Sunday, September 25, 2011

Bir Zamanlar Anadolu'da

Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes Film Festivali'nde Büyük Juri Ödülü'nü kazanan yeni filmi Bir Zamanlar Anadolu'da'ya gittim bugün. Polisler, askerler, savcı, doktor ve şüphelilerin kurduğu bir konvoy, bir gece yarısı kasabadan uzağa gömülmüş bir cesedi aramak için yola çıkar. Geniş bozkırın ortasındaki kıvrımlı yollarda, bir çeşme başından diğerine ince bir alev akıntısı gibi ilerlerler ama, ceset bir türlü bulunamaz. Bütün karakterler gittikçe zayıf düşerler: Bozkırın genişliğinin, bozan havanın, karanlığın, kaderin, yalnızlıklarının, güzelliğin, kayalardaki kabartmaların ve mantığa sığmayan hikayelerin karşısında güçleri yoktur. On binlerce yıllık zamanın, uçsuz bucaksız mekanın içindeki ufacık varlıkları önemsizdir belki ama dertlerinin ağırlığı taşıyamayacakları kadar büyüktür.

İnsanın evren karşısındaki küçüklüğü ile acılarının ve sevinçlerinin alabileceği korkunç boyutlar arasındaki zıtlık, festivalde Altın Palmiye'yi alan Terrence Malick'in The Tree of Life'ında da vardı.

Ama kahramanlarımız varlıklarının önemsizliğini ve dertlerinin ağırlığını aynı anda unutabiliyor ve kendilerini ellerindeki işe verebiliyorlardı. Birbirleriyle rekabete giriyor, birbirlerine güceniyor, birbirleriyle dalga geçiyorlardı. Küçük hesapların, küçük çıkarların peşine büyük bir ciddiyetle düşüyorlardı. Hepimiz gibi.

Filmin başarısı, bütün bunları, yani insanın acınası, ağır gerçekliğini böyle açık gösterebilmesi.
Çeyrek hayat bunalımları

Bir arkadaşım "Çeyrek Hayat" diye bir site açtı, ben de küçük bir şey yazdım. Buyrun burada:

İnsan kötü huylarının, alışkanlıklarının, beceriksizliklerinin sırf kendisinde olmadığını, normal durumlar olduğunu öğrenmekten hoşlanır da, yetenekleriyle, ilgi alanlarıyla ve “potansiyeliyle” benzersiz olduğunu düşünmeyi sever. Sanırım pek çoğumuz özel insanlar olduğumuzu ve yaşadığımız hayattan daha özelini hak ettiğimizi düşünüyoruz ve bunu düşünen binlerce kadından biri olduğumuzu öğrenmek, daha baştaki varsayımımızı çürüttüğü için rahatsız edici.

Mesela ben geçen hafta bir yaratıcı yazı kursuna başladım ve benim gibi otuz kişinin (çoğu kadın) daha kursa katıldığını gördüm. Demek ki kursa katılmak özel olmak için yeterli değil, kursta çok çaba harcamalıyım ki gerçekten farklı şeyler yazabileyim. Başta varsaydığımdan hep daha çok çalışmam, daha çok adım atmam gerekiyor. Yılmadan devam edebilenler de yapmak istedikleri şeyleri yapabiliyorlar. Hem bir şeyi gerçekten istiyorsanız yılmazsınız, inat edersiniz. Eğer inat etmiyorsanız da aslında yeterince istemediğinizi anlamış olursunuz ve o fikri aklınızdan çıkarır, dikkatinizi başka alanlara yöneltirsiniz.

Kısacası bizim gibi durumundan şikayet edip daha iyisini hak ettiğini düşünen çok insan var ve gerçekten özel ve farklı olup olmadığımızı anlamanın tek yolu, denemek. Gerçeği öğrenmek tabii ki yürek istiyor, ama farklı biri olmanın, farklı bir şeyler yapabilmenin ilk koşulu cesaret! Çeyrek hayat, yolun yarısı, yaş kaç olursa olsun geç değil, ama hemen bir şeyler yapmak gerekiyor.

Zaman

Zamanla ilgili yazmak isteyince aklıma Perihan Mağden'in yıllar önce buraya koyduğum, geniş zamanları özleyen yazısı geldi. Geniş zamanlar yok, çünkü bir şeyi yapmış olmak yetmiyor, onu belli bir zaman içinde yapmak gerekiyor. Hatta ne yaptığınızın önemli olmadığı durumlarda bile, belli bir zaman içinde bir şeyler yapmış olmak gerekiyor. Pek çok durumda ne yapacağımıza kendimiz karar verebiliyoruz, ama şu verimli olmak, ne yapacaksak bir an önce yapmak takıntımızdan, sabırsızlığımızdan, bir şeylere geç kalma korkumuzdan kurtulamadık. Yeter ki bir şeyler yapalım diye panikten bazen gayet lüzumsuz şeyler de yapabiliyoruz. Kendi hayatımızın, zamanımızın sahibi olabilmek için en önce bundan kurtulmamız gerek.

Tuesday, September 20, 2011

Vicdanın sesi

Ece Temelkuran, "Sınıfsız Domates" diye çok tepki gören bir yazı yazdı. Yazıda, aralarındaki sınıf farkına rağmen evdeki yardımcısının kendisine nasıl içten bir sevgi duyabildiğini soruyordu. Sonra da bir başka yazıyla bu yazısının aceleye geldiğini, kendini doğru ifade edemediğini, ama kendisine gösterilen tepkileri de aşırı ve kötü niyetli bulduğunu anlattı.

Temelkuran, keşke ilk yazısında yardımcısının bir aylık geliri tutarında ayakkabılar aldığını ve yardımcısının hiç bir sosyal güvencesi olmadığını yazmasaydı, çünkü içine girdiği duygusal günah çıkarma hali içinde gerçek durumu anlatamadığını düşünüyorum. Zaten kendisi de söylediklerini düzeltmiş. Ancak Temelkuran'ın sorusu gayet yerindeydi: Yardımcısı, Temelkuran'ın sahip olup kendisinin olamadığı onca imkana rağmen nasıl onu seviyor, düşünebiliyordu? Tamam, bulundukları durum Temelkuran'ın değil sistemin suçuydu, ama yine de eski ve temel bir soru.

Belki teori ve solcular bunu Stockholm Sendromu'na bağlıyordur, ama benim başka açıklamalarım var. Birincisi, Tülay Hanım kendi imkanlar ufkuyla işvereninin önünde uzanan imkanlar ufkunu karşılaştıramaz, çünkü benzer tecrübeler yaşamamıştır. Başka bir deyişle, ne kaçırdığını bilmiyordur. Hayalleri de, kendisi için mümkün gördükleriyle sınırlıdır. Belki de işvereninin yaşadığı türlü çeşitli üzüntülere şahit oluyor, ona acıyordur. Tülay Hanım Ece Hanım'dan daha mutlu bile olabilir.

İkinci sebep ise şu: Geçen senenin sonunda Roberto Mangabeira Unger'ın Passion isimli makalesinden söz etmiştim. Unger orada diyordu ki, yüz yüze ilişkiler sadece çıkara dayalı olamaz, zamanla insanın içinde mutlaka bir duygu uyandırır. Eğer karşınızdaki kötücül birisiyse onu sevmezsiniz, iyicil birisiyse belki arkasından konuşursunuz, kızarsınız ama bir yandan da seversiniz. Belli ki Tülay Hanım da Ece Hanım'ı seviyor. İnsana dayanma ve uyum sağlama gücünü veren arkadaşlarının ve başkalarının onda uyandırdığı sevecenliktir. Sınıfı, işi ne olursa olsun herkese. Bunu anlamak için akşamları bizim ofise gelen temizlik görevlilerinin birbirleriyle şakalaşmalarına, dertleşmelerine kulak vermek yeter. Bizim dertleşmemize, şakalaşmamıza da.

Ancak konuyla doğrudan ilgili olmasa da Amartya Sen'in neredeyse her yazıda, bıkıp usanmadan tekrar ettiğim argümanını yine söyleyeceğim: Tülay Hanım'ın mutlu olmayı ve işverenini sevmeyi başarması, onun ve çevremizdeki insanların çoğunun hakettikleri imkanlara sahip olmadığı gerçeğini unutturabilecek bir bahane olamaz.

Tabii pek kimse Temelkuran'ın sorusuna cevap vermeye kalkışmadı çünkü herkes kafayı onun yazılarında savunduğu değerlerle yaşam tarzı arasındaki farka takmıştı. Orta sınıf hayatında yazılarında anlattığı acıları, çileleri anlıyor, hissediyor olamazdı, sadece bunları anlayan ve hisseden, bunlara öfkelenen biri olma fikrini seviyor olmalıydı. Zaten şu Sınıfsız Domates yazısında da başını belaya sokan aşırı duygulu üslubunda da bir... aşırılık vardı. Tekrar edildikçe baygınlaşıyordu.

Bana sorarsanız Temelkuran gerçekten öfkeleniyor, utanıyor. Bu utancı ona yaşatan durumlar, haksızlıklar ortadan kalksın istiyor. Herhalde yazılarının bunları ortadan kaldırmayacağının da farkındadır, ama bunları yazmak, içini dökmek zorunda kalıyor. Yeteneği tartışılabilir, ama ben bu kadarının içtenliğini biliyorum.

Sunday, September 04, 2011

Kimya

Lisede kimya dersinde bir deney yapmıştık: Bir cam kapta şeffaf bir çözelti vardı, üzerine bir başka sıvı damlatmıştık. Bir damla, iki damla, bir çok damlalar sonra sıvı yine şeffaf kalmıştı, sonra birden kırmızıya dönmüştü. İnsanda da böyle bir aydınlanma noktası olabiliyor. İyi ya da kötü bir gerçekle ilgili pek çok emareyi görmezden geldikten sonra bir şey daha oluyor ve insan o ana kadar olan ama anlamlandırmadığı her şeyi birleştirip bir şeyi anlayabiliyor. Anlamı olmayan, rastgele olaylara aceleyle anlam atfetmenin tam tersi de bir şeyi bir türlü anlamamak. Anlamak geçen zamanla ve büyümekle ilgili bir şey.

Saturday, August 20, 2011

Dondurma

Ben Amerika'dayken (!) kızmıştım Danimarkalı karikatüristlere. Sonra İngiltere'ye gelip bir panel dinledim, konuşmacılar diyorlardı ki herkesin her alındığını sansürlemeye kalkarsak işin içinden çıkamayız. Üstelik neden herkes dindarlara tolerans göstermek zorundayken dindarların her şeye alınmaya hakkı oluyor? Hak vermiştim vermesine de, gene de alınıyordum batılıların bu duyarsızlıklarına, hiç bir işe yaramayan küstahlıklarına: Yerden yere vurmuştum Four Lions filmini. Arkadaşlarım dalga geçtiler alınganlığımla.

Geçen akşam saat yedi sularında Nişantaşı'na gittim, ağzımın tadı yoktu, bir dondurmacıya girdim bir külah dondurma alırım diye. Önümdeki yaşlı hanımı beklerken hatırladım ki Ramazan. Dondurmacı kıza sordum işler nasıl gidiyor diye, "burda oruç tutan pek kimse yoktur, merak etmeyin" dedi. Böğürtlenli ve limonlu dondurmamı alıp çıktım, ama vicdan azabından mı bilmem herkes bana bakıyormuş gibi geldi. Kendimi açık saçık giyinmişim gibi hissettim. Ama bir yandan da inat ettim: Neden onlar haklı, ben haksız olayım? Neden onlar beni ayıplarken ben onları düşünmek, canları istemesin diye tasalanmak zorunda olayım? Neden onlar haklı, ben haksız? Onlar taviz vermiyorlar, çoğunluktalar diye mi? Anladım ki içimden kızmışım, ama daha fazlası yemediği için kızgınlığımı Nişantaşı'nın dindar bir-iki sakininden çıkarıyorum. Bir tad almadan, sırf inat olsun diye bitirdim dondurmayı.

Kime mi kızmışım? Twitter'da Allah'ın ağzından komiklikler yazanı susturmaya kalkarlar. Anadolu'nun kasabalarında, şehirlerinde insanları oruç tutmuyor diye taciz ederler. Can Yücel'in mezarını kırarlar. Kim ne düşüncesini söylese kıçından anlar, galeyana gelirler. Ben bıktım bu duyarlı insanlardan, onların duyarlılıklarından. Beğenmiyorsan okuma, izleme kardeşim!

Yüz sene öncesinin kitaplarını okuduk işte lisede, hiç bir farkımız yok. Hala aynı yerde sayıyoruz, aynı konuları konuşuyoruz. Her şey eğitimde bitiyor falan derdik de, bu toplumdan daha farklı bir eğitim sistemi çıkması mümkün müydü acaba? Belki çok incelikli bir analiz olmayacak ama, Avrupalıların geçtiği hiç bir aşamayı geçirmemiş, hiç bir hakkı için mücadele vermemiş bir toplum, bundan farklı bir noktada olabilir miydi? Bundan farklı şeyler için mücadele eden bir hükümet seçebilir miydi? Gittikçe tarihin akışı karşısında çaresizliğe ve kaderciliğe kapılıyorum. Üzerinde düşünmek, daha iyisini ummak çok boşuna geliyor.

Gemisini kurtaran kaptandır bundan böyle. Ben sevdiğim kitapları okurum, sevdiğim müzikleri dinlerim, gezer dolaşırım, vaktimi sevdiğim insanlarla geçirir onların hayatını kolaylaştırmaya çalışırım, işimi gücümü düzgün yapmaya çalışırım, arada buraya yazarım ama hiç kimsenin okumadığını, hiç bir şeye faydası olmadığını bilerek, sırf yazmazsam içimde kalır diye, sırf kendim için. Başımı belaya sokmamaya çalışırım, hakkımı savunurum. Başka da hiç bir şeye karışmam. Kim kimi dövüyormuş, kim kimi öldürüyormuş, kim kimin hakkını yiyormuş, kim kimin dümen suyuna gidiyormuş öğrenmek de istemem.

Bunun da böyle olacağı başından beri belliydi.
How can the world not prevent a famine?

There was a time when scholars studied things that were truly close to their hearts. So Amartya Sen studied the 1943 famine in Bengal, India. Jeffrey Sachs summarizes what he found here. Sen found that the real reason of the famine was not a dramatic drop in food supplies, i.e. a drought, but an increase in demand created by an urban economic boom. Rural wages did not keep up with the increasing prices, so people simply could not afford food. At the time, the British rulers in colonial India did not have enough of an incentive to help the poor, so Sen theorized that a democratically elected government would have done a much better job.

The current famine in the Horn of Africa also appears to stem from man-made reasons and not just droughts. A World Bank report on food prices found that food prices have increased by a third on average (and much more for corn, wheat and sugar) since last year around this time. The Guardian quotes the report: "While the emergency in the Horn of Africa was triggered by prolonged droughts, especially in areas struggling with conflict and internal displacement such as Somalia, food prices that are near the record high levels seen in 2008 also contributed to the situation."

And the reason for the increasing prices? Poor harvests for one thing, but the diversion of farming to biofuel production in the US is also causing a decline in food supplies across the world. World Bank's chief economist for Kenya, Wolfgang Fengler, says that prices in the region are even higher than world average because of a small number of farmers controlling the market.

The political situation in Somalia is also apparently blocking humanitarian aid, especially in the southern regions controlled by the group al Shabaab. The regions controlled by the militia are claimed to be suffering from the worst of the crisis, but the crisis is not limited to these regions, and al Shabaab militants are not the only ones to blame.

The West should probably look in the mirror before claiming that Africans are the only ones responsible for their crisis. If the militia in Somalia are so bad as to "divert rivers" to benefit their cronies and ban vaccines, then why intervene in Libya and not in Somalia? And why distort the world food prices by investing so much agricultural land in biofuels, whose value is questionable at best? Are you any more advanced than the British rulers of colonial India?
Why not?

I first heard about the Tree of Life when it won the Palme d'Or in the same Cannes Festival where Nuri Bilge Ceylan won the grand jury award with his film Once Upon a Time in Anatolia. From what I gathered, Terrence Malick and his movie sounded mysterious and different. I read the two very positive reviews written by Peter Bradshaw in the Guardian, and this concept stuck in my mind: "And all the time, gigantic scenes from the secret life of the cosmos endow these family dramas with something alienated, bewildering – a sense of a terrifying new perspective in which their traumas are vanishingly tiny and yet have an excruciating new spiritual magnitude."

I went to see the movie on a rainy day in London, and trusting Bradshaw, I was completely prepared to get carried away and be impressed by it. And so I was. I think what the movie does is remind the viewers of the grandness and incredibility of the cosmos and the nature, and one doesn't need to see the "light" and dinosaurs and flowing lava to remember it, just looking at a big tree against rays of sunshine would suffice, but we seem to have forgotten it regardless. And we are part of that nature, and with all our numbers and experience and pride, it is nature that guides us, not the other way around. We are small and unimportant, and we all experience similar things. Similar scenes are repeated millions of times across the world.

And yet, are we? The story of the family and everyone's joy, pain, aspirations and disappointments gain such great proportions in the movie that you can compare the joy to the sunshine and the pain to the lava. So Malick appreciates not only the nature (and its creator) but also what each one of us has to go through every day and how we cope with it. I empathized with the father's struggles through the world's drudgery as much as I admired the mother's untainted goodness, heavenly "way of grace."

Bradshaw says that the movie created a "Christianityless metaphysics" for him. And so it did inspire a religionless metaphysics for me. Having not pondered about these questions (everything is random, one shall not seek for meaning, just for a refuge) for a while, and having had weak faith (if any at all) during this time, the movie did give rise to this question in my mind: Why not? We don't have any evidence either way, so having no faith is a form of faith in itself.

Maybe the real issue is the loss of faith in humanity.

Tuesday, August 09, 2011

Suç ve Ceza
(Kitabı okumadıysanız bu yazıyı okumayın lütfen, kitapta ne varsa yazacağım çünkü.)

Romanın ana karakteri Raskolnikov, bir fikrin esiri olmuştur: Bütün yasaklara rağmen dünyaya yararı olmayan, hatta zararlı olduğunu düşündüğü bir kocakarıyı öldürmek, kötülük sayılamaz. Raskolnikov’a gore ancak bağımsız düşüncelerini herkese rağmen eyleme dönüştürme yürekliliğini gösteren insanlar “seçkin” sayılabilirler, ancak bu yürekliliği gösterebilecek insanların iktidara sahip olma hakkı vardır. Raskolnikov kadını öldürürken, bir bakıma da kendisinin “seçkin” insanlardan biri olup olmadığını test etmektedir. Ancak daha kadını öldürürken paniğe kapılır; kadının masum kız kardeşini de öldürmek zorunda kalır, güç bela ve tamamen şans eseri olay mahallinden kaçar ve suçunu itiraf edene kadar psikolojisi o kadar bozulur ki tüm şüpheleri üzerine çeker.

Raskolnikov daha fazla dayanamayıp suçunu itiraf etmeden once bile işlediği cinayetin bir suç ve günah olduğunu kabul etmez: Kendisi için hayatı çekilmez hale getiren suçluluk duygusu değil, “aklıyla” doğruluğunu bildiği eyleminin arkasında duracak kadar yürekli olamayışıdır. Telaşa, paniğe, korkuya kapıldığı için seçkin bir insan olamamıştır, iktidarı hak etmemiştir.

Raskolnikov eyleminin temelindeki fikri inatla savumayı sürdürse, savaşlarda masum insanların öldürülmesi kabul edilirken kendi suçunun böylesine kınanmasındaki ikiyüzlülüğe isyan etse de, adaleti sağlamaya çalışırken yol açtığı adaletsizlikleri görmezden gelemiyor olmalıydı: Masum bir insanı öldürmüş, masum bir diğer insanın hapse düşmesine yol açmıştı. Olmalıydı diyorum, çünkü Raskolnikov’un karmakarışık duyguları içinde böyle bir vicdan azabını ancak Raskolnikov ölen kız kardeş Livazeta’nın Sonya’nın tek arkadaşı olduğunu öğrenince açıkça seçebildim. Bu insanlar kuşkusuz Raskolnikov’un tanımına gore seçkin değildiler, sıradan insanlardılar, ama iktidar sahibi birinin yapması gerektiği gibi sıradan insanları, bir fikri savunmak için “ödenmesi gereken bir bedel” olarak göremiyordu.

Kitabın sonunda Raskolnikov iyi karakter Sonya’ya aşık olmayı başardığında, bir eşiği geçer: Artık onun için teoriler bitmiş, yaşam başlamıştır. Sıradan bir insan oluşunu dert etmeyi, sıradan insanları küçümsemeyi bırakır. Dostoyevski büyük teorilere, taammüden sıradışı bir şeyler yapmaya çalışan insanlara büsbütün mü karşıdır, yoksa aşkı sıradan insanlara sıradanlıklarını unutturabilecek bir teselli armağanı, sığınak olarak mı görür, orasını bilemiyorum.

Sanırım Dostoyevski, insanların çektiği acılara ve başa çıkamadıkları talihsizliklere asla kayıtsız kalamamakla birlikte (Raskolnikov Sonya’ya ilk ziyaretinde onun önünde eğildiğinde, onun değil, insanlığın çektiği acıların önünde eğilmiştir,) adaleti sağlamaya çalışan fikirlerin hiç birine inanmıyordu. Her insanın once kendini kurtarmasının topluma daha faydalı olacağı fikrini Lujin kadar sevimsiz bir karaktere söyletiyor, komün kurmaya çalışan iyi yürekli ama saf Lebezyatnikov’un “ilerleme” fikri ve akılcı bir düzen hayalleriyle ise açıkça dalga geçiyordu. Sonya’nın Tanrı’nın izin vermeyeceğine inandığı bütün felaketlere, Raskolnikov’un da öngördüğü gibi Tanrı izin verecek oluyor, ancak Svidrigaylov gibi bir günahkarın vicdan azabı ile yaptığı yardım mani oluyordu. Gerçi inanan biri burada Tanrı’nın müdahale ettiğini iddia edebilir.

Dostoyevski’nin 150 yıl once kıtabında açıkladığı fikirlerin, çatışmaların hiç değilse böyle şeylere kafa yoranlar için taptaze sürüyor olması Dostoyevski’nin dehasının göstergesi midir, yoksa insanlığın bütün teknolojik gelişmeye rağmen ahlaki yönden geri kalmışlığının mı?

Sunday, July 31, 2011

Devamlılık

Bir çok yer gezip de yeni bir yere gelen insan, daha önce yaşadığı yerlerdeki arkadaşlarını kaybetmek istemiyor. Hatta yeni yerdeki yeni hayatımın, daha önce yaşadığım yerlerde yaptıklarımın sonucu olduğunu düşünmek çok hoşuma gidiyor. Yani hiç bir şey boşa gitmemiş, kesintiye uğramamış, kaybedilmemiş, her şey tam olması gerektiği gibi gelişiyormuş gibi. Hikayeler güzeldir.

Bugün vapurla Kadıköy'den dönerken Beyazıt kulesini görünce, Moda'da gezerken, Yakup 2'de duvarlardaki resimlere ya da Leb'i Derya'da manzaraya bakarken, Beyoğlu'nda yürürken de devamlılık duygusuna kapılıyorum, ama bu benim hayatımın dışında, ama benim hayatımı kapsayan bir şey. Bu basit ve sığ, milliyetçiliğe yakın bir duygu gibi görünebilir, belki öyledir. Ama annemin, babamın, teyzemin, eniştemin, kitaplarını okuduğum, şarkılarını dinlediğim insanların yaşadığı, oturduğu, gezdiği yerlerde olmak hoşuma gidiyor. Sanki çok gerilerden gelen bir yolda yürüyormuş gibi. Bu duyguya kapıldığım zaman ben turist olmaktan çıkıyorum, baktığım şey turistik olmaktan çıkıyor.

Saturday, July 30, 2011

Yalnızlığa övgü

Şimdi size de duygu sömürüsü yapmak istemem ama küçüklüğümden beri yalnız yemek yiyen adamlar, bekar ve çocuksuz kadınlar beni içlendirmiştir. Geçen hafta bir çok yere koşturup bol bol yiyip içip sosyalleştikten sonra biraz yalnız kalmak istemiştim. Sık görüştüğüm üniversiteden bir arkadaşım İstanbul'dan ayrıldı, İstanbul'u ziyaret eden diğer arkadaşım da Belçika'ya döndü. Yani geçen haftaki sosyallik tamamen şans eseriymiş ve bitti.

Önce sevindim kendime zaman ayırabileceğim, evi derleyip toparlayacağım, kitap okuyacağım, belki bir şeyler yazacağım diye. Hiç ilham gelmiyor bu aralar. Ayrıca uzun zamandır ilk kez kimse ilgimi çekmiyor. Ya da fikirlerim o kadar çabuk değişiyor ki onlara güvenim kalmadı. Bu bana önce çok büyük bir şans, müthiş ve özgürleştirici bir şey gibi göründü. Zaten bu işlerde kadınlar farkında olsalar da, olmasalar da hep zararlı çıkıyordu. Yani bir kadının psikologların cool deyimiyle "güvenli bağlanma" ihtiyacını karşılayabilmesi için, bir yaşam tarzını paket halinde kabullenmesi gerekiyordu. Hele bir de çocuğun olursa yandın. Onu başka kadınların üzerine yıksan bir türlü, yıkmayıp kendin baksan bir türlü. Doğanın kadınlara kurduğu bu tuzaklardan aklını kullanıp korunmalıydı insan. Ayrıca şu gelin ve bebek bolluğunda bir de ben gelin olmuşum, bir bebek de ben yapmışım, ne önemi var ki! Oysa ben daha farklı bir şeyler yapabilirim. Yapabilirim yapabilirim de, ne zaman?

Baktım akşamları Amy Winehouse haberleri okuyup şarkılarını dinlemekten başka bir şey yapmıyorum, kendime bakıp içlenmeye başladım. Her ne kadar o şarkıların uğruna yazıldığı adamın beş para etmediği gün gibi açık olsa da, o şarkıları yazdıran duygulara imrenmeye başladım. Belki de tüm bu mantık yürütmeler, doğaya karşı çıkmalar yalnızlığa dayanmak için aklımın ürettiği tesellilerden ibaretti. Akılcılıkla, temennilerle bir yere varamıyordu insan, yine doğa galip geliyordu. Ben buraya artık yerleşeyim diye taşındım ama, gene kimse yerinde (ve yanımda) durmuyor. Belki de insanlar hakkındaki fikirlerimin de çok önemi yok, yok birinin siyasi görüşleri bana uymuyormuş, yok birisi kendini çok beğenmişmiş, diğeri çok depresifmiş, korkakmış. Doğru amaçlar için mücadele eden sağlam birisi yok etrafta. Mücadele edecek gücü olan kendi için mücadele ediyor, yüce amaçları olan mücadele edecek gücü bulamıyor. Hem ben öyle biri miyim ki öyle birini arıyorum? Soralım bakalım onlar benim hakkımda ne düşünüyorlar? Zayıf değilim, üstelik kafam rahat değil. Hem insan herkeste sevilecek bir yan bulup, herkese alışabilir. Zaten bir şeye yeterince zaman ve enerji vakfeden insan, onu sevmeyecek değil ya. Doğa halleder her şeyi.

Neyse son kararım şudur ki, hiç bir şeyin ve hiç kimsenin sürekli yanında olacağına güvenemeyeceği bu dünyada insanın kendine güvenmesi, kendine bakması, kendi ayakları üzerinde durması gerekir. Çalışmak, üretmek, ne kadar sürekli E-maillerimize ve twitter'a bakarak unutmaya çalışsak da, çoğu zaman yalnız kalabilmeyi gerektirir. İnsan, hayatını kendisi anlamlandırabilmeli; başkalarından ne kendisini onaylamalarını, ne hayatına anlam katmalarını, ne de hiç değilse kendisini oyalamalarını beklemeli. Yalnızlık ne acınacak, ne de başa gelince (ya da seçilince) özür dilenmesi gereken bir şey.

Wednesday, July 20, 2011

Tatlı hayat

Geçen bir hafta içinde ıstakoz ve morina balığı yedim, Galata'nın teraslarında mehtapla yakamozun farkını öğrendim, deniz taksiyle Suada'dan Anjelique'e çıktım, Nişantaşı'nda alışveriş yaptım. Bütün bunlar güzeldi. Galata'daki sokak, kediler, gençler, kapılar, merdivenler, mehtabın önünden geçen kapkara yük gemileri, hepsi güzeldi ve rastgeleydi. Güzellik insanın gözünü alıyor. Hepimiz boş gözlerle ona bakıyorduk. Ne yaptığımızı, ne yapmak istediğimizi, neler olduğunu, neler olmadığını unutuyorduk. Aslında unutamıyorduk.

İnsanın ufkunun genişliğinin, ne kadar parası olduğuyla, hangi okulu bitirdiğiyle hiç ilgisi yok.

Sunday, July 03, 2011

Hayvanlar alemi

Ofisteki pencerem bir sürü binaya bakıyor. Binaların arasında bir sokak var, insanlar karınca gibi görünüyor. Birbirine yaslanmış, birbirinin üstüne binmiş irili ufaklı binalar da karınca tepeleri gibi zaten. Bomonti'de "Anthill" diye bir residence yapmışlar, boşuna değil.

Bazen kendimi hayatın öyle dışında hissediyorum ki. Kafam çemberin dışında, kafam bedenimin de dışında, hem etrafımdakileri hem kendimi seyrediyor. Bir rüya ya da daha doğrusu bir kabus gibi. Belki de insanlığın evriminin bu aşamasında doğmuş olmamız çok büyük şanssızlık: Aklımız gerçekten filin tepesindeki adam gibi, file söz geçirmeye çalışıyor ama sürüklenip gidiyor filin götürdüğü yere. Aklımız insanlığın, kendimizin traji-komik aptallıklarına şahit oluyor, bunların aptallık olduğunu biliyor da gene de hiç bir şey gelmiyor elinden.

Korkmaya başladım çünkü çevreme, kendime bakınca sadece içgüdüleriyle hareket eden ve bu duruma kendini tamamen kaptırmış hayvanlar görüyorum. Bugün sahilde uzun uzun yürüdüm. Kimler görmedim ki. Yavaş yavaş yürüyen bir çok çiftler gördüm. Kocaman kumpirler satanlar ve yiyenler gördüm. Boğaza atlayıp yüzenler, çıkıp gene atlayıp gene yüzenler gördüm. Küçük teknesinde gelip geçene bakıp kemençe çalan bir amca gördüm. Çöp toplayan çok yaşlı, çok ufak bir teyze gördüm. Bebek'teki cafenin önünde kırmızı Porsche gördüm. Kuruçeşme'de sonu gelmeyen değnekçiler gördüm. Türk Telekom'dan aradılar, dün Başka Dilde Aşk'ı izlemiş olmama rağmen kızcağızı kabaca savdım başımdan.

Heybesindeki sabit telefonları satmaya çalışan bir amca gördüm. Bana kızgın kızgın bağırıp durdurdu, prostat gibi dertlerini anlattı ve telefon satmak istedi. Ona sadece bozuk paralar verdim, telefon almadım. Ama yol evrene saldığınız kötücül enerjinin dönüp gene sizi bulabileceği kadar uzun. Güneşin alnında sabit telefon satıyor olmasını kendisinin ya da ailesinin zayıflığına verip vicdanımı rahatlatmaya çalışıyordum ki birden karşımda at gibi bir köpek belirdi, bana doğru koşuyor. Yolun ortasında donup "hık" diye bir ses çıkardım. Hayvan yanımdan geçti gitti. Olay da tam Suada'nın durağında cereyan ediyor, şık bir takım insanlar mütebessim seyrediyor. Kulaklıklarımı çıkardım, yerimden kıpırdayamadan etrafımızda bir tur koşup yoluna devam eden tasmalı hayvanın sahibini aramaya başladım. Sonra kıronun birini elinde kayış köpeğin peşinde gördüm. Adamın biri bağırdı, "bağlasana hayvanını!" diye. Ben kızgın kızgın bakmaktan başka hiç bir şey yapamadım, yoluma devam ettim.

Sivas olayları oldu, ne polis engellemeyi denedi, ne asker, ne başbakan. İnsanları diri diri yakanların avukatları milletvekili oldu AKP'den. Bugün Sivas olaylarını ananlara gaz bombası atıldı. Ogün Samast dolduruşa gelip Hrant Dink'i öldürdü. Kendisi çocuk mahkemesinde yargılanıyor, Hizbullahçılar tutukluluk süresi reformu sayesinde serbest. Ayşe Özyılmazel gitti Ali Taran'ın kanser hastası karısını kendisi için terketmesine izin verdi, "mutluluğu tercih ediyorum" diye savundu kendini. Benim hep akıntı, rüzgar diye tarif ettiğim şey aslında insanlığın kollektif aptallığıdır, hayvani duygularıdır. Aptallık bazen komik görünür, "memleketimden insan manzaraları" der güler dalga geçeriz. Ne eğlenceli, mineli minikli sürprizli duygulu memlekette yaşıyoruz diye seviniriz. Duygularımızla yaşıyoruz diye övünür, yaşadığımızı hissederiz. Ne sıkıcı olurdu medeni bir İskandinav ülkesinde yaşamak!

Ama bu aptallık bazen vahşet olur, bize nefes aldırmaz. Ne kadar suya sabuna dokunmasak, işimizde gücümüzde olsak da, günün birinde bir köpeğin saldırısına uğrayabiliriz.

Bu rüzgarın, akıntının karşısında durulması gerektiğini düşünenler, çaresizliğe kapılırlar. Hukukun olmadığı yerde bu aptallık dalgasından korkarlar ve hiç bir şey yapamazlar. Ama bu aptallığa kendilerini kaptırıp, onu yok da sayamazlar. Ya da belki günün birinde kaptırırlar, kimbilir.

Wednesday, June 22, 2011

Satisfaction!

Following from this post and this one. This is why people can't walk against the wind, swim against the current even when they know that they should do it.

"Intellectual, scientific, and artistic activities belong to the province of Extremistan, where there is a severe concentration of success, with a very small number of winners claiming a large share of the pot. This seems to apply to all professional activities I find nondull and 'interesting' (I am still looking for a single counter-example, a nondull activity that belongs to Mediocristan)...

Acknowledging the role of this concentration of success, and acting accordingly, causes us to be punished twice: we live in a society where the reward mechanism is based on the illusion of the regular; our hormonal reward system also needs tangible and steady results." Black Swan, pg. 85


"You work on a project that does not deliver immediate or steady results; all the while, people around you work on projects that do. You are in trouble. Such is the lot of scientists, artists, and researchers lost in society rather than living in an insulated community or an artist colony." pg. 86


"Our intuitions are not cut out for nonlinearities. Consider our life in a primitive environment where process and result are closely connected. You are thirsty; drinking brings you adequate satisfaction. Or even in a not-so-primitive environment, when you engage in building, say, a bridge or a stone house, more work will lead to more apparent results, so your mood is propped by visible continuous feedback." pg. 87

"Researchers spent some time dealing with this notion of gratification; neurology has been enlightening us about the tension between the notions of immediate rewards and delayed ones. Would you like a massage today, or two next week? Well, the news is that the logical part of our mind, that 'higher' one, which distinguishes us from animals, can override our animal instinct, which asks for immediate rewards. So we are a little better than animals, after all-but perhaps not by much. And not all of the time." sf. 88


"It may be a banality that we need others for many things, but we need them far more than we realize, particularly for dignity and respect. Indeed, we have very few historical records of people who have achieved anything extraordinary without such peer validation-but we have the freedom to choose our peers. If we look at the history of ideas, we see schools of thought occasionally forming, producing unusual work unpopular outside the school. You hear about the Stoics, the Academic Skeptics, the Cynics, the Pyrrhonian Skeptics, the Essenes, the Surrealists, the Dadaists, the anarchists, the hippies, the fundamentalists. A school allows someone with unusual ideas with the remote possibility of a payoff to find company and create a microcosm insulated from others. The members of the group can be ostracized together-which is better than being ostracized alone." sf. 94

Saturday, June 18, 2011

Ateş topu

Geçen gün televizyonda Brahms'ın 3. senfonisini duyduk. Annem Ingrid Bergman'ın Aimez-vous Brahms? filmini hatırladı, sonra Abbas Kiarostami'nin Juliette Binoche'lu filmi Aslı Gibidir'i hatırladık ve bir kadın ve bir erkeğin mutlu bir gün boyu güzel bir şehirde dolaşıp sohbet ettiği A Brief Encounter ve Before Sunrise'ı. Annem "insanların henüz birbirinin sorumluluğunu almadığı" o devrenin ne kadar güzel olduğunu söyledi. Bense elimde bir ateş topu gibi gezdirdiğim hayatımın sorumluluğunu birine atmaya ne kadar hazır olduğumu farkettim. Halbuki beş yıl önce, bu blogu yazmaya ilk başladığımda farkındaydım insanın bunu yapmaması gerektiğinin. İnanmazsanız buyrun okuyun. Aynen şöyle yazmışım:

"Özgürlük, insanın kendi mutluluğunun sorumluluğunu taşıyabilmesiyle başlar. Pek çok insan sırf bu sorumluluğu taşımaktan korktuğu için özgürlüğünü erteler. Özgürlüğün yükünü hafifletebilmek için başka insanların ya da koşulların onlar yerine karar vermesine izin verirler. Eğer sonuçta mutsuz olurlarsa o başka insanları, koşulları, kaderi, kartları suçlarlar. Ama aslında özgürlüğünü birine terketmek, insanın kendi kararıdır. Herkesin hayatı kendi sorumluluğundadır. Benimki de..."

Mesele sadece insanın kendi mutluluğunun sorumluluğunu taşıyabilmesi de değil. Mutluluğun kendisi de bir ateş topu; onu taşıyabilmek de ayrı mesele. Bir yandan bize verilen bu hediyeyi kaybetme korkusu, bir yandan bizim kadar şanslı olmayanlara karşı duyduğumuz vicdan azabı rahat vermez. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur romanında şöyle der:

"Mümtaz, Nuran'ı her eve bırakışında bunu sonuncu zannederek korkardı. Ona göre ruhun en az tahammül edeceği şey saadettir. Istırabın içinden geçeriz. Tıpkı çalılık, taşlık bir yolda yürür, bir bataklıktan kurtulmağa çalışır gibi ondan sıyrılmaya çalışırız. Fakat saadeti bir yük gibi taşırız ve bir gün farkında olmadan yolun bir ucunda, bir köşeye bırakıveririz." (sf. 209)
Sınıf atlamak

Sergi, mağaza açılışlarının çok olduğu bir mahallede oturuyorum. Kaldırımlardan küçük, şık kalabalıklar eksik olmuyor, bazen ben de açılış davetiyelerini binanın girişinde ya da dairemde buluyorum. Bazen benim de tanıyabileceğim kadar ünlü insanlar görüyorum, bazen hangi açılışa kimin geldiğini dergilerden ya da televizyondan öğreniyorum. Ama bir açılışa gidip de insanlarla tanışmaktan korkuyorum. Yazar Elif Batuman Vogue'daki röportajında Nişantaşı'ndan korktuğunu söylemiş.

Skylife Haziran sayısına Alain de Botton'un sınıf atlamak üzerine yazdığı bir yazıyı koymuş. Diyor ki, zengin ve güçlü insanlarla tanışıp arkadaş olma çabasında bir kötülük yok, ama onların zengin ve güçlü olmayan insanlardan daha değerli olduğunu düşünüyorsanız kafanız pek çalışmıyor olabilir.

Bir yola giriyorsunuz ve o yolda tanıştığınız insanlar, o yolda daha hızlı ilerlemenizi sağlıyor. Size aklınıza gelmeyecek fikirler, duymayacağınız haberler veriyorlar. Sizi bilmediğiniz yerlere götürüyor, dikkat etmediğiniz şeyleri gösteriyorlar. Sizi iyi veya kötü kendi tanıdıklarına anlatıyorlar, sizi tanıştırıyorlar, size referans oluyorlar. Her arkadaşınız, kendinizi aşmanıza ön ayak oluyor.

Başka yollarda hiç tanışmadıklarınızla, hiç tanışamıyorsunuz ve bütün bunlardan mahrum kalıyorsunuz. O yüzden yarı yolda yol değiştirmek çok zor oluyor.

Kimlere göz koyduğunuz, hangi yolda olmak istediğinizle ilgili aslında. Ben isterdim ki, takip ettiğim gazeteci ve yazarlarla arkadaş, denk olayım. Ama bütün bunlar çaba gerektirir, her grubun bir raconu vardır. Belki günün birinde öyle şeyler yazarım ki, o da olur.

Monday, June 06, 2011

Kötülük

Yine yaz geldi ve ben kötülük üzerine düşünmeye başladım. Şöyle bir şey gördüm Suç ve Ceza'da:

"Öyle ya, bazı belirtilerden kendisinin de anladığı gibi, nikahtan sonra, ilk zamanlarda bile, Dunya ile oturması olanaksızmış. İyi yürekli adam herhangi bir biçimde bunu ona sezdirmiş olsa gerek. Ama anneciğim inanmak istemiyor buna, 'ben kabul etmeyeceğim' diyor. Öyleyse kime güveniyor? Afanasiy İvanoviç'e kırdırdığı yüz yirmi ruble emekli yıllığından geri kalanına mı? Kışlık atkı örmekten, eldiven dikmekten gözlerini harap etti zavallı. Yüz yirmi ruble yıllığına bu atkı örme işi de yılda ancak yirmi ruble ekliyor, biliyorum. Buradan şu anlaşılıyor, gene de Bay Lujin'in soyluluğuna güveniyor. 'Sanırım kendi önerecek, rica edecek.' Çok beklersin! Schiller'in güzel insanlarında hep böyledir: Son ana dek yüceltirler insanı, son dakikaya dek her şeyi iyiye yorarlar, asla kötülük beklemezler; madalyonun öteki yanını sezinler gibi olsalar bile, söylenmesi gereken sözcüğü kesinlikle söylemezler. Kötüyü düşünmek bile yılgınlığa düşürür onları. Ellerini kollarını sallayarak gerçeği uzaklaştırmaya çalışırlar. Ta ki, yücelttikleri insan burunlarını kırana dek..." sayfa 57.

Saturday, June 04, 2011

Victims of The City

Edwin Heathcote of the FT wrote an article called Liveable vs. Lovable on 6 May. Had he not announced Istanbul as the most lovable city in a later article ('Liveable, lovable and lauded'), the Turks on Facebook, and hence I, would have never become aware of his existence to start with.

Heathcote makes the point that cities like Vancouver, Copenhagen and Munich, which top the lists of "most liveable cities," are not nearly as dynamic and attractive as the likes of London, New York and Istanbul. Heathcote says that these cities are not bounded by their "beauty;" their ugliness and chaos gives them the space to constantly transform themselves. People from different ethnic and social backgrounds co-exist and interact within the realms of the city. At one point he quotes Descartes, who, "writing about 17th century Amsterdam, said that a great city should be the 'inventory of the possible.'"

So far, so good. And Heatcote is probably right that Munich or Paris are not as liveable for immigrants as they are for their bourgeoise residents. I agree that the criteria of the "most liveable" indices are too rational and too based on middle-class values of safety, beauty, comfort and predictability. They don't take into account the joy, pain and possibilities that make a city alive. A city is attractive so far as it is unpredictable and chaotic enough to allow for chance encounters with Nassim Taleb's "good black swans." Of course, the overwhelming majority of the city's residents won't make that jump on the social ladder, but the possibility and the stories of those who made it are always there.

This sounds familiar, somehow. The minute possibility of making it big.

But then Heathcote makes some awe-inspiring remarks, that show how little sympathy he has for those who lose out:


"Whether in New York's SoHo, Chelsea or Brooklyn, in Berlin's Mitte or London's Shoreditch, Hoxton and now Peckham, it is at these moments of radical change that cities begin to show potential for real transformation of lives, or for the creation of new ideas, culture, cuisine and wealth. Once gentrification has occurred, bohemians may whinge about being priced out, as they always have done but, in a big enough city they are able to move on and find the next spot."

"Yet it is proven again and again that the biggest cities are in fact the greenest. Their density, the close proximity in which people live and the minimal amount of land they occupy - compared with largely suburban Vancouver, for example, makes for a far smaller carbon footprint. Mumbai is probably the greenest big city there is - slums like the million-strong Dharavi use minimal land, energy and water. And, of course, without wishing to patronize, it is undeniable that there are happy people living surrounded by their families in Brazil's favelas and millions living lives of drudgery and lonely despair beneath northern Europe's leaden skies."

Then I suggest Mr. Heathcote move his family to Brazil's favelas, or even better, to Dharavi, where he and his family can minimize their carbon footprint?

Post-modern thinking gave a big excuse to capitalists all over the world: That we don't have to feel bad for people stricken with poverty, because those people perceive the world differently; they may even be happy within the bounds of their small worlds! Amartya Sen, on the other hand, warns against subjective accounts of happiness. "The indigent peasant who manages to build some cheer in his life should not be taken as nonpoor on grounds of his mental accomplishment."

Sen talks of empirical studies in post-famine Bengal in 1944, where widowers complained of their "indifferent health" but widows made no issue of it. Whether one feels happy and content depends on one's dreams and expectations from the world. People find ways to cope with difficulties. But this does not mean that they don't deserve better lives and chances to do bigger things (and clean water and sewage systems and public transportation, for that matter.)

I shouldn't leave you without a few comments on Istanbul, the most liveable and loveable city according to Heathcote and his readers. The Turkish government gives their gentrification projects the name "city transformation project," a name Heathcote would surely approve. On one hand, "happy bohemians" are pulled out of their neighborhoods and placed into new social buildings in the outskirts of the city. Those who try to preserve their homes and lifestyles raid the art galleries that have just been opened by the "urban sophisticates."

On the other hand, new office buildings and "residences" spring up everywhere, soaking up the capital surplus that has accumulated legally or illegally. Every other TV ad is trying to sell a real estate project. Developers take pride in "selling what's real" and "being in the business for ten years." The creative destruction of the "built environment," in David Harvey's words, is one of the most convenient ways to burn money. Banks lend to both project developers and buyers. To me, all this sounds frighteningly like the real estate bubbles in the U.S. and in Spain.

If you are an "urban sophisticate," who has the money but who is bored of the middle class values and ways of life, you would surely want some variety and dynamism around you. So that you could enjoy new ideas, culture and cuisine. But those people are not there to inspire and amuse you. Their purpose in life is not to create the most exciting city for you. A deeper analysis than airy ramblings about the beauty and possibilities of chaos would have been welcome.

Saturday, May 28, 2011

"...birden bana bütün alem, kapıları hep birbirine açılan sayısız odalı bir saraymış gibi geldi. Bir odadan diğerine hatırlayarak ve hayal ederek geçebiliyorduk ancak, ama çoğumuz tembellikten bunları çok az yapıp hep aynı odada kalıyorduk.” Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı, sayfa 464

Odalar

Maida Vale'e ilk taşındığımızda emlakçının (ve eski erkek arkadaşına yakın oturmak isteyen ev arkadaşımızın) oyununa gelip asıl taşınmak istediğimiz ev boşalana kadar berbat bir evde kalmıştık. O evde geçirdiğimiz bir buçuk-iki ayı gene de mutlu hatırlıyorum. Eve Internet telefon falan bağlatmadığımızdan yakındaki Starbucks'tan bir wireless hesabı almıştık, haftasonları sırayla gidip kullanıyorduk. Sabah erkenden kalkmaya çalışıyordum, hele aklımda yazacak bir şey varsa. Maida Vale'e sonbahar çok güzel geliyordu. Hava çok güzel serinliyordu, günler kısalıyordu, yeni iş kıyafetlerimi giyip işe gidiyordum. Kırmızı apartmanlar, sararan ağaçlar, metrodan çıkınca çarpan sessizlik. Uğultuya alışınca sessizlik duyulabilen bir şey oluyordu.

Şu anda oturduğum ev çok küçük olduğu için çabucak kendimi dışarı atmak istiyorum; bugün Cafe Nero'ya giderim diye plan yapmıştım hafta içinde. Ama önce ofise gitmek gerekti ve ofiste geçirdiğim bir kaç saat o kadar canımı sıktı ki Cafe Nero'ya vardığımda içimde hiç şevk kalmamıştı. Cafe tıklım tıklımdı, tanıdıklar vardı, üstelik blogspot açılmıyordu.

Neyse demek ki Maida Vale günlerini yeniden yaşamak mümkün değil. Geçen sefer benim oralarda yaşadıklarımın burda hiç kıymeti yok yazmıştım ya. Düşündüm de, kimse bilmese, merak etmese, ben anlatamasam, belki de şu anda oralarda öğrendiklerimin, yaşadıklarımın hakkını verecek şeyler yapmasam, yaşamasam bile Washington'da, Münih'te, Londra'da geçen günler çok kıymetli. Onlar benim şehirlerim. Onları düşününce içimi bir ferahlık kaplıyor; bir süreliğine bile oralara gitmek isteyenleri çok iyi anlıyorum. Hele şu seçim öncesinde, Özgür Mumcu'nun şu yazısında çok zekice tarif ettiği aptallık çevremizi sarmış, nefes aldırmıyorken. Aptal yerine koyanlar ve koyulanlar dalga dalga üzerimize geliyorken.

Elitistim, evet. "Kendi iyiliği için" toplumu zararlı neşriyattan korumaya çalıştıklarını iddia edenler ve bunlara hak verenler hala birilerine elitist diyebiliyorlarsa, elitistim ben de. Başbakanın konuşmasında pankart açan öğrencileri, araştırmacı gazetecileri aylarca, yıllarca hapiste tutanlar demokratsa, bizim gibiler de ancak darbeci, Ergenekoncu olabilir. Hatta Silivri-Kandil hattında bir komplo kurulmuş olabilir ve YGS ile ilgili haber yapanlar da bu komplonun bir parçası olabilir. Çünkü bütün iyilikler hükümetimizden, bütün kötülükler komploculardan gelmektedir. Ama bedelini ödeyeceklerdir elbet "bakanlık listeye eşek koysa seçerim" diyen hakimlerin elinde.

İnsanları büyük, berbat fikirlere kurban etmeyelim, insan hayatı değerlidir diyecek oldu birileri. Bu temenniyi, bu hayali, bu çağrıyı bile kendilerine yontmayı bildiler. "Önce insan!," ne vadilerin önemi var, ne heykellerin, ne yer altından çıkan, ne su altında kalacak olan kap kacağın. Vasatlık imparatorluğunda güzel olan, anlamlı olan, insanın hayatına anlam katan hiç bir şeyin önemi yok.

Aslında düşünecek olursak dünyanın her yerinde birileri birilerini aptal yerine koyuyor, haksızlıklar yapılıyor. Koskoca ülkeler işgal ediliyor, başka ülkelere işkence kampları kuruluyor. Sarah Palin gibiler aday oluyor, kürtajdan falan bahsediyor, göçmenler hedef alınıyor. Bankalar kurtarılıp üniversitelerin fonları kesiliyor, BBC Türkçe kapatılıyor. Ucuza krediler verilip sonra borçlular sorumsuzlukla suçlanıyor. Stratejik senaryolar kuruluyor binlerce kilometre uzaktaki insanlar üzerine, onlara zerrece değer vermeden. Belki oralardayken de aklımız burda olduğundan farkına varmıyorduk. Ya da üstümüze alınmıyorduk olanı biteni.

Belki de özlediğim o ülkelerdeki, şehirlerdeki görüş zenginliği, ferahlığı kadar, oralardaki saf, mutlu, meraklı hallerim.

Saturday, May 14, 2011

İki gece önce Joy FM'de çaldığından beri hiç susmadı:

One

I am the biggest hypocrite
I've been undeniably jealous
I have been loud and pretentious
I have been utterly threatened
I've gotten candy for my self-interest
The sexy threadmill capitalist
Heaven forbid I be criticized
Heaven forbid I be ignored

I have abused my power forgive me
You mean we actually are all one
one one one one one one one
I've been out of reach and separatist
heaven forbid average (whatever average means)
I have compensated for my
days of powerlessness

I have abused my so-called power forgive me
you mean we actually are all one
one one one one one one one one

did you just call her amazing?
surely we both can't be amazing!
and give up my hard earned status
as fabulous freak of nature?

I have abused my power forgive me
you mean we actually are all one
one one one one one one one one
always looked good on paper
sounded good in theory

Glen Ballard, Alanis Morissette