The Enigma of Capital - 1
"Sermayenin Gizemi"
Sonunda ünlü coğrafyacı David Harvey'nin The Enigma of Capital (Sermayenin Gizemi) kitabını bitirebildim. Kitaptaki tespitlerin önemli ve doğru olduğunu düşündüğüm için kısa kısa buraya yazmak istiyorum.
Asıl sorun
Dünya ekonomisinin sağlıklı sayılabilmesi için yılda en az yüzde üç büyümesi gerekiyor. Kapitalistler pazar paylarını kaybetmemek ve ellerindeki sermayenin değer kaybetmesini önlemek için yarattıkları yeni sermayeyi yatırıma dönüştürmek zorundalar. Harvey'e göre kapitalizmin her gün yeniden cevabını vermesi gereken soru, "sermaye fazlasının nasıl kullanılacağı," yani sermaye fazlasının yatırılabileceği yeni karlı alanların nasıl bulunabileceği.
Krizin ortaya çıkışı üzerine...
1970'lerden beri maaşlı çalışanların eli, sermaye sınıfına göre büyük ölçüde zayıfladı. Maaş gelirlerindeki reel artış, sermaye sınıfının gelirlerindeki artışın çok altında kaldı. Bu durumun sebepleri arasında yurtdışından ucuz işçi getirilmesi, iş gücü tasarrufunu sağlayan teknolojilerin gelişimi, sermayenin iş gücünün ucuz olduğu yerlere gidebilmesi var. Gelişen ulaşım ve iletişim ağları ile gümrük vergileri ve kotaların azaltılması bu süreci mümkün kıldı. Dünyanın her yerinde kadınların ve kırsal nüfusun iş gücüne dahil olması da iş gücünün büyümesine ve ucuzlamasına yol açtı. Ana hedefi enflasyonu kontrol etmek olan neoliberal doktrin, çalışanların pazarlık gücünü iyice zayıflatan bir işsiz ordusunun oluşmasının zeminini hazırladı.
Maaşların düşmesi, pazarların daralması tehlikesini de beraberinde getiriyordu. Bunun çaresi de kredileri yaygınlaştırmakta bulundu. Emlak piyasalarında hem arzı, hem talebi finansal kurumlar finanse ve kontrol eder hale geldi. Bankalar kredi risklerini üzerlerinden atacak araçlar geliştirdiler. Değişik ülkelerin bankacılık sistemleri birbirine bağlandı. Gelişmiş ülkelerde karlı yatırım alanları bulunamadığında, sermaye gelişmekte olan ülkelere yöneldi. IMF, gelişmekte olan ülkelerin ipleri sıkı tutup borçlarını ödeyebilmesi için kuruldu. Ödenmeyen borçların devlet kaynaklarından finanse edilmesi, "yatırımcı güveninin" sağlanmasının tek yolu olarak görüldü. Çoğu zaman seçim kampanyalarını da finanse eden yatırımcıları ürkütmek, siyasetçilerin en büyük korkusu haline geldi.
Sermaye sınıfı sadece üretime yatırım yapsa belki bunun istihdamı artıracağı ve gelirin alt sınıflara "damlayacağı" varsayılabilirