olduğumuzu ve yaşadığımız hayattan daha özelini hak ettiğimizi düşünüyoruz ve bunu düşünen binlerce kadından biri olduğumuzu öğrenmek, daha baştaki varsayımımızı çürüttüğü için rahatsız edici.
Mesela ben geçen hafta bir yaratıcı yazı kursuna başladım ve benim gibi otuz kişinin (çoğu kadın) daha kursa katıldığını gördüm. Demek ki kursa katılmak özel olmak için yeterli değil, kursta çok çaba harcamalıyım ki gerçekten farklı şeyler yazabileyim. Başta varsaydığımdan hep daha çok çalışmam, daha çok adım atmam gerekiyor. Yılmadan devam edebilenler de yapmak istedikleri şeyleri yapabiliyorlar. Hem bir şeyi gerçekten istiyorsanız yılmazsınız, inat edersiniz. Eğer inat etmiyorsanız da aslında yeterince istemediğinizi anlamış olursunuz ve o fikri aklınızdan çıkarır, dikkatinizi başka alanlara yöneltirsiniz.
Kısacası bizim gibi durumundan şikayet edip daha iyisini hak ettiğini düşünen çok insan var ve gerçekten özel ve farklı olup olmadığımızı anlamanın tek yolu, denemek. Gerçeği öğrenmek tabii ki yürek istiyor, ama farklı biri olmanın, farklı bir şeyler yapabilmenin ilk koşulu cesaret! Çeyrek hayat, yolun yarısı, yaş kaç olursa olsun geç değil, ama hemen bir şeyler yapmak gerekiyor.
Tuesday, September 20, 2011
Sunday, September 04, 2011
Saturday, August 20, 2011
Tuesday, August 09, 2011
Sunday, July 31, 2011
Saturday, July 30, 2011
Wednesday, July 20, 2011
Geçen bir hafta içinde ıstakoz ve morina balığı yedim, Galata'nın teraslarında mehtapla yakamozun farkını öğrendim, deniz taksiyle Suada'dan Anjelique'e çıktım, Nişantaşı'nda alışveriş yaptım. Bütün bunlar güzeldi. Galata'daki sokak, kediler, gençler, kapılar, merdivenler, mehtabın önünden geçen kapkara yük gemileri, hepsi güzeldi ve rastgeleydi. Güzellik insanın gözünü alıyor. Hepimiz boş gözlerle ona bakıyorduk. Ne yaptığımızı, ne yapmak istediğimizi, neler olduğunu, neler olmadığını unutuyorduk. Aslında unutamıyorduk.
İnsanın ufkunun genişliğinin, ne kadar parası olduğuyla, hangi okulu bitirdiğiyle hiç ilgisi yok.
Sunday, July 03, 2011
Ofisteki pencerem bir sürü binaya bakıyor. Binaların arasında bir sokak var, insanlar karınca gibi görünüyor. Birbirine yaslanmış, birbirinin üstüne binmiş irili ufaklı binalar da karınca tepeleri gibi zaten. Bomonti'de "Anthill" diye bir residence yapmışlar, boşuna değil.
Bazen kendimi hayatın öyle dışında hissediyorum ki. Kafam çemberin dışında, kafam bedenimin de dışında, hem etrafımdakileri hem kendimi seyrediyor. Bir rüya ya da daha doğrusu bir kabus gibi. Belki de insanlığın evriminin bu aşamasında doğmuş olmamız çok büyük şanssızlık: Aklımız gerçekten filin tepesindeki adam gibi, file söz geçirmeye çalışıyor ama sürüklenip gidiyor filin götürdüğü yere. Aklımız insanlığın, kendimizin traji-komik aptallıklarına şahit oluyor, bunların aptallık olduğunu biliyor da gene de hiç bir şey gelmiyor elinden.
Korkmaya başladım çünkü çevreme, kendime bakınca sadece içgüdüleriyle hareket eden ve bu duruma kendini tamamen kaptırmış hayvanlar görüyorum. Bugün sahilde uzun uzun yürüdüm. Kimler görmedim ki. Yavaş yavaş yürüyen bir çok çiftler gördüm. Kocaman kumpirler satanlar ve yiyenler gördüm. Boğaza atlayıp yüzenler, çıkıp gene atlayıp gene yüzenler gördüm. Küçük teknesinde gelip geçene bakıp kemençe çalan bir amca gördüm. Çöp toplayan çok yaşlı, çok ufak bir teyze gördüm. Bebek'teki cafenin önünde kırmızı Porsche gördüm. Kuruçeşme'de sonu gelmeyen değnekçiler gördüm. Türk Telekom'dan aradılar, dün Başka Dilde Aşk'ı izlemiş olmama rağmen kızcağızı kabaca savdım başımdan.
Heybesindeki sabit telefonları satmaya çalışan bir amca gördüm. Bana kızgın kızgın bağırıp durdurdu, prostat gibi dertlerini anlattı ve telefon satmak istedi. Ona sadece bozuk paralar verdim, telefon almadım. Ama yol evrene saldığınız kötücül enerjinin dönüp gene sizi bulabileceği kadar uzun. Güneşin alnında sabit telefon satıyor olmasını kendisinin ya da ailesinin zayıflığına verip vicdanımı rahatlatmaya çalışıyordum ki birden karşımda at gibi bir köpek belirdi, bana doğru koşuyor. Yolun ortasında donup "hık" diye bir ses çıkardım. Hayvan yanımdan geçti gitti. Olay da tam Suada'nın durağında cereyan ediyor, şık bir takım insanlar mütebessim seyrediyor. Kulaklıklarımı çıkardım, yerimden kıpırdayamadan etrafımızda bir tur koşup yoluna devam eden tasmalı hayvanın sahibini aramaya başladım. Sonra kıronun birini elinde kayış köpeğin peşinde gördüm. Adamın biri bağırdı, "bağlasana hayvanını!" diye. Ben kızgın kızgın bakmaktan başka hiç bir şey yapamadım, yoluma devam ettim.
Sivas olayları oldu, ne polis engellemeyi denedi, ne asker, ne başbakan. İnsanları diri diri yakanların avukatları milletvekili oldu AKP'den. Bugün Sivas olaylarını ananlara gaz bombası atıldı. Ogün Samast dolduruşa gelip Hrant Dink'i öldürdü. Kendisi çocuk mahkemesinde yargılanıyor, Hizbullahçılar tutukluluk süresi reformu sayesinde serbest. Ayşe Özyılmazel gitti Ali Taran'ın kanser hastası karısını kendisi için terketmesine izin verdi, "mutluluğu tercih ediyorum" diye savundu kendini. Benim hep akıntı, rüzgar diye tarif ettiğim şey aslında insanlığın kollektif aptallığıdır, hayvani duygularıdır. Aptallık bazen komik görünür, "memleketimden insan manzaraları" der güler dalga geçeriz. Ne eğlenceli, mineli minikli sürprizli duygulu memlekette yaşıyoruz diye seviniriz. Duygularımızla yaşıyoruz diye övünür, yaşadığımızı hissederiz. Ne sıkıcı olurdu medeni bir İskandinav ülkesinde yaşamak!
Ama bu aptallık bazen vahşet olur, bize nefes aldırmaz. Ne kadar suya sabuna dokunmasak, işimizde gücümüzde olsak da, günün birinde bir köpeğin saldırısına uğrayabiliriz.
Bu rüzgarın, akıntının karşısında durulması gerektiğini düşünenler, çaresizliğe kapılırlar. Hukukun olmadığı yerde bu aptallık dalgasından korkarlar ve hiç bir şey yapamazlar. Ama bu aptallığa kendilerini kaptırıp, onu yok da sayamazlar. Ya da belki günün birinde kaptırırlar, kimbilir.
Wednesday, June 22, 2011
Following from this post and this one. This is why people can't walk against the wind, swim against the current even when they know that they should do it.
"Intellectual, scientific, and artistic activities belong to the province of Extremistan, where there is a severe concentration of success, with a very small number of winners claiming a large share of the pot. This seems to apply to all professional activities I find nondull and 'interesting' (I am still looking for a single counter-example, a nondull activity that belongs to Mediocristan)...
Saturday, June 18, 2011
Geçen gün televizyonda Brahms'ın 3. senfonisini duyduk. Annem Ingrid Bergman'ın Aimez-vous Brahms? filmini hatırladı, sonra Abbas Kiarostami'nin Juliette Binoche'lu filmi Aslı Gibidir'i hatırladık ve bir kadın ve bir erkeğin mutlu bir gün boyu güzel bir şehirde dolaşıp sohbet ettiği A Brief Encounter ve Before Sunrise'ı. Annem "insanların henüz birbirinin sorumluluğunu almadığı" o devrenin ne kadar güzel olduğunu söyledi. Bense elimde bir ateş topu gibi gezdirdiğim hayatımın sorumluluğunu birine atmaya ne kadar hazır olduğumu farkettim. Halbuki beş yıl önce, bu blogu yazmaya ilk başladığımda farkındaydım insanın bunu yapmaması gerektiğinin. İnanmazsanız buyrun okuyun. Aynen şöyle yazmışım:
"Özgürlük, insanın kendi mutluluğunun sorumluluğunu taşıyabilmesiyle başlar. Pek çok insan sırf bu sorumluluğu taşımaktan korktuğu için özgürlüğünü erteler. Özgürlüğün yükünü hafifletebilmek için başka insanların ya da koşulların onlar yerine karar vermesine izin verirler. Eğer sonuçta mutsuz olurlarsa o başka insanları, koşulları, kaderi, kartları suçlarlar. Ama aslında özgürlüğünü birine terketmek, insanın kendi kararıdır. Herkesin hayatı kendi sorumluluğundadır. Benimki de..."
Mesele sadece insanın kendi mutluluğunun sorumluluğunu taşıyabilmesi de değil. Mutluluğun kendisi de bir ateş topu; onu taşıyabilmek de ayrı mesele. Bir yandan bize verilen bu hediyeyi kaybetme korkusu, bir yandan bizim kadar şanslı olmayanlara karşı duyduğumuz vicdan azabı rahat vermez. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur romanında şöyle der:
"Mümtaz, Nuran'ı her eve bırakışında bunu sonuncu zannederek korkardı. Ona göre ruhun en az tahammül edeceği şey saadettir. Istırabın içinden geçeriz. Tıpkı çalılık, taşlık bir yolda yürür, bir bataklıktan kurtulmağa çalışır gibi ondan sıyrılmaya çalışırız. Fakat saadeti bir yük gibi taşırız ve bir gün farkında olmadan yolun bir ucunda, bir köşeye bırakıveririz." (sf. 209)
Sergi, mağaza açılışlarının çok olduğu bir mahallede oturuyorum. Kaldırımlardan küçük, şık kalabalıklar eksik olmuyor, bazen ben de açılış davetiyelerini binanın girişinde ya da dairemde buluyorum. Bazen benim de tanıyabileceğim kadar ünlü insanlar görüyorum, bazen hangi açılışa kimin geldiğini dergilerden ya da televizyondan öğreniyorum. Ama bir açılışa gidip de insanlarla tanışmaktan korkuyorum. Yazar Elif Batuman Vogue'daki röportajında Nişantaşı'ndan korktuğunu söylemiş.
Skylife Haziran sayısına Alain de Botton'un sınıf atlamak üzerine yazdığı bir yazıyı koymuş. Diyor ki, zengin ve güçlü insanlarla tanışıp arkadaş olma çabasında bir kötülük yok, ama onların zengin ve güçlü olmayan insanlardan daha değerli olduğunu düşünüyorsanız kafanız pek çalışmıyor olabilir.
Bir yola giriyorsunuz ve o yolda tanıştığınız insanlar, o yolda daha hızlı ilerlemenizi sağlıyor. Size aklınıza gelmeyecek fikirler, duymayacağınız haberler veriyorlar. Sizi bilmediğiniz yerlere götürüyor, dikkat etmediğiniz şeyleri gösteriyorlar. Sizi iyi veya kötü kendi tanıdıklarına anlatıyorlar, sizi tanıştırıyorlar, size referans oluyorlar. Her arkadaşınız, kendinizi aşmanıza ön ayak oluyor.
Başka yollarda hiç tanışmadıklarınızla, hiç tanışamıyorsunuz ve bütün bunlardan mahrum kalıyorsunuz. O yüzden yarı yolda yol değiştirmek çok zor oluyor.
Kimlere göz koyduğunuz, hangi yolda olmak istediğinizle ilgili aslında. Ben isterdim ki, takip ettiğim gazeteci ve yazarlarla arkadaş, denk olayım. Ama bütün bunlar çaba gerektirir, her grubun bir raconu vardır. Belki günün birinde öyle şeyler yazarım ki, o da olur.
Monday, June 06, 2011
Saturday, June 04, 2011
Edwin Heathcote of the FT wrote an article called Liveable vs. Lovable on 6 May. Had he not announced Istanbul as the most lovable city in a later article ('Liveable, lovable and lauded'), the Turks on Facebook, and hence I, would have never become aware of his existence to start with.
Heathcote makes the point that cities like Vancouver, Copenhagen and Munich, which top the lists of "most liveable cities," are not nearly as dynamic and attractive as the likes of London, New York and Istanbul. Heathcote says that these cities are not bounded by their "beauty;" their ugliness and chaos gives them the space to constantly transform themselves. People from different ethnic and social backgrounds co-exist and interact within the realms of the city. At one point he quotes Descartes, who, "writing about 17th century Amsterdam, said that a great city should be the 'inventory of the possible.'"
So far, so good. And Heatcote is probably right that Munich or Paris are not as liveable for immigrants as they are for their bourgeoise residents. I agree that the criteria of the "most liveable" indices are too rational and too based on middle-class values of safety, beauty, comfort and predictability. They don't take into account the joy, pain and possibilities that make a city alive. A city is attractive so far as it is unpredictable and chaotic enough to allow for chance encounters with Nassim Taleb's "good black swans." Of course, the overwhelming majority of the city's residents won't make that jump on the social ladder, but the possibility and the stories of those who made it are always there.
This sounds familiar, somehow. The minute possibility of making it big.
But then Heathcote makes some awe-inspiring remarks, that show how little sympathy he has for those who lose out:
"Whether in New York's SoHo, Chelsea or Brooklyn, in Berlin's Mitte or London's Shoreditch, Hoxton and now Peckham, it is at these moments of radical change that cities begin to show potential for real transformation of lives, or for the creation of new ideas, culture, cuisine and wealth. Once gentrification has occurred, bohemians may whinge about being priced out, as they always have done but, in a big enough city they are able to move on and find the next spot."
"Yet it is proven again and again that the biggest cities are in fact the greenest. Their density, the close proximity in which people live and the minimal amount of land they occupy - compared with largely suburban Vancouver, for example, makes for a far smaller carbon footprint. Mumbai is probably the greenest big city there is - slums like the million-strong Dharavi use minimal land, energy and water. And, of course, without wishing to patronize, it is undeniable that there are happy people living surrounded by their families in Brazil's favelas and millions living lives of drudgery and lonely despair beneath northern Europe's leaden skies."
Then I suggest Mr. Heathcote move his family to Brazil's favelas, or even better, to Dharavi, where he and his family can minimize their carbon footprint?
Post-modern thinking gave a big excuse to capitalists all over the world: That we don't have to feel bad for people stricken with poverty, because those people perceive the world differently; they may even be happy within the bounds of their small worlds! Amartya Sen, on the other hand, warns against subjective accounts of happiness. "The indigent peasant who manages to build some cheer in his life should not be taken as nonpoor on grounds of his mental accomplishment."
Sen talks of empirical studies in post-famine Bengal in 1944, where widowers complained of their "indifferent health" but widows made no issue of it. Whether one feels happy and content depends on one's dreams and expectations from the world. People find ways to cope with difficulties. But this does not mean that they don't deserve better lives and chances to do bigger things (and clean water and sewage systems and public transportation, for that matter.)
I shouldn't leave you without a few comments on Istanbul, the most liveable and loveable city according to Heathcote and his readers. The Turkish government gives their gentrification projects the name "city transformation project," a name Heathcote would surely approve. On one hand, "happy bohemians" are pulled out of their neighborhoods and placed into new social buildings in the outskirts of the city. Those who try to preserve their homes and lifestyles raid the art galleries that have just been opened by the "urban sophisticates."
On the other hand, new office buildings and "residences" spring up everywhere, soaking up the capital surplus that has accumulated legally or illegally. Every other TV ad is trying to sell a real estate project. Developers take pride in "selling what's real" and "being in the business for ten years." The creative destruction of the "built environment," in David Harvey's words, is one of the most convenient ways to burn money. Banks lend to both project developers and buyers. To me, all this sounds frighteningly like the real estate bubbles in the U.S. and in Spain.
If you are an "urban sophisticate," who has the money but who is bored of the middle class values and ways of life, you would surely want some variety and dynamism around you. So that you could enjoy new ideas, culture and cuisine. But those people are not there to inspire and amuse you. Their purpose in life is not to create the most exciting city for you. A deeper analysis than airy ramblings about the beauty and possibilities of chaos would have been welcome.