Thursday, April 12, 2012

Fragments

"As a paradigm of the modern self, the set of different-coloured notebooks belonging to the writer (and divorcee, and single parent) Anna Wulf continues to serve the novel's themes of compartmentalisation and breakdown half a century on. These notebooks represent the strain to personality of unintegrated consciousness, and it remains as characteristic of (female) experience now as then that what Lessing calls the existence of "false dichotomies and divisions" – the self as fragmentary and compartmentalised and thus as potentially dishonest in and of itself – damages individuality and its status in culture. The artificial-personal supplants the universal-personal; truth becomes intermittent and fractured, calling for madness, breakdown and disintegration of personality in order for division and falsehood to be swept away. The different notebooks can no longer be written in: only the book of synthesis, the golden notebook, has a future. This compelling idea, so classical in its interpretations of violence and change, continues to offer a valid way of thinking about who we are and why," Rachel Cusk, Doris Lessing's Golden Notebook, 50 Years On, The Guardian, 6 April 2012.

"What is meant by authenticity is that in acting, one should act as oneself, not as One acts or as one's genes or any other essence require. The authentic act is one that is in accordance with one's freedom. Of course, as a condition of freedom is facticity, this includes one's facticity, but not to the degree that this facticity can in any way determine one's choices (in the sense that one could then blame one's background for making the choice one made). The role of facticity in relation to authenticity involves letting one's actual values come into play when one makes a choice (instead of, like Kierkegaard's Aesthete, "choosing" randomly), so that one also takes responsibility for the act instead of choosing either-or without allowing the options to have different values," Wikipedia entry on Existentialism, accessed 09.04.2012.

"In Level IV the person takes full control of his or her development. The involuntary spontaneous development of Level III is replaced by a deliberate, conscious and self-directed review of life from the multilevel perspective. This level marks the real emergence of the third factor, described by Dąbrowski as an autonomous factor "of conscious choice (valuation) by which one affirms or rejects certain qualities in oneself and in one's environment". The person consciously reviews his or her existing belief system and tries to replace lower, automatic views and reactions with carefully thought out, examined and chosen ideals. These new values will increasingly be reflected in the person's behavior. Behavior becomes less reactive, less automatic and more deliberate as behavioral choices fall under the influence of the person's higher, chosen ideals," Wikipedia entry on Positive Disintegration, accessed 09.04.2012.


Who am I? If my life was a deck of cards, not one card would match another one.
I am aware of all the unfairness and inequality of opportunity, but still value hard work, determination and merit above all else as if people are in fact responsible for their achievements (or the lack thereof.) I am aware of all the unfairness and inequality of opportunity, but I increasingly despise (yes, this is the right word) the ignorant, blindly conservative, selfish and irresponsible people in this country. Maybe I am a leftist elitist!

I like financial security, nice clothes, chic neighborhoods and bohemian neighborhoods, nice flats in renovated buildings, good food from all cuisines and terrace bars, art exhibitions and concerts and good movies, novels and reference books on bookshelves and traveling and successful men, when at the same time I look down on the old rich, the new rich and hipsters for their consumerism and oblivion. I like my colleagues because they are hard working, smart and down-to-earth people, and I want to form life-long friendships with them, but I also don't want to lose anything that makes me different. I am not entirely committed to my job and company because I have other ambitions, but I also feel proud of our good work and instinctively scared of being unsuccessful and losing my "standing" when in fact it should not have much value given that I didn't want to be in the corporate world to start with. I wrote short stories for my creative writing class but haven't written anything since the class is over - my new "hobby" is journalism (yet again.) I have always wanted a committed, loving relationship, and I always thought such a relationship should require no management, but I'm finally realizing this is not the case after several blunders. I thought children took a woman's life from her, but now I want children. I'm certainly not religious and not even sure whether I'm a believer at all, but I believe in astrology, even as I realize based on my observations of cab drivers that every race, occupation and sign has smart and stupid, good and bad people. I like Mad Men and Turkish soap operas (though not as much as before, thankfully). I have donated blood, but I'm afraid of becoming a bone marrow donor. I'm bragging and I'm complaining.

I came to İstanbul to start a new life and ended up leading a very familiar one.

The list could go on forever like an Alanis Morissette song. And some people are speaking of the importance of being sincere. At any given moment I am the totality of all these contradictions, and I think everybody is, no matter how hard we try to look over or rationalize them. And although I like to think that I stick to my word, I do change my mind over time. If being sincere means faithfulness to any one of these fragments for any one moment in time, I'm sure it has its value. But it does not amount to much.

Sunday, February 19, 2012

Souvenirs

We were to keep each other as souvenirs,
To remind each other of a past long gone
To carry each other to everywhere we went

Every now and then when I think of the past
I wish you were here to understand me, but
You would have had to be a better person for that.

Wednesday, January 25, 2012

Pınar'ın günü

Pınar sabah saat altıda alarmlı radyonun çalmasıyla uyandı. Neşeli ama ona o anda çok sinir bozucu gelen bir şarkı çalıyordu. Hava karanlıktı. On aylık kızı gece boyunca birkaç defa uyanmıştı. Pınar doğrulup radyoyu susturdu, öbür yana dönerken hafifçe homurdanan kocasının yanından kalktı. Ortalık soğuktu. Yatak odasındaki küçük tek kişilik koltuğun üzerinde bıraktığı uzun hırkasını giydi. Koridorun ışığını yakıp mutfağa gitti, kombiyi açtı, çay suyunu koydu. Geçerken bebeğin odasına baktı, ses seda yoktu. Çabucak tuvalete girdi, banyodan çıkarken bebeğin ağlamaya başladığını duydu. Akşamları işten dönüp onu kucağına aldığında sürekli bilgisayar başında, zihninin içinde çalışan insanların bazen yaşadığı gibi, birden somut gerçeklikle karşılaşmanın verdiği şaşkınlıkla sarsılır, bu anı mümkün kılan mutlu olaylar zincirini zevkle düşünürdü. Ama sabahları buna vakit yoktu. Bebeğini kucağına alıp emzirdi, emzirirken o gün ofiste yapması gerekenleri düşündü. Bir sürü ufak tefek, hangi bitmeyen projenin parçası olduğunu unuttuğu için angarya haline gelen işi zihninde bir önem sırasına koydu. Bebeğin altını değiştirdi. Kucağına alıp biraz pışpışladı, yine uyuklamaya başladığını görünce yatırıp mutfağa döndü. Kaya’nın kalkıp banyoya girdiğini duydu. Bir önceki gece izlediği dizide olup bitenleri düşünerek çayı demledi, kahvaltılıkları çıkardı, peynir kesti, domateslerle biberleri doğradı. Bir silah patlamıştı ama esas kız ölmüş olamazdı. Bunu bildiği halde içinde bir sıkıntı duydu. Ekmekleri kızartırken kocası geldi, sessizce yanağından öptü, masaya oturdu. Gözü dalmıştı, uyukluyordu. Pınar masayı kurarken sevgiyle baktı ona. “Televizyonu açayım mı?”
“Aç istersen.”
Kahvaltılarını ederken televizyondaki borsacıları izlediler. Sarışın genç bir kadın canlı ama tekdüze bir ses tonuyla konuşuyor, programın sunucusu adam dalgın bilgisayarına bakıyor, ekranda grafikler beliriyordu. Avrupa Merkez Bankası’nın, FED’in kararlarından, açıklanan ve açıklanacak endekslerden bahsediyorlardı. Pınar kafasını verdiğinde olanı biteni anlıyordu, vermesi gerektiğini de hissediyordu, ama sınav biter bitmez her şeyi unutan öğrenciler gibi finans konularıyla pek ilgilenmiyordu. Kaya koluyla gözlerini ovuşturdu.
“Haftaya böyle başlamak ne kötü,” dedi.
Pınar bir şey söylemedi. Eskiden olsa bozulacağı lafları duymazdan gelmeyi öğrenmişti, bunlara anlam yüklemek yersizdi. Çayını içip masadan kalktı. “Sen hazırlan, ben toplarım,” dedi Kaya.
“Nesrin de toplar,” dedi Pınar, mutfaktan çıktı.
Hızla duş aldı, yüzünü, vücudunu kremledi. Kaşlarının etrafında çıkan bir kaç tüyü cımbızla aldı. Evde geçirdiği aylardan sonra bu hazırlanma rituelinin kıymetini daha çok bilir olmuştu. Eskiden ağır ağır yaptığı işleri artık çabucak yapabiliyor, bir işi yaparken bir sonraki işi kafasında planlayabiliyordu. Saçını kuruttu, gözlerini, yanaklarını, dudaklarını boyadı, bunları yaparken ne giyeceğine karar verdi: Siyah kalem etek, kurdeleli kırmızı bluz, gri ceket. Parfümünü sürdü. Yatak odasına girdiğinde Kaya’yı hazırlanmış buldu, hatta yatağı da toplamış, ucuna oturmuş çoraplarını giyiyordu. Kapı çalındı, Kaya bakmaya gitti. Pınar giyindi. En zoru naylon çoraplardı, naylon çoraplar olmasa insan çok daha hızlı hazırlanabilirdi. Saatini, küçük pırlanta küpelerini taktı.
Nesrin çoktan bebeğin odasındaydı, bebeği kucağına almış seviyordu.
“Hoşgeldin Nesrin. Nasıl geçti haftasonu?”
“Güzeldi Pınar Hanım. Çocukları dolaştırdık biraz, iyi oldu.”
Nesrin’in çocuklarına annesi bakıyordu.
“Hiç uyutmadı bizi akşam,” dedi Pınar. “Fazla uyumasın, n’olur. Yemekle falan uğraşma sen, ben gelince yaparım.”
“Tamam Pınar Hanım, merak etme sen. Hayırlı işler sana.”
Pınar, eğilip Nesrin’in kucağındaki bebeğini öptü, Nesrin’e baktı. “Sağol, kolay gelsin sana da.”
Kaya paltosunu giymiş, kapının önünde Pınar’ı bekliyordu. Pınar mutfaktan yana bir bakış atıp masanın toplanmış olduğunu gördü. Kocasına gülümsedi. Uzun siyah mantosunu, topuklu çizmelerini giydi, atkısını, evrak çantasını aldı. Güzeldi, kendini güzel hissetmek, yakışıklı kocasıyla evden çıkıyor olmak güzeldi. Asansörle aşağı indiler. Karanlık holden geçip gri, kirli apartman blokları arasındaki gri sokağa çıktılar. Sanki sokaktaki tek ışık biraz ilerdeki inşaattan sokağa sıçrayan kıvılcımlardı; bir işçi sabahın bu saatinde kaynak yapıyordu. Birkaç yüz metre yürüyüp büyük bir apartman bloğunun altındaki otoparktan Kaya’nın arabasını aldılar.
Köprüde trafik tıkalıydı mutlaka, araçlar büyük bir sel kütlesi gibi ağır ağır akıyorlardı. Kaya radyoyu açtı.
“Tutuklu gazeteciler Adil Tekin ile Selim Paksoy’un 16. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaları bugün Çağlayan Adliyesi’nde görülecek. Tekin ile Paksoy EKPZ örgütünün propagandasını yaptıkları iddiasıyla geçen Mart ayında tutuklanmışlardı...”
Kaya kanalı değiştirdi, yabancı pop şarkıları çalan bir kanalın Amerikan aksanıyla konuşan DJ’inin sesi duyuldu. Adam Türkiye’ye bir reklam çekimi için gelmiş olan manken Lara Taylor’dan bahsediyordu.
“Tutuklandıklarında Ece yeni doğmuştu,” dedi Pınar. “On aydır içerdeler.”
“Kolay kolay çıkarmazlar onları.”
Şimdi programa işine gitmekte olan bir kadın bağlanmıştı. Erkeklerin Lara Taylor’un nesini beğendiklerini anlayamadığını söylüyordu. Bir defa kadının salak bir hali vardı. Bunun üzerine DJ görmüş geçirmiş bir edayla kadınlarla erkeklerin kadınlar konusundaki zevklerinin ne kadar farklı olduğunu anlatmaya başladı.
“Adamlar EKPZ hakkında araştırma yapıyorlardı, şimdi EKPZ’den yargılanıyorlar,” dedi Pınar. “Artık kimseden korkuları kalmadı, her şeyi göstere göstere yapıyorlar. Sanki kasten saçmalıyorlar ki bir şeylerin farkında olan, düşünen insanlar iyice korksunlar. Nasıl karşısında duracağız bilemiyorum.”
“Karşısında durmak gibi bir mecburiyetimiz yok.”
“Var çünkü haksızlık olduğunu görüyoruz.”
“Pınar sürekli aynı şeyleri konuşuyoruz. Başka sorumluluklarımız var.”
“Benim demeye çalıştığım da o zaten.”
Pınar başını tekrar pencereden yana çevirdi ama manzarayı görmüyordu. Birden yandaki minibüsün şoförüyle göz göze gelince önüne döndü.
“Sen bir şeylerin karşısında durmayı bırak,” diye söylendi Kaya, “ayakta durabilelim de.”
Kaya radyonun sesini açtı. Ucuz bir hip hop şarkısı arabayı doldurdu. Köprüden geçiyorlardı, trafik biraz rahatlamıştı. Kaya ne zaman sinirlense yaptığı gibi sık sık şerit değiştirmeye, önündeki arabaları sıkıştırmaya başladı. Pınar kollarını kavuşturmuş, sinirden dudaklarını yiyordu şimdi. Çalıştığı binanın önüne gelinceye kadar bir daha konuşmadılar.
“Öğleden sonra karşıda müşteriye gideceğim,” dedi Kaya. “Ordan eve geçerim.”
“Tamam.”
Pınar arabadan indi, yüzlerinde hoşnutsuz, acı ifadelerle sigara içenlerin arasından binaya girdi. Aklına Twitter’da okuduğu o laf geldi: Acılık, nereden geldiğini unutmuş öfkeden başka bir şey değildi. Güvenlikten geçti, onuncu kattaki odasına çıktı. Bina hamam gibi ısıtılmıştı, hemen mantosuyla ceketini çıkarıp astı, pencereyi araladı. Pencereden binanın etrafındaki yollar, yüksekli alçaklı binalar ve inşaatlar, reklam panoları görünüyordu. Hayat akıyordu ve bu akışın karşısında durmak çok zordu. Oda arkadaşı henüz gelmemişti. Bilgisayarını açtı, önce kişisel E-maillerine ve üyesi olduğu bilumum sosyal paylaşım sitelerine baktı. Bunlar gün boyu açık kalacak, sık sık kontrol edileceklerdi. Susamıştı, gidip sürahisine su doldurdu. Döndüğünde Duygu’nun gelmiş olduğunu gördü, gülümsedi.
“Naptınız haftasonu?,” diye sordu Duygu. Bir yandan da büyük bir şevkle elindeki meyveli yoğurdu yiyordu.
“Napalım, evdeydik. Ece’yle oynadık bol bol, biraz evi toparladık.”
“Napıyor cadı?”
“Bi yerlere tutunup kendini yukarı çekmeye çalışıyor ama daha dizlerini bükemiyor çok komik,” Pınar’la Duygu kıkırdadılar. “Sen naptın?”
“Spa promosyonu almıştım biliyorsun Kumpanya’dan. Cumartesi günü spaya gittim Nişantaşı’nda. Ya bir iyi geldi ki sorma. Bak cildimde bir değişiklik var mı?”
Pınar bir şey göremedi ama uydurdu: “Evet tazelenmişsin sanki, bir parıltı var.”
“Bana da öyle geliyor. Sonra dün Ekin’le Rumeli Kavağı’na gidip balık yedik. Çok güzeldi.”
Pınar gülümseyerek aşık arkadaşına baktı, o ilk günleri özledi. Doğanın insana bir oyunuydu bütün bunlar, bir bakmışsın büyük sorumlulukların altına girmişsin. Telefon çaldı, Pınar’ın içi buruldu. Arayan patronu Erkan Bey’di. Çok nadir doğrudan arardı.
“Buyrun Erkan Bey.”
“Pınar, müşteriden bir soru geldi, akaryakıt istasyonlarının kontrolü ile ilgili. Yeni bir model kurmak istiyorlar. Bir sunum hazırlamışlar, şimdi sana onu göndereceğim, mevzuat açısından sakınca var mı diye bakacaksın. Öğleden sonra üçte toplantıya gideceğim, o zamana kadar sonuçlandıralım bu konuyu.”
“Tamam Erkan Bey, öğlene kadar dönmüş olurum size.”
Pınar bu sabah yapmayı planladığı angarya işleri biraz daha erteleyebileceğine sevindi. Araştırmasını, düşünmesini gerektiren sorular hoşuna gidiyor, ona bulmaca gibi geliyordu. Kendini bir kaptırdığında böyle soruların cevabını en iyi o bulabilirdi, asla vazgeçmezdi. Plaza çalışanlarına acıyanlara birisi analitik işlerin zevklerinden bahsetmeliydi. Gerçi bir yandan da kendini tenis topunun peşinden koşturan bir köpek yavrusu gibi hissediyordu. Hayatın akışına bir katkıydı işte bu da. Bu iş, sorulan sorular, verilen görüşler, bu görüşler doğrultusunda yapılan işler, hatta evliliği ve Ece bile.
İyi bir öğrenci gibi mevzuatı okudu, son değişikliklerle ne yapılmaya çalışıldığını öğrenmek için tanıdığı bir bürokratla konuştu, hedeflenen tam da müşterinin kurmak istediği yapıydı. Erkan Bey için bir yazı hazırladı, sekreteri Ayça’yı aradı. Erkan Bey şimdi bir başkasıyla görüşüyordu, müsait olur olmaz Ayça ona haber verecekti. Pınar Ayça’nın telefonunu beklerken Twitter’a baktı. Takip ettiği hemen herkes duruşmadan bahsediyordu. Duruşma salonunun içine girebilmiş olanlar Adil Tekin’in savunmasını cümle cümle yazıyor, diğerleri adliye dışında bir kalabalık oluşturmak için çağrı yapıyorlardı. Hatta artık pek sık görüşmediği, üniversiteden arkadaşı Güneş de oradaydı. Birden Pınar’ın aklına bir fikir geldi: Kendisi de gidebilirdi. Hatta bu fikir bir kere aklına gelmiş olduğuna göre gitmesi şarttı, gitmezse kendi kendine çok fena mahcup olacaktı. Ama nasıl izin alacaktı? Telefon çaldı.
“Pınarcım Erkan Bey öğle yemeğine çıktı,” dedi Ayça. “Döner dönmez görmek istiyor seni.”
Pınar telefonu kapadı. Duygu kendisine bakıyordu:
“İlhanlar öğle yemeğine Kale’ye gidiyorlarmış. Biz de gidelim mi?”
“Olur,” dedi Pınar. Bilgisayarının ekranını kapadı. Giyindiler, Pınar çantasını aldı, masasının üstünde cep telefonunu aradı. Yoktu. Bu sefer çantasına baktı, bulamadı. Birden hatırladı. Komodinin üstünden almayı unutmuştu.
“Hay yarabbim Allah’ım! Telefonu evde bırakmışım!”
“Akşam Kaya’yla buluşacak mıydınız?”
“Yok, o doğrudan eve gidecek.”
Pınar’la Duygu tıklım tıklım dolu asansörle aşağıya indiler, asansörde babacan bir sekreter Pınar’ın nasıl da hemen kilo verdiğini söyledi. Pınar omzunun üstünden kadını görmeye çalışıp güç bela teşekkür etti. Binanın girişinde arkadaşlarıyla buluştular, biraz yürüyüp Kale lokantasına gittiler. Burası lüks bir esnaf lokantasıydı. Pınar burayı çok severdi, ama şimdi içi kıpır kıpırdı, çeşit çeşit sebze, et yemeklerini görmüyor, kokularını almıyordu. Alışkanlıkla patlıcan musakkayla pilav aldı. İlhan’la Özgür çok geçmeden futbol muhabbetine daldılar. Galatasaray’ın dün geceki maçından, transferlerden, unutulmaz gollerden, şike iddialarından konuştular. Pınar nasıl kendilerini böyle kaptırabildiklerine şaştı. Gerçek, saf bir ilgiydi bu. Duygu da ilgiyle dinliyordu şimdi, hatta arada sırada lafa giriyordu. Ekin için, diye düşündü Pınar.
Peki ya kendisi? Adliyeye gitmeli miydi? Adliyeye gitmesi kimse için bir şeyi değiştirir miydi? Herkes böyle düşünse kimse gitmez, oradakiler yalnız, sahipsiz kalırdı. Hem gidecekse kendisi için gidecekti, kendi iç rahatlığı için. Böyle bir insan olmak istiyordu Pınar. Kendini kendi hayatına kaptırmaktan, hayatının bununla kalmasından korkuyordu. Kafasında bir plan kurdu. Arkadaşlarına baktı, nasıl da her şeyden habersiz, kaygısızca çay içiyorlar, bir bilgi yarışmasındaki kör cahil yarışmacıdan bahsediyorlardı. Kendi masaları gibi en az yirmi masa vardı etraflarında. Bu lokanta gibi yüzlerce lokanta. Bu hesaba göre kendisi gibi özel olduğunu düşünen milyonlarca insan olmalıydı.
“Bugün sende bir şey var. İyi misin?” diye sordu İlhan.
“Baydınız kızı futbol muhabbetinizle,” dedi Duygu.
“İyiyim iyiyim. Ece dün gece hiç uyutmadı da sersem gibiyim o yüzden.”
Ofise döndüklerinde Pınar ne yapacağını planlamıştı. Erkan Bey’in huzuruna çıktı, müşterinin önerdiği yapılanmanın mevzuat açısından neden sakıncalı olmadığını anlattı. Sonra yüzüne endişeli bir hal vererek:
“Erkan Bey, biraz önce kızımın bakıcısı aradı. Ateşi çıkmış, gidip bakabilir miyim?”
Erkan Bey müşterinin planına bir mani çıkmadığına sevinmişti. Bu, kendileri için yeni bir iş anlamına geliyordu. Pınar’ın verdiği yazıdan gözünü ayırmadan:
“Tabii tabii,” dedi. “Gidebilirsin.”
Pınar odasına döndü, Kaya’yı aradı.
“Nerdesin?”
“Yoldayım, toplantıya gidiyorum,” dedi Kaya.
“Kaç gibi evde olursun?”
“Toplantıdan sonra gideceğim işte. En geç beş gibi olurum herhalde. Noldu?”
“Erkan Bey’le Avcılar tarafında bir toplantıya gideceğiz şimdi. İlla sen de gel diye tutturdu. Dönüşte o beni merkezi bir yere bırakır, oradan gelirim. Geç kalırsam dolapta süt var.”
“İyi peki,” dedi Kaya hoşnutsuz bir sesle.
“Haa Kaya... Telefonumu evde bırakmışım canım. Ararsan merak etme.”
“Tam gününü bulmuşsun.”
“Şimdi çıkıyorum, kolay gelsin sana.”
“Sana da,” deyip kapattı Kaya.
Pınar bilgisayarını kapattı, giyindi. Duygu sanki sorar gözlerle bakıyordu ona, onun karşısında bir tiyatro oyunu oynuyormuş gibi sıkıldı.
“Bak şikayet ediyordun Erkan Bey beni müşteri toplantılarına götürmüyor diye.”
“Evet ama bunun da yeri biraz ters kaçtı,” dedi Pınar. “Neyse bekletmeyeyim Erkan Bey’i. Görüşürüz.”
Pınar telaşla çıktı binadan. Bir taksi tuttu. Bir pop şarkısı çalıyordu:
“Ben senin o değişmeyen kaderin
Ay yanıyor baştan aşağı her yerim
Bildiğin o malum günahlara yine girelim, girelim...”
Bu saatte yol açıktı. Arabanın içi sigara kokuyor, taksici bir hızlanıp bir yavaşlıyordu. Pınar’ın midesi kalktı. Keşke daha çok yeseydim diye düşündü. Dikkatini çevredeki binalara, binaların üzerindeki reklamlara, E-5’e bağlanan yollara vermeye çalıştı. Akşam karşıya metrobüsle geçmeye karar verdi. Acaba Güneş’i bulabilecek miydi? Güneş onu görünce ne yapacaktı? Belki de kızın işi başından aşkındı, Pınar’la uğraşacak hali yoktu. Sonra birden adliye binasını gördü. Bina kocaman bir uzay gemisine benziyordu. Ya da kocaman bir balinaya. Ama en çok içi boşalmış bir deniz kabuğuna.
Pınar adliye binasının önündeki meydanda indi. Etrafta televizyon kameraları, muhabirler vardı. İçinde tanıdığı, takip ettiği gazetecilerin, akademisyenlerin de olduğu bir grubun önünde ünlü bir köşe yazarı demeç veriyordu. Pınar grubun açığından geçip biraz ötede sigara içen, ellerindeki cep telefonlarına bakan başka bir gruba sokuldu. Güneş’i kıvırcık kumral saçlarından tanıdı. Güneş de kendisine bakıldığını hissetmiş gibi büyük yeşil gözlerini kaldırdı, Pınar’la göz göze geldiler.
“A a! Pınar?!”
Pınar bir şey demeden gülümsedi, Güneş’in yanına gitti, öpüştüler.
“Ne işin var senin burda?”
“Çağırıp duruyorsunuz ya!”
Gruptakiler şimdi sevecenlikle Pınar’a baktılar.
“Çok iyi yaptın,” dedi Güneş. “Tanıştırayım muhabir arkadaşlar Sinem, Ali, Sinan... Pınar benim okuldan arkadaşım.” Pınar’ın koluna girdi, “Gel seni şu on milyon dolarlık kafeteryaya götürüp bir çay içireyim.”
“Ben sizi işinizden alıkoymayayım?”
“Bekliyoruz biz de hakim ara verdi. Tutuksuz yargılanma taleplerini değerlendireceklermiş. Gel bir çay içelim, sonra yine çıkarız.”
Güneş Pınar’ı geniş koridorlardan geçirip giriş katındaki büyük kafeteryaya götürdü. Çayla Burçak bisküvi aldılar.
“Okuldaymışız gibi!” diye güldü Güneş, çay bardağıyla elini ısıttı.
“Duruşma nasıl gidiyor?”
“Nasıl olsun, bol bol gülüp eğleniyoruz. Bir deli bir kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış. Sahte mail adresinden gelen dosyalar delil kabul ediliyor. Adam kendi genel yayın yönetmeniyle görüşmüş, kaynaklarıyla görüşmüş, hepsi iddianameye girmiş. Kırk klasör dosya var.”
“Hakim ne diyor?”
“Hakimimiz çok babacan, gülüyor bizimle beraber.”
“Sence bırakır mı onları?”
Güneş ciddileşti: “Sanmıyorum. Önce dosyaları okumak zaman alıyor diyecek.” Durdu, Pınar’ın arkasında bir noktaya bakıp bir an düşündü. “Kendimi onların yerine koymaya çalışıyorum bazen. Bu okuduklarını öyle algılayabilir ki, gerçekten suç olarak görür, ortada bir örgüt görür, tehdit görür. Böyle düşününce gerçekten umutsuzluğa kapılıyorum. O zaman diyorum ki yapılabilecek hiçbir şey yok. Ya yanlış yerdeyiz ya yanlış zamandayız.”
“Ya o kafada değilse?”
“O zaman da korkar.”
Pınar bir şey demedi, bisküvilerini çaya batırıp yediler. Güneş gülümseyerek baktı:
“Aman bırakalım bunları… Sen nasılsın? Ece nasıl, kimbilir nasıl büyüdü? Hiç gelemedim arada.”
“İyiler iyiler. Büyüyor galiba. Ben de hep gördüğüm için anlamıyorum ama her hafta yeni bir şey buluyor… Sen nasılsın?”
“Amaaan, uğraşıyoruz işte bunlarla. Yüzlerce sayfa iddianame okuyoruz, duruşmalara geliyoruz. Sonra da gene bir şey yazarken on defa düşünüyoruz, yayın yönetmeniyle papaz oluyoruz. Bu aralar Onur’u bile göremiyorum.”
“Onur nasıl, iyi mi?”
“İyi iyi. Bir karma sergiye hazırlanıyorlar şimdi, Galata’da bir galeride olacak. Açılışı olacağı zaman haber veririm.”
Güneş çayını bitirdi, kalktılar. Pınar’ın gülümsemesi sahteydi şimdi. Güneş sanki övünüyor gibi gelmişti ona, şikayet ederken bile övünüyormuş gibi. Ama belki de böyle hissetmesinin sebebi Güneş’e imrenmesiydi. Ah bunları bir kafaya takmayabilseydi, kimseye imrenmeseydi, kendini kaptırabilseydi…
Dışarıda bir grup öğrenci toplanmış, ellerinde pankartlarla slogan atıyorlardı. Hatta şarkı söyleyenler, halay çekenler bile vardı. Televizyoncular gitmişti, Güneş’in genç muhabir arkadaşları öğrencilerin resimlerini çekiyorlardı. Pınar’ın neşesi yerine geldi. Etraftaki hareketi, öğrencileri, ünlü ve ünsüz gazetecileri izlemeye koyuldu. Güneş oradakiler hakkında hikayeler anlattı. Kim kiminle beraberdi, kim kiminle takılırdı, kim kiminle neden geçinemezdi. Hava iyiden iyiye kararmıştı artık. Birden kapıya doğru bir hareketlenme oldu. Kulaktan kulağa yayılan habere göre hakim sanık avukatlarını huzuruna çağırmıştı, kararını açıklayacaktı. Herkes sessizleşti, on beş dakika boyunca birbirleriyle fısıltıyla konuşup beklediler. Sonra avukatlardan biri gazetecilerin yakınlarıyla birlikte kapıda göründü. “Tahliye yok arkadaşlar!” diye seslendi. “Tahliye yok” sözü bir çakıl taşının suyun üzerinde sekmesi gibi topluluğun üzerinden seke seke Pınar’a kadar geldi. Cep telefonlarının beyaz ışığıyla yüzleri aydınlandı, orada olmayanlara haber verdiler. Bir kaç slogan daha attılar. Sonra yavaş yavaş çözülmeye başladılar. Parça parça koptular, dağıldılar. Pınar’ın şaşkın bakındığını gören Güneş gülümsedi.
“Maalesef bu kadar,” dedi. “Biz gazeteye döneceğiz şimdi. Sen eve mi?”
“Evet, geç olmadan gideyim.”
Güneş’le Pınar “mutlaka görüşmeye” söz vererek metrobüs durağında vedalaştılar.Metrobüs tıklım tıklım doluydu. Pınar oturacak yer bulamadı ama bunu çok dert etmedi. Bir yandan kendine mahcup olmadığı, yapılması gerektiğini düşündüğü şeyi yaptığı için seviniyordu. Ama yorulmuştu. Gün boyunca hissedip düşündüğü her şey tortusunu bırakmıştı sanki, insanın hangi kaygıdan, hangi pişmanlıktan doğduğunu unuttuğu halde kurtulamadığı sıkıntı gibi kötü bir duygu. Ece’yle Kaya’nın yanına döneceği için çok sevindi. Eve gidip güzel bir yemek hazırlayacaktı. Belki tavuk suyuna çorba? Kızıyla oynayacaktı, onu yatırdıktan sonra sıcak bir duş alacaktı. Sonra kimbilir nasıl derin bir uyku...
Anahtarıyla kapıyı açtı. Salondan ışık geliyordu, Pınar çizmelerini çıkardığı gibi salon kapısına gitti, içeriye baktı. Kaya sessizce oturmuş bir kitaba bakıyordu, Ece’yi de halının üzerine oturtmuş, oyuncaklarını çıkarmıştı. Başını kaldırıp Pınar’a baktı ama acayip bir bakıştı bu. Gözlerini yine kitaba indirdi. Pınar bir şey olduğunu anladı. Mantosunu astı, salona gitti. Ece’yi kucağına aldı, Kaya’nın yanına oturdu.
“Ay benim güzel kızım, kocaman olmuş benim kızım,” diye sevdi, öptü kızını.
“Vakitlice bitmiş toplantınız.”
Kaya’ya döndü: “Ne oldu?”
Kaya başını kitaptan kaldırmadan: “Erkan Bey aradı.”
İçi buruldu.
“Ne dedin?”
“Müsait olmadığını söyledim. Yarın konuşuruz o zaman, dedi. Toplantıda kafasına bir şey takılmış.”
Pınar Kaya’ya baktı. Zihinlerinin içinde yaşayan insanların somut ve kendilerinkinden farklı bir gerçeklikle karşılaştıklarında hissettikleri şaşkınlıkla sarsıldı. Böyle durumlarda insan karşısındakinden bir şey istemekten ya da ona bir şey söylemekten vazgeçerdi. Oysa Pınar konuşmak zorundaydı. Ece’yi halının üzerine bıraktı.
“Adliye’ye gittim.”
“Adliyeye?”
“Evet. Gazetecilerin duruşmasına gittim. Güneş de oradaydı.”
“Güneş?”
“Hani üniversiteden arkadaşım, Ece ilk doğduğunda ziyarete gelmişlerdi.”
“Girebildin mi duruşmaya?”
“Hayır, ben gittiğimde ara vermişlerdi.”
“E ne yaptın?”
“Güneş’le kafeteryada oturduk. Sonra dışarıda kararın açıklanmasını bekledik.”
“Karar ne oldu?”
“Tahliye yok.”
Kaya kitabını deri koltuğun üzerine koydu.
“Peki ben sana artık nasıl güveneceğim?”
“Anlamazsın, önem vermezsin diye öyle söyledim.”
“Pınar Allah aşkına haklı değil miyim? Gittin de ne oldu? Ne değişti?”
“İşte bu yüzden,” dedi Pınar. “Ben kendim için gittim. Sana da bir daha gitmeyeceğim diye söz veremem.”
Kaya bir şey demeden odadan çıktı. Holün ışığı yandı. Pınar Kaya’nın paltosunu, ayakkabılarını giydiğini, evin kapısının açıldığını ve çok geçmeden kapandığını duydu. Kapının kapanırken çıkardığı ses sanki evin içinde büyümüş, yankılanmıştı. Kapı kapanmıştı ama Kaya elbette birazdan dönecekti. Bunu bildiği halde içinde bir sıkıntı duydu. Daha önce de Kaya’nın böyle evden çıkıp gittiği olmuştu, gerçi Ece doğduğundan beri ilk kez. Dolaşır, belki bir arkadaşıyla buluşur, yemek yer, dönerdi. Kaya’nın koltuğun üzerinde bıraktığı kitap çarptı gözüne. Milan Kundera’nın Gülüşün ve Unutuşun Kitabı. Daha ilişkilerinin başında kendisi hediye etmişti ona. Ayraçla ayrılmış sayfayı açtı, şu cümleyi okudu: “…Ama bir üçüncüsü, esrarlı, kaygı verici bir sınıf kadın daha vardır. Bunlar, hiçbir şey yapamadığımız, bir şeyler elde etmeyi bilmediğimiz kadınlardır. Hoşumuza giderler, biz de onların hoşuna gideriz, ama aynı zamanda çabucak onları elde edemeyeceğimizi anlarız, çünkü onlara göre sınırın öteki yanında’yızdır.” Kaya’ya karşı, ilişkilerine karşı içinde büyük bir sevgi, acıma yükseldi. Sınırı geçen kendisi değil, oydu aslında. Kendisini bekliyor, çağırıyordu.
Pınar belki bir on dakika kitabı karıştırdı, eskiden okuyup çok sevdiği cümleleri buldu. Sonra kızını kucağına aldı, onunla konuşa konuşa odadan çıktı.

Sunday, December 25, 2011

Sürenin sonu

(Turgut Uyar'ın "Bir İntihar Akşamı Üzerine Söylenti" şiirinden esinlenmiş hikaye.)

Mehmet Galata’daki apartmanın döner merdivenlerinden tırmandı. Basamaklar bazı yerlerde yumuşak bir hamur gibi çökmüş, duvarlar nemden yaprak yaprak soyulmuştu. Rutubetli, gölgeli bir sokaktaki karanlık, eski bir apartmandı burası. Sahanlıktaki sarı ışıklar merdivenleri tam aydınlatmıyor, Mehmet Ayşe’nin en üst kattaki küçük evine çıkamadan sönüyorlardı. Yine öyle oldu, merdiven boşluğu daha üst katlardaki bir pencereden sızan sokak lambasının ışığıyla aydınlandı. Duvara vuran beyaz ışık, atıştıran karın, rüzgarda titreşen dalların gölgeleriyle yer yer soluyordu.
Mehmet Ayşe’nin kapısını çaldı. İçeriden kısık sesle müzik sesi geliyordu, sakin, güzel bir müzik. Mehmet sabırsızlandı; şimdi içerisi sıcak olacaktı, bütün ışıklar yanıyor olacaktı, Ayşe önce sitem edecekti sonra yumuşayacaktı, ışıkları söndürüp sevişeceklerdi, sessizce manzarayı seyredeceklerdi. Lamba yine söndü. Mehmet yakmayıp kapının altından sızan solgun ışığa baktı. Bütün ışıklar yanmıyordu. Tekrar zili çaldı, zil susunca bu sefer de kendi aralarındaki şifreli ritmle kapıyı tıklattı. Alışkın olduğu adım sesleri duyulmuyordu.
Ayşe belki tuvalette ya da duştaydı. Keşke geleceğimi haber verseydim diye düşündü. Ama Ayşe’yi böyle hazırlıksız yakalamayı severdi, düşünmesine fırsat vermemek gerekiyordu. Ayşe karşısında Mehmet’i görüverince şaşırır ama sevinir, biraz surat asıp söylenmeye çalışır ama neye kızdığını, üzüldüğünü bile hatırlayamayıp gülümserdi. Mehmet meşgul adamdı. İşleri vardı, sık sık seyahatlere çıkması gerekiyordu, görüşmesi gereken eşi dostu vardı. Ayşe bunların dışında bir şeydi, evindeki koltuk gibi üzerinde düşünülmesi gerekmeyen, onu hep bekleyen bir şey. Mehmet öyle kalmasını istiyordu, bunun yolunun da Ayşe’ye hep merak ettiğinden daha azını söylemek, istediğinden daha azını vermek olduğuna karar vermişti. Ayşe her görüşmelerinin sonuncusu olabileceğini sansın, sonra onu karşısında görünce kaybedip de bulmuş gibi sevinsin. Mehmet bu sefer arayı açmıştı, ne kadar zaman olduğunu düşündü. Bir ayı geçmişti herhalde.
Bir kaç kez üst üste zili çaldı. İlk defa aklına bir ihtimal geldi: Ayşe’nin yanında birisi olabilir miydi? Kulağını kapıya dayayıp içeriyi dinledi. Ne su sesi, ne de bir fısıldaşma duyabildi. En sonunda Ayşe’yi aramaya karar verdi. Cep telefonunun sentetik melodisi içeride uzun uzun çaldı, açan olmadı.
***
Ayşe bir süre önce Tanzanya’da geçen bir belgesel izlemişti. Bir çitanın sürüsünden ayrı düşmüş hamile bir zürafayı nasıl avladığını görmüştü. Zebraların hepsi aynı zamanda yavrularlarmış ki, yavrulardan bazıları aslanlardan kurtulabilsinler. Ama Zanzibar’daki köle pazarının hikayesi, Ayşe’ye en korkunç av sahnelerinden daha korkunç, acımasız gelmişti.
Ayşe umardı ki zayıflıklarını, şüphelerini, sevgisini insanlardan saklamak zorunda kalmasın. Sürekli güçlü gözükmeye çalışmak, meraklı insanlara resmi açıklamalar hazırlamak onun için çok zordu. İsterdi ki kendisi göstermeye uğraşmadığı halde insanlar onun iyi yönlerini, başardıklarını görsünler, ona kendiliklerinden sevgi, saygı göstersinler. İnsanlar kendilerini değil birbirlerini düşünsünler, birbirlerine nezaket göstersinler. Ama onlar, başkalarının zaafları üzerinden kendilerine güç devşirirlerdi. Hayatları sanki dört dörtlük, tam istedikleri gibi gidiyormuş, hiç bir eksikleri, kusurları yokmuş gibi davranırlar, karşılarındakinden de inanmış gibi yapmasını beklerlerdi. Ayşe bunun böyle olduğunu bilirdi de, yine de başından ipleri sıkı tutmayı beceremez, karşısındaki üste çıktığında ise kontrol edemediği bir hayal kırıklığı ve öfkeye kapılırdı. Kimse onun iyiliğini düşünmeyecek miydi bu dünyada, onun kendilerinin iyiliğini düşünmesine izin vermeyecekler miydi?
Ayşe bütün gün evinde kaldı. Dışarısı soğuktu, yağmur karla karışık yağıyordu. Gökyüzü, boğaz ve yukarıdan baktığı çatılarla tüten bacalar gri bir buğunun altında birleşmiş gibiydiler. Terası sırılsıklamdı, sigara içmeye bile çıkmadı. Dün gece uzun zamandır görmediği arkadaşlarıyla dışarı çıkmıştı, hepsinin yanında sevgilisi, eşi vardı. Çabucak sarhoş oldu. Ona Mehmet’i sordular. Ne diyeceğini, anlatacağını bilemedi. Bir aydır görmediğini, haber almadığını söylediğinde ona acıyarak baktılar. Bu adamın aylardır aynı şeyi yaptığını, kendisinin değerini anlamadığını, artık ondan vazgeçmesi gerektiğini söylediler. Çaresiz hak verdi. Sonra Ayşe’nin sorununun ne olduğunu tartışmaya başladılar. Çok açık sözlü, sabırsız olmaktı belki de. İnsan her şeyi pat diye söylememeli, kendini yavaş yavaş sevdirmeliydi. Böylesi bir çaba Ayşe’ye çok bayağı gözüktü.
Ayşe falında okumuştu halbuki, bu haftasonu çok güzel geçecekti. Ama kuşkusuz herkes için aynı şey geçerli olamazdı. Nasıl kendi burcundan bazı insanlar bu haftasonu ölecekse, söz konusu Mehmet ve kendisi olduğunda iyi falların çıkması mümkün değildi.
Ayşe Tom Waits'in Alice parçasını açtı, salondaki ayaklı lambayı yaktı. Ekmek, eski kaşar ve kırmızı şarap çıkardı, biraz karnını doyurup çokça içti. Acaba Mehmet’in kendisini ciddiye almasını nasıl sağlayabilirdi? Onun müşterisi olsa şu işi şu tarihe kadar istiyorum diyebilirdi, Mehmet de yapmak zorunda kalırdı. Bir müşteri kadar bile mi değeri yoktu? Kendi kendine karar verebilseydi, şu tarihe kadar haber alamazsam, tamam, bitti artık diye. Ondan sonra Mehmet artık ne yapsa kabul etmeseydi. Pek bağlayıcılığı olmayan bir fikirdi bu.
Şarap yüzünden yüzü, elleri yanıyordu şimdi. Pencerelerde kendini, odasını görüyor, hiç beğenmiyordu. Terasa çıkıp bir sigara içmeye karar verdi. Kalın hırkasını, çoraplarının üzerine terliklerini giydi. Kapıyı açar açmaz yüzüne çarpan soğuk hava, tatlı kar kokusu iyi geldi. Kar atıştırmaya devam ediyordu, terasın üstü biraz tutmuştu. Düşmemeye çalışarak yavaş yavaş yürüdü, tırabzana tutunup manzaraya baktı. Gözleri sulandı. Karşı yakanın, tarihi yarımadanın ışıkları aynı gri buğunun içinde titreşiyorlardı. Bir fotoğrafın negatifine bakar gibi karanlık gemilere, beyazlayan çatılara baktı. Bir yerlerde birileri mutlu olmalıydı. Şarkı söyleyenler, sevişenler vardı bir yerlerde. Birilerini sevindirecek mektuplar damgalanıyordu postanelerde. O birileri ne yapıyorlardı şimdi? Sigarasını yaktı, tırabzana dayanıp genzini yakan derin bir nefes çekti.
***
Mehmet şimdi Ayşe’nin kapısına yüklenmişti, ama sıkıca kilitlenmiş kapı aman vermiyordu. Sokağın başından bir siren sesi duyuldu, merdiven boşluğundaki pencereden içeri mavi kırmızı ışıklar girdi. Mehmet döndü, çaresizlik içindeki yüzü aydınlandı. Polis arabası binanın önünde durmuştu. Olanın bitenin Ayşe’yle ilgili olduğunu ve bunun başını ağrıtacağını sezdi. Işığı yakmadan hızla merdivenlerden inmeye başladı.
Bir kat inmişti ki aşağıdaki dairelerden birinin kapısının açıldığını işitti, ışıklar yandı. Birisi büyük demir kapıyı açtı, polisleri içeri aldı. Mehmet duymak ve belki o anda duyulmamak isteyerek durdu. Gece yarısı merdiven boşluğunda erkekler konuştuğunda sesleri hep kocaman, yankılı, boğuk çıkardı. Adam “arka bahçede,” dedi, sesler uzaklaşırken aynı adamın “kötü durumda, ambulans çağırdık” dediğini duydu. Polisler giriş katındaki daireye girmiş olmalıydılar.
Mehmet yavaş, sessiz adımlarla giriş katına kadar indi. Tam o sırada şiddetli bir hava akımıyla dairenin kapısı kapandı. Mehmet istese demir kapıdan çıkıp gidebileceğini düşündü. Bu kadar kolay olurdu bu, buraya bu gece hiç gelmemiş gibi. Ama yapamadı. Uzun uzun dairenin zilini çaldı, kapıya vurdu. En sonunda kapıyı orta yaşlı bir adam açtı, biraz gerisinde polislerden biri duruyordu. Mehmet’in ince bir ter buğusuyla kaplanmış bembeyaz yüzüne soğuk hava çarptı.
“Ayşe’yi görmeye gelmiştim,” dedi.

Tuesday, December 20, 2011

Takıntı

(Yaratıcı Yazarlık Kursu, konusu verilmiş hikaye, 11 Aralık.)

Üzerine siyah uzun bir manto giymiş, siyah güneş gözlükleri takmış genç kadın, karakola girdi. Gözlüklerini çıkardı, gördüğü manzara karşısında somurttu: Devlet binalarına girmek zorunda kaldığında hep içi kararırdı. Karakol arı kovanı gibiydi. Herkes bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Karşıdan gelmekte olan polise sordu: “Metin Komiser’in odası nerede?”
Polis bir an şaşalayıp güldü:
“Bu koridoru takip edin, soldan üçüncü kapı Berna Hanım.”
Berna kibarlıktan gülümsedi ama tanındığına sevinecek hali yoktu. Hızlı hızlı yürüyüp soldan üçüncü kapıdan girdi.
“Ooo Bernacığım hoşgeldin,” diye ayağa kalktı komiser, masasının arkasından çıkıp Berna’yı yanaklarından öptü. Ellilerinde, orta boylu, göbekliydi. Hayatın akışına uymuş, olana bitene çözüm üretmeyi öğrenmiş bir adamın rahatlığı içindeydi. Yuvarlak bir yüzü, gür kır saçları vardı. “Gel gel otur. Ne içersin?”
“Çay alayım Metin Amca.” Berna mantosunu çıkarıp oturdu.
Komiser telefonla iki çay istedi. Gülümseyerek Berna’ya baktı:
“Söyle bakalım hangi rüzgar attı seni buraya!”
“Size de mahcubum Metin Amca. Sevil Teyze, Onur, Aslı nasıl?”
“İyiler iyiler. Onur üniversiteyi kazandı biliyorsun, Aslı’yı da tanıyamazsın, çok büyüdü. Geçen gün Sevil Teyze’nle yeni filmine gittik. Sevil Teyzen ağladı o çocuk ne kadar üzdü benim kızımı diye!”
Eskiden olsa gülüp geçeceği bu havadis Berna’nın karnına yeni bir ağrı girmesine sebep oldu. Gözleri doldu. Komiser dikkatlice kadının yüzüne baktı. O sırada hizmetli kadın çayları getirdi, servis yaptı. Komiser onun odadan çıkışını gözleriyle takip edip Berna’ya döndü, masasına doğru eğilerek:
“N’oldu kızım sana?”
Berna göz yaşlarına hakim olmaya çalışarak: “Peşimde biri var Metin Amca.”
“Ha.”
“Tekin diye birisi. Beni eski sevgilisi sanıyor. On sene önce ayrılmışlar. Filmimi görmüş geçen yıl, sonra takmış kafayı röportajlarımı okumuş, E-mail adresimi bulmuş. Sürekli mektuplar gönderiyor. O kadar sıkıldım ki anlatamam. Laf anlatamıyorum.”
“Cevap veriyorsun yani?”
“Veriyorum ya, diyorum anlatıyorum ben senin eski sevgilin değilim, hiç tanışmadık, aynı okullara gitmedik, bırak peşimi artık sana da yazık diyorum, karına da yazık diyorum, bir ay geçiyor yine yazıyor sanki ben bunların hiç birini yazmamışım gibi, dönmüşüz başa.”
“Hiç buluştunuz mu?”
Berna suçlu suçlu baktı:
“Sete geldi bir gün.”
“Nereden bulmuş seti?”
“Ben çağırdım.”
Komiser “Eh yani” deyip arkasına yaslandı, kollarını başının arkasında birleştirip kaykıldı.
“E ne yapayım Metin Amca, korkuyorum, hiç aklımdan çıkmıyor, yüz yüze konuşursak ikna edebilirim diye düşündüm. Hem yüzünü görmek istedim.”
“Eski sevgilin miymiş?”
“Of Metin Amca!”
“Tamam tamam, anlat sen.”
“Geldi, bak dedim artık canlı canlı gördün beni, sesimi duydun, ben senin eski sevgilin değilim. Arkadaş olalım.”
“Bu kadar mı konuştunuz?”
“Hayır çay içtik, bir sürü sorular sordu bana, röportaj gibi bir şey. Ben de ona sordum, daha iyi tanıyabilmek için, zararlı mı zararsız mı.”
“Sonra ne oldu?”
“Sonra bunu yazdı.”
Berna çantasından katlı bir kağıt çıkardı, komisere uzattı. Komiser kıpırdamadı, “Sen oku, ben dinleyeyim,” dedi, çayından son yudumu alıp pencereden dışarı bakmaya başladı. Berna titrek bir sesle okudu:
“Sevgili Berna,
Nasılsın? Çekimlerin bitti mi? Biraz önce bir röportajını okudum, resimlerde hüzünlü çıkmışsın. Sakın hüzünlenme meleğim, benim her zaman yanında olduğumu bil. Setteki tanışmamızdan sonra ne kadar mutlu olduğumu bilemezsin. Allah’ım, diyorum, iyi ki on sene önce Meral’le karşılaşmışım, beni sana o getirdi. Kader bizi birbirimizle karşılaştırdı. Artık bunu iyice anladığım için Selin’le konuştum. Bunun basit bir hayranlık olmadığını, tanıştığımızı anlattım ona...”
Kapı tıklatıldı, bir polis aralıktan Berna’ya ve komisere baktı. Berna sustu, mektubu okurken kıpkırmızı olmuştu, titriyordu. Elindeki kağıdı katlayıp kollarını kavuşturdu.
“Komiserim bakabilecek misin?”
Komiser eliyle işaret etti, çocuk kapıyı kapattı.
“Bernacığım, bu çocuk bu işi nasıl takıntı haline getirmişse sen de öyle getirmişsin,” dedi. “Sen sürekli onu ikna etmeye çalışmasan iş bu raddeye gelmeyecekti.”
“Ama yaptığının ne kadar mantıksız olduğunu anlamasını istedim, ona yardım etmeye çalıştım...”
“Bu senin elinde değil. Bak şimdi, insanlar kurallar ararlar ki karşılarındakinin nasıl hareket edeceğini tahmin edebilsinler. Mantık kuralları, hukuk kuralları... Bunları bulamadıkları yerde korkarlar. Her şey mümkündür artık, kontrol edemezler. Bu sınırları aşan karşısındakini korkutur, onun üzerinde tahakküm kurar.”
“Aynen öyle oldu Metin Amca. Peki şimdi ne yapmalıyım?”
“Hiç bir şey yapma. Seni tekrar rahatsız ederse biz burdayız, toplar getiririz.”
“Koruma falan vermeyecek misiniz?”
“Gerek yok şimdi.”
Komiserin kendinden emin hali Berna’ya ferahlatıcı geldi, titremesi kesildi. Kavuşturduğu kollarını açtı, ayağa kalkıp komiserin elini sıktı.
“Sağol Metin Amca. Seni de işinden alıkoydum.”
Komiser Berna’yı yolcu etti, işinin başına, teorisini uygulamaya döndü.

Sunday, December 18, 2011

Laf anlatmaya çalışmanın boşunalığı üzerine

Yirmi yedi küsur yıllık hayatımda sonunda şunu anladım: Bir insana anlamak istemediği bir şeyi anlatamazsınız. Bu genel bir kuraldır ve anlatmak istediğinizin ne olduğu hiç önemli değildir. Neden sesinizi duyuramadığınız da önemli değildir: Söyledikleriniz karşınızdakinin işine gelmiyor ya da söylediklerinizi kabullenemiyor olabilir. Karşınızdakinin duygu, düşünce ve algılarını değiştirmek sizin elinizde değildir, sözcüklerinizin elinde değildir. Sözcükler gerçeği gösterirler ya da gizlerler, ama onu tek başlarına değiştiremezler.

Peki "sen ne kadar anlatırsan anlat, karşındakinin anladığı kadar" olduğuna göre, hala yazıp konuşmanın amacı nedir? Elimizden geleni yapmış olmak mı, içimizi dökmek mi, zaten bizimle aynı kafada olanlarla dertleşmek mi? Belki de bir yere bir kayıt düşmek, hazır olduğunda aklına gelir de anlar diye.

Bir kere söylenir, daha fazlasına gerek yok. Bu bilgi insana mutluluk vermese de huzur verir, yatıştırır. Kendi sessizliği insana iyi gelir.

Sunday, December 04, 2011

Güzel bir Cumartesi günü

Allah hayır etsin bu haftasonu çok enerji doluyum. Bunu astrolojiyle açıklamak istemiyorum ama bir enerji var. Şimdi de Nicholas Urfe'den aldığım ilhamla ve über gerçekçi bir üslupla dünkü maceralarımı anlatayım. Hatta gerçek bir blog yazarına yakışacak şekilde araya fotoğraflar da yerleştireyim.

Günüm Pınar Öğünç'ün hapisteki arkadaşlarına moral olsun diye saçlarını kestiren, sonra tanınmamak için kestirdikleri gerekçesiyle göz altına alınan üniversite öğrencilerini anlattığı yazısını okumakla başladı. 90'ların başında doğmuş bu çocukların hayatının nasıl göz kırpmadan karartıldığını ve bunun nasıl bir kafa olduğunu düşündükten sonra THY rezervasyonumu iptal ettirip, TTNET promosyon koduyla yeniden yaptırdığımda sadece 10 TL kar ettiğimi görerek hayal kırıklığına uğradım.

Beşiktaş-Taksim dolmuşuna atladığım gibi Çin kapısının önünde patladım. Maceracı ruh halim nedeniyle Taksim'e yürümektense bu sefer kapının arkasındaki merdivenlerden indim. Böylelikle Sıraselviler'in ıslak hamburgecilerini bypass edebileceğimi umdum ama insan umduğunu bulamıyor tabii. Önce bir inşaatın yanından inen yokuşun altında arka camı olmayan bir araba çekti dikkatimi. Sonra yokuşun üstüne asılmış "arabalarınızın hasar görmesini istemiyorsanız lütfen bu yöreye parketmeyin" yazısı. Oradan geçenlerin halinin nice olduğunu düşünerek yokuştan indim.

Sonra gayet sıkıcı bir takım yokuşlardan inip sokaklardan geçerek kendimi pek bir yere varmıyormuş gibi görünen düz bir sokakta buldum. Sonradan anladım ki burası Setüstü diye tabir edilen apartmanların arkası oluyor. Bu sokakta selamlaştığım yaşlı teyzenin bu kayboluşa değeceğini düşünüp kendimi avutarak sokağın sonuna geldim. Sokağın sonunda Alçakadam Yokuşu'yla karşılaştım ve bu yokuşun beni Cihangir'e çıkaracağını umarak merdivenlerinden tırmanmaya başladım. Yokuşun adı Alçakdam'mış meğerse. Bir kaç grup basamağı çıktıktan sonra Pürtelaş Mahallesi Muhtarlığı'nın önüne vardım. Bu ne müthiş bir mahalle adıdır diye düşünerek çeşitli fotoğraflar çektim:




Neyse ki yokuşun sonunda Cihangir otoparkı ve bir çocuk parkı gözüktü. Bunları geçince karşıma, gene bir set üstünde kurulmuş kocaman pembe bir bina çıktı. Otopark görevlisine sorunca Alman Hastanesi olduğunu öğrendim. Yıllar önce buraya bir arkadaşımı getirdiğimi hatırladım. O yaz sık sık böyle tek başıma keşif yürüyüşlerine de çıkmıştım. Niye artık çıkmadığımı düşündüm, buralı oldum diye mi? Cihangir'in güzel, renkli sokaklarından (ve çok güzel görünen bir şarkütericinin önünden) geçip meydanına vardım. Meydandaki kahve hıncahınç doluydu, ünlü birini görebilir miyim diye dikkatli baktım ama kimseyi göremedim. Kahvenin karşısında "Bohem" Century21 emlakçısı. Cihangir'le Nişantaşı canıma can katıyor.

Çukurcuma'ya devam ettim. Antikacılar, küçük kafeler, karanlık, rutubetli sokaklar, binalar yerli yerinde. Bir kafenin eşiğindeki mindere oturanlar ve kapısında dikilen Feridun Düzağaç. Yaşama sevinciyle mi, kederle mi yoksa başka bir şeyle mi kafayı buldukları anlaşılamayan bu insanlara özenmedim hiç. Hatta normal bir işim olduğuna sevindim ve günün birinde yazdıklarımı bastırmayı başarsam bile bir yandan normal bir işim olması gerektiğine karar verdim. Yolda çok güzel bir Gayrimüslim lisesi var. Daracık yoldan son sürat geçen arabalara kızdım yine.

İstiklal'de (neyse ki) kısa bir süre yürüdükten sonra Galatasaray Lisesi'nin yanından inmeye başladım. Burası üstü "bohem," altı Tophane olan, mahallelilerin galeri sahiplerini ve "sanatseverleri" dövdükleri yokuş. Benim gözlemim şu ki, henüz galeri sahipleri mücadeleyi kazanamamış. Tamam bazı galeriler açık ama yokuşun havası, insanları değişmemiş.

Tam Tophane-i Amire'nin önünde bir su borusu patlamış, yolun iki yanından geçen arabaları da ıslatmayı başarıyordu.


Fıskiyenin resmini çekerken tam bu noktadan Galata Kulesi'nin de gözüktüğünü farkettim. Evet ben de kafayı bulmak üzereydim. Neyse ki bu fazla uzun sürmedi ve pek güzel bir caminin önünden geçip İstanbul Modern'e ulaştım. Lütfen müzenin size verdiği çıkartmayı çantanıza yapıştırmayın. Hatta hiç bir yerinize yapıştırmayın. Girişteki kız "hafif yapıştırın" dediğinde artık çok geçti. Çakma Bottega çantam vintage bir görünüme büründü. Elim biraz ağırdır söylemesi ayıp. Vur deyince öldürebilirim. Hele şu aralar kendimi iyice ağır abla hissediyorum Mars'ın da etkisiyle. (Bu öyle bir etki ki Perihan Mağden'i bu hale getirdi.)

İstanbul Modern'e girince manzara çarptı beni. Çünkü o iğrenç apartmanvari cruise gemisi yoktu. Hatta kafenin terasında oturuyorlardı insanlar. Müze kapanmadan gezip çıkışta bir sıcak çorba içme kararıyla ilk iş giriş katında gösterilen videoyu buldum. Videoda Bennu Yıldırımlar oynuyor, bir yanda yetmişlerin toplumsal olayları, diğer yanda bu olayların bir evin içindeki kadınlara (çoğunlukla anarşik bir erkek üzerinden) etkisi gösteriliyor. Yine insanın insanlığın kaderinden kendini soyutlayamama mevzusu.

Sonra Hayal ve Hakikat sergisini gezmek üzere aşağı indim. Sergide pek çok kadın sanatçının işleri gösteriliyordu. Gezerken kadınların kadınlık durumlarıyla ve kendileriyle neden bu kadar meşgul olduklarını düşündüm. Mesela azınlıklar ve gayler de bunu yapıyordu ve bu durum azınlık ya da gay olmayan bizler için belli bir noktadan sonra sıkıcı oluyordu, belki zavallı, belki bir saldırı gibi gözüküyordu. Ama sonra hak verdim: Biz hakkımızı yedirmemek için savunmada kalmak zorundaydık, çünkü kimse bizim iyiliğimizi düşünmüyordu. Biz de isterdik kaleden ayrılıp forvette oynamayı ama fırsat vermiyorlardı. Sonra da neden kızgın, hırçın olduğumuza şaşıyorlardı. Sergide bir kaç işi çok sevdim, sanatçılarını not almadığım için çok pişmanım: Tıpkı annesi, tıpkı babası (babasının ve annesinin direktifleri doğrultusunda hazırlanan kızın girdiği kılıklar), Kezban Arca Batıbeki'nin Kitsch odası, içli şarkılar eşliğinde Zürafa Sokak'tan manzaraların gösterildiği Bordello, çeşitli namus ve aşk cinayetlerine kurban giden kadınların oluşturduğu Aşkın Kitabı ve aşağıda korsan olarak çektiğim resimde gördüğünüz S.kimden Aşağısı Kasımpaşa.


Ben bu resmi çektikten sonra yanıma çok temiz yüzlü bir güvenlik görevlisi yaklaştı, fotoğraf çekmemin yasak olduğunu, silmem gerektiğini söyledi. Ben de "silerim tabii" deyip yürüdüm. Daha nemrut görüntülü bir şey olsaydı silerdim de herhalde, ama böyle birini nezih bir müzeye almazlardı. Bu çocukların bu eserler hakkında ne düşündüğünü çok merak ettim. Onlarla bir röportaj yapılıp müzenin bir yerine de bu yerleştirilmeli bence.

Müzenin kapanma saati gelip üst kattaki kafeye yöneldiğimde bir baktım kapı duvar, kapkaranlık. Meğersem özel bir davet varmış o gece, artık kimseyi almıyorlarmış. Hayal kırıklığıyla dışarı çıktım, akşam olmuş. Eve dönmeyi düşündüm ama vazgeçtim. Cami görkemli ve korkunç gözüküyordu, önünde ufak kule gibi bir şey vardı. Galata Kulesi'nin ışıklarını yakmışlar. Antrepoların oradaki çayhanelerin yanından geçip yola çıktım. Bir baktım Beşiktaş yönüne doğru kocaman, acayip siyah araçlar geliyor. Bunlar Türkiye'de göreceğiniz tarz araçlar değil. Birden hatırladım ki Amerikan başkan yardımcısı Joe Biden ülkemizde. Bu en az yirmi araçlık konvoy geçtikten sonra patlak borunun oraya geldim. Olay mahalli şöyle görünüyordu:


Tophane yokuşunu gerisin geriye çıkarken, nerede yemek yiyebileceğimi düşündüm. Günün başındaki enerjim yoktu, yorulmuştum. Tam yemek saatinde gözüme kestirdiğim lüks bir lokantaya girip tek başıma dört başı mağmur (mağmur değil, mağrur!) bir yemek yemek gerçek bir zafer olurdu. Ama dedim ya, yorgundum. Cumartesi akşamı bir kadının yalnız başına yemek yemesinin garip, acıklı gözükeceğinden korkuyordum. Korktuğum için de gözükecekti, korkmasaydım gözükmezdi ama. Ara Cafe'ye gitmeye karar verdim. Önündeki masaları kaldırdıkları için içersi tıklım tıklımdı, önünde sıra vardı. (Ara Cafe'nin önündeki masaları kaldırmış olmaları ne işe yaramış merak içindeyim.) Hemen karşıdaki Özsüt'e gidip çay eşliğinde su böreği yedim. Sonra gözümü karartıp kalabalığa dalaraktan Paşabahçe'ye gidip bir arkadaşıma yeni yıl hediyesi baktım. Bulamadım. Yolda Büyükşehir Belediyesi'nin kitapçısına girip anneme küçük bir hediyeyle kendime bir Alaeddin Yavaşca CD'si aldım. Güzel ama alışmak gerekiyor.

Beyoğlu'ndaki insanlar, kalabalık bana korkunç gözüktü. Sıra bekleyip para çektim. Sinemada gitmek istediğim film çok geç saatteydi, ben de Çin Kapısı'nın ordan dolmuşa bindim. İnsanın yorulunca hiç bir şeye fazla kafa yorup endişelenmemesi, sadece dinlenmesi gerekiyordu. Bu sabah yeni bir enerjiyle kalkıp bunları yazdım.

Saturday, December 03, 2011

All the single ladies!


Bu aralar karşıma hep yalnız kadınlar çıkıyor. Ece Temelkuran İkinci Yarısı'nın başında şöyle diyor: "Bizim gibilerin nasıl yaşlanacağı belli değil. En çok bu bakımdan dolandırıldık sanırım. Kalbin emniyeti için hasis duygusal yatırımlarımızı yapmadık. Hayatımızın güvenliği için insanları ölçüp biçip biriktirmedik. Ruhsal emekliliğimiz için kenara, tatsız olsa da sağlam diye ilişkiler koymadık."

Sonra Rampa'da "Gelecek Program" adlı sergisini açan ressam Leyla Gediz'in röportajını gördüm Radikal'de.

Bu süreçte ‘aile’ meselesi sizi hayli meşgul etmiş anlaşılan... Kendi adıma bir aile kurmakla ilgili yeteneksizliğim diyeyim. Kendimi buna çok uzak hissetmem, bunun artık çok olmayacak bir şey gibi durması. Bu ana kaynak ama kendi ailemin içinde dağılma, parçalanma tehlikeleri de beni bir o kadar huzursuz etti. Yakın çevremizde sürekli, evlenenlerin boşanması, beraberliklerinin sonlanması... Belki bu doğal akış ama çocukluğumdan getirdiğim biraz romantik düşüncelerime ters düşen şeyler. Çocuklukta dinlediğimiz masallardan en azından birisi de tutsun değil mi!

Kodak’tan esinlendiğiniz ‘Mutlu Aile’ serisi nasıl çıktı ortaya. Bir arkadaşın düğününde çektiğim fotoğrafları yıkatmıştım. Zarfıyla birlikte bir kenarda duruyordu negatifler. Pek de mutlu değildim o düğünde, sevgilimden yeni ayrılmıştım. Kodak zarfının üstündeki fotoğraf o. Kodak hayatta fotoğrafı çekilmeye layık tek konu olarak ideal aileyi belirlemiş, kumsalda koşuyorlar mutluluk içinde. İki çocuk oynarlarken ya da bir ressam tablosunun başında çalışırken ya da biri dağa tırmanırken değil, değil, değil. Aile… Her toplumda bu sanki en önemlisi. Amaç bu, mutluluk bu.

Dün Atlantic dergisinde upuzun bir yazı okudum, neden gittikçe daha çok kadının bekarlığı seçtiği (ya da seçmek zorunda kaldığı) üzerine. Otuz sekiz yaşında Kate Bolick isminde bir gazeteci yazmış, kendi tecrübesini de anlatmaktan hiç çekinmeden. Yazı genelinde çok ilginçti, ama iki fikir zihnimde özellikle yer etti. Birincisi, bekar hayatımızı geçici bir dönemmiş gibi görmekten vazgeçmemiz gerektiği. Bir yerde geçici olarak bulunsanız ve başka bir yere gitmek için günleri sayıyor olsanız, oradaki günlerinizi güzel geçirmek için çaba harcamazsınız. Ama durumunuzu kabullenirseniz, "asıl" hayatınıza başlamak için bir sonraki yere gitmenin şart olmadığını anlarsanız, yaşadığınız hayatın tadını çıkarmaya başlarsınız.
"Bütün bu zaman boyunca bekar hayatımı geçici bir dönem gibi gördüm, ruh halime göre ya tadını çıkarmam ya da çabucak sonlandırmam gerektiğini düşündüğüm bir dönem.... ama şimdi bir başka ilişki daha bittiğine göre, varsayımlarda bulunmak çok zor. Hiç olmayabilir. Belki 42'ye kadar olmaz, ya da 70'e kadar. Bu o kadar kötü mü? Bekar hayatımı geçici olarak görmeye son verirsem belki daha... mutlu olabilirim. Belki sonunda gerçek bir bekar kadın olmanın ne anlama geldiğini çözebilirim."
İkinci iyi fikir ise hayatınızdaki aile ve arkadaşlık ilişkilerinin de romantik ilişkiler kadar önemli olduğu ve arkadaşlarınızın, ailenizin yanında olmanız gerektiği. Onların size, sizin onlara ihtiyacınız var (ve bu hayatınızın erkeğini bulsanız da değişmeyecek.)
Biz kiminle evli olup olmadığımızdan çok daha fazlasıyız: biz aynı zamanda arkadaşlarız, torunlarız, kuzenleriz vesaire... Bu ağların derinliği ve karmaşıklığını görmezden gelmek duygusal tecrübelerimizi kısıtlamak olur.

Ağabeyimin iki küçük kızı bana öyle aklıma gelmeyecek duygular yaşattılar ki, hala/teyze'nin yükselişine tanık olduğumuzu düşünmeye başladım. Aileme her zaman çok yakındım, ama yeğenlerimi karşılamak bir başkasına değer vermenin nasıl bir ödül olduğunu bana yeniden hatırlattı. Bu dünyada sevgiyi yaşamanın bir çok yolu var.
Keşke kadınlar değerlerini erkeklerin kendilerine verdiği değerle ölçmekten vazgeçebilseler. Keşke hepimiz sağlıklı, güçlü geçirdiğimiz her günün, hayatımızdaki her insanın değerini bilebilsek. Her şeye, herkese merakla bakabilsek. Beklemeyi bırakıp yaşamaya başlayabilsek. O zaman erkekler kendilerine çekidüzen verirler, hadlerini bilirlerdi belki. Ama sanırım burada da bir "collective action" sorunu var.

Özgürleşmeye zihnimizde başlamamız gerekiyor. İşte de, aşkta da zihnimizin bütün seçeneklere açık olması gerekiyor. Bir ilişkinin ya da evliliğin amaç değil, mutluluk için bir araç olduğunu, üstelik tek araç da olmadığını anlamamız gerekiyor. Ama en önemlisi kendi değerimizin farkında olmamız gerekiyor.

Friday, December 02, 2011

Her şey beklenir

(Son beş cümlesi belli hikayeyi tamamlama ödevi.)

Kapıyı açar açmaz boynuna sarılıp öptüm onu: “Ben de geliyorum!”
“Nereye?”
“Nereye olacak, Londra’ya!”
Durdu. “Aa ciddi misin? Nasıl oldu?”
Ceketimle çantamı çıkarırken anlatmaya başladım: “Yüksek lisans başvurum kabul edilmiş! Çok iyi bir program sayılmaz ama olsun, mezun olduktan sonra da bir yıl oturma izni alabileceğim. Bu arada mutlaka bir iş bulurum.” Yemek masasına tabaklar, bardaklar, atıştırmalık bir şeyler çıkarıyordu. Uzanıp ağzıma bir parça peynir attım.
Yüzüme bakmadan, “istifa ettin mi?” diye sordu.
“Evet, öğrenir öğrenmez Mehmet Bey’le konuştum.”
“Ne içersin?”
“Şarap açıp kutlayalım mı?”
“Ben ilaç alıyorum ama sana koyayım.”
“Ben de içmeyeyim o zaman. Su yeter.”
Masaya oturup sessizce onu izlemeye başladım. Çok sevineceğini düşünmüştüm ama sevinmemişti. Her şeyin çok güzel olacağına olan inancım kocaman, renkli bir balonsa, hızla sönüyordu. Hatta sanki ben bir balondum da, hızla sönüyordum.
“Ee, Londra nasıldı? ,” diye sordum.
“Çok yoğundu. Ofistekilerle tanıştım. Bir sürü toplantılar oldu.” Bardağıma su koyup oturdu.
“Ev bakmaya vaktin oldu mu?”
“Hiç olmadı. Sen toplanmaya başladın mı? Sizin şirkette ihbar süresi ne kadar?”
“Bir ay.”
“Keşke istifanı vermeden konuşsaydık.”
“Neyi?”
“Ben daha orada kalıp kalmayacağımı bile bilmiyorum. Ev bulmak lazım, bir yandan çok uzun saatler çalışmam gerekecek. İlk bir kaç ay tek başıma kalıp her şeyi düzene sokmayı düşünüyordum.”
Daha bir hafta önce “keşke sen de Londra’ya gelebilsen!” diyen adamdı bu. Yüksek lisans programına kabul edildiğimi öğrendiğimden beri ilk defa geride bırakacağım hayatı düşündüm. En yakın arkadaşlarımı, bin bir zorlukla bulduğum işimi, güzelce döşediğim evimi. Hepsini bu adam için mi terkediyordum? Sert ve soğuk betona düşmüş gibi bir hisse kapıldım. Konuşunca kendi sesimi tanıyamadım.
“Acayip bir hisse kapıldım,” dedim. “Sanki bir daha hiç görüşmeyecekmişiz gibi.”
“Ne demek şimdi bu?”
“Önümüzdeki bir kaç ay görüşmeyelim. Sen yerleşince beni ararsın... Bakarız.”
Bekledim ki itiraz etsin, hiç olur mu öyle şey, sen beni yanlış anladın desin.
“Haklısın,” dedi. “Belki de böylesi daha iyi.”
***
Bir buçuk yıl sonra ondan bir mesaj aldım. Hiç beklemediğim bir şeydi bu. Nerede olduğumu soruyor, görüşmek istiyordu. Hayır diyemedim. Spitalfields’daki Market Coffee House’ta buluştuk. Dışarıda yağmur yağıyor, içerisi süt ve kek kokuyordu. Noel şarkıları çalmaya başlamışlardı. Meşe masalarla sandalyeler insanın içini ısıtıyordu. İnsan etrafındaki mutlu insanlara bakıp mutluluğa hakkı olduğunu düşünüyordu.
“Demek bu kadar zamandır burdaydın ha,” dedi. “Neden haber vermedin?”
“Senin için önemli olmadığını düşündüm.”
“Ne yapıyorsun?”
“OMG’de çalışıyorum.”
Geçen bir buçuk yıl gururla söylenmiş kısa bir cümleyle anlatılabiliyordu işte. Aşk da, öfke de insanı verdiği kararlarla, ettiği laflarla baş başa bırakıp ortadan kayboluyordu. Bir cesedin yanında uyanıp hiç bir şeye anlam veremeyen biri gibi kalakalıyordu insan. Sonra sadece ayakta kalmaya çalışıyordu ve sadece ayakta kalabilmek yetiyordu, başka hiç bir şey gerekmiyordu. Zaman geçtikçe kafa dengi insanlarla tanışıyordu, insanların iyiliğini görüyordu ve onları tanımış olmayı eski hayatına değişmeyeceğini farkediyordu. İçinde en ufak bir pişmanlık kalmıyordu o zaman. Hatta neredeyse ne kadar güçlü olabildiğimi görmeme vesile olduğu için ona teşekkür edecektim.
“Senin adına sevindim.”
Sessizlik oldu.
“Konuşmak istiyorum demiştin. Konu ne?”
“Bana kızgın olduğunu biliyorum,” dedi. “Ama o zaman önce kendi hayatımı yoluna koymam gerekiyordu.”
“Koyabildin mi bari?”
Sanki içinde bulunduğumuz durumun keyfini çıkarıyor olduğumu anlamış da hoşgörüyormuş gibi gülümsedi.
“İstanbul’a dönüyorum.”
“Niye?”
“Yoruldum. Mert’le kendi büromuzu açacağız.”
“Hayırlı olsun.”
Sanki eğlenceli bir oyun yarıda kalmıştı. O zaman niye benimle görüşmek istemişti ki? Tepkimi anlamak için yüzüme baktı, gözlerimi pencereden dışarı çevirdim.
“Geçen zamanda benim için ne kadar değerli olduğunu anladım. Belki yanımda olsaydın bu kadar yorulmazdım.”
Ses çıkarmadım.
“Sen ne düşünüyorsun?”
“Ne konuda?”
“Herhalde hep burada kalmayacaksın.”
“Sanırım bir süre daha kalacağım.”
“İstanbul’a gel.”
Bunu kabul edebileceğimi düşünüp söylemiş olması bana o kadar inanılmaz geldi ki, o ana kadar korumayı başardığım seviyeli duruşuma hiç uymayan şu cevabı vermekten kendimi alamadım:
“Sen kafayı kırdın herhalde.”
Hiç alınmadı. Sanki bana güven vermesi gerekiyormuş gibi gözlerini gözlerime dikip: “Hayır, son derece ciddiyim.”
Kadınlar çoğu zaman kendilerine gösterilen ilginin, romantizmin, edilen iltifatların formalite icabı olduğunu bilirler, ancak kafaya alınmayı istiyorlarsa bunu görmezden gelirler, hatta bu hoşlarına gider. Böyle bir niyetleri yoksa ya da bu artık ellerinden gelmiyorsa, böyle duygusallıklar ancak öfke kaynağı olabilir.
“Ben bir yere gitmiyorum.”
Telefonunun o nefret ettiğim zili çaldı, gelen mesaja baktı.
“Özür dilerim, gitmek zorundayım.”
Atkısını, şemsiyesini alıp kalktı. Eğilip yanağımdan öptü. Sonra cüzdanını çıkarıp masaya kartını bıraktı.
“Düşün,” dedi. “Ben bir ay daha burdayım.”
Kapıdan çıktı ve aklıma bir ihtimalin tohumunu ekmiş olmanın rahatlığıyla işine döndü. O tohum nasıl olsa kendi kendine büyürdü.
***
Bu son karşılaşmamız oldu. Uzun bir zaman sonra gazetede ölüm haberini aldım. Hiçbir şey hissetmedim. Tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi. Ancak şimdi fark ediyorum içimde ağır bir taşın büyümekte olduğunu.

Wednesday, November 16, 2011

(Yaratıcı Yazarlık Kursu "bilinmeyen bir dilden çeviri" ödevi, 2 Kasım)

Alışveriş

“Bu koltuk güzel,” dedi Oscar, Sibel koltuğun etrafında dolaşıp hem koltuğu, hem göz ucuyla etraftaki diğer koltukları inceledi, koltuğa oturdu. Yorgundu Sibel, kocasının elindeki Coca Cola’dan bir yudum aldı, beraberce eciş bücüş yazılarla dolu alışveriş listesini incelemeye koyuldular.

“Yatak, yemek masası, giysi dolabı ve kitaplıktan başka bir şey seçmemiş miyiz daha?”

“Rafları, çekmeceleri, askıları, kutuları unutma, bir şey seçmek için on şey seçmek gerekiyor. Sen bana Aspirin verecektin,” dedi Sibel bir solukta. “Of yaa, taşınma işini böyle hayal etmemiştim!”

“Daha koltuk, koltuğun önüne masa, televizyon sehpası, yemek masası için sandalyeler, çalışma masası, çalışma masası için sandalye…”

“Resimler de alacağız.”

“Tabii tabii…”

“Saksılar almamız lazım, balkon iyi güneş alıyor. Bitkisiz ev soğuk oluyor.”

“Tabii tabii…”

“Perde de alacağız, ama perde mi alsak jaluzi mi karar veremiyorum, jaluzilerin hep tozunu almak lazım ama perdeleri de yıkamak lazım, ama jaluzilerin çubukları kırılıyor perde alalım.”

“Tabii tabii…”

“Yeter!”

Sibel İstanbul’a geldiklerinden beri büyük stres altındaydı, iki aydır kendi ailesinin yanında kalıyorlardı, doktora dersleri başlamış olmasına rağmen ev bulmak ona düşmüştü. Kocası gelir gelmez mide fesadına uğramış, sonra günlerini şehri gezip fotoğraflar çekerek, son bir kaç haftadır da darbuka kursu ile geçirmişti. Oscar’a kalsa karısının ailesiyle yaşamaktan da, bütün gün kendi deyimiyle bu büyülü şehirde gezip tozmaktan da, yeni arkadaşlarının müzik grubunda darbuka çalmaktan da memnun yaşayıp giderdi.

Çantasından Novalgine bulup karısına verdi. Elini karısının bacağına koydu, arkasına yaslandı, mobilyalar arasında dolaşan insanları, koşuşan çocukları yüzünde eğlenir bir anlatımla izlemeye koyuldu.

“Bu rahatlığın beni çok yoruyor, kalk artık,” dedi Sibel, kocasının elini kucağından alıp koltuğa bıraktı, ayağa kalktı. Oscar kıpırdamadan karısına baktı.

“Sakin ol,” dedi Oscar. Önce elindeki listeyi ve teneke kutuyu karısına uzattı, sonra koltuğa yayılmış kabanıyla çantasını sakin hareketlerle, çevresine bakınarak toparladı.

“Ben buraya sen mutlu olasın diye geldim, bunu unutma. Buraya gelmeden önce senin için ne yapıp ne yapmadığımın hiçbir önemi yoktu.”

“Senin yapmadığın her iş benim üzerime kalıyor, artık genç değiliz ve burada bir düzen kurmak zorundayız.”

Sibel Oscar’ı bırakıp yürüdü.

Wednesday, November 09, 2011

Jean Charles de Menezes'e ağıt*

Olağanüstü hale ilişkin notlar

Duygusal çevremiz fakir ve tehlikeli. Sanatsal çalışma bunu değiştiremez, ama kaydını tutabilir. Görüş de sunabilir, hiç sorulmadıysa da.
Silahlı adamlar kalabalığın ortasındaki herhangi birini suçlu göründüğü için öldürdüğünde, bu bize geçmeyen bir geçmişi ve bilmek istemediğimiz bir geleceği hatırlatır.
Şu sıralar kurbanlar o kadar çok ki, bir başkası için üzülmek hata olur.
Adalet istemek patetik olur: Bir kurban için tek adalet intikamdır ve intikam savaşı besler.
Gücün şiddeti artık bir felaket değil, çok önemli bir şeyin göstergesi: İsyankar rüyalarımızı bile yapılandıran demokrasi yalanının sonu geldi.
Bizi içine dahil eden savaşın ana özelliği, bir dizi can kaybı gibi gözükmesi.
Hepimizi suçlu kurbanlara dönüştürüyor. Bizi kendi ülkemizde yabancı yapıyor.
Yaşadığımız olağanüstü hal artık olağan hale geldi ve bundan kurtulmanın tek yolu korkumuzu terkedip elimizde kalan tüm imkanlarla gücün terörünü hor görmek.
Her şeyi hatırlamak, hafızamızla direnmek, tahakkümün susturduğu hikayeleri anlatmak, kendi güvenlik fikrimizin kurbanları olmayı reddetmek, bu bir başlangıç olabilir.

*Jean Charles de Menezes, 7 Temmuz 2005 Londra saldırılarından iki hafta sonra polis tarafından şüphelilerden birine benzetildi ve bir metro istasyonunda yedi kurşunla öldürüldü. Bu yazıyı Claire Fontaine yazmış, ben çevirdim.


Bienal ve tarihin akışı

Bu sonbahar yapmak istediğim üç şey vardı: Yaratıcı yazarlık kursu, Filmekimi ve Bienal. Bienalle ilgili seyredip duyduklarım biraz hevesimi kaçırmıştı, ama annem de gitmek isteyince iki gün önce gittik. Liman İşletmeleri'nin İstanbul Modern'in yanındaki iki antreposu bienale ayrılmış. Kuratörler Jens Hoffmann ile Adriano Pedrosa, Küba asıllı Amerikalı sanatçı Felix Gonzalez-Torres'in eserlerinden hareket ederek beş tema belirlemişler: Soyutlama, Ross (eşcinsel aşk diyebiliriz), Pasaport, Tarih ve Ateşli Silahla Ölüm. Karma sergilerin etrafındaki küçük odalarda kişisel sergiler bulunuyor.

Çağdaş sanata karşı önyargılı olmama rağmen iyi ki gitmişim. Aklımda çok şey kaldı, ama en çok sevdiklerim: İçinden kurşun geçen dia gösterisi (William E. Jones, Antrepo 3), tüfek anıtı (Eylem Aladoğan, 3), yukardaki not (Claire Fontaine, 3), İsraillilerin patlattığı evlerden çıkan eşyalar (Bisan Abu-Eisheh, 3), Abadan Rafinerisinden dışarı akan işçiler (Nasrin Tabatabai ve Babak Afrassiabi, 3), Yıldız Moran Arun'un fotoğrafları (3), İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana radyo programlarının ve röportajların plak kapakları (Dani Gal, 3), İran Devrimi sırasında Amerikan Büyükelçiliği çalışanlarının kağıt kıyma makinesine attığı memolar (Tarih, 3), O.K: Büyük hızla kağıt damgalayan el (Tarih, 3).

Calder'in "Vertical Constellation with Bomb" heykeli (Alessandro Balteo Yazbeck ve Media Farzin, 5), "soyut emek" - içinde delik olan kürek (Soyutlama, 5), Kutluğ Ataman'ın askerlikten muaftır kağıdı (Ross, 5), İsrail kurulana kadar Orta Doğu'da serbestçe dolaşıldığını gösteren pasaportlar (Pasaport, 5), güvenlik için karıştırılan çantalar (Pasaport, 5). İtiraf ediyorum beşinci antrepoyu üçüncüsü kadar ayrıntılı gezmeye halimiz kalmamıştı. Ayrıca annemin deyimiyle antrepolarda "soğuk yerleştirmesi" vardı.

Bazen insan tarihin akışını, ya da Ece Temelkuran'ın sevdiğim yazısındaki gibi insanlığın kaderinin bir parçası olduğunu unutuyor. Sanki dışarda olup bitenlerin bizim yaşamımızla hiç bir ilgisi, ona hiç bir etkisi yokmuş, olamazmış gibi yaşamaya devam ediyoruz. Ama sanat bize hatırlatıyor. Haksızlıkları, mücadeleleri, insanların nasıl sürüklendiklerini ve hayatlarının hallaç pamuğu gibi nasıl atıldığını hatırlatıyor. Bienal, o akışın gücünü hissettirebildiği için bu kadar güzeldi.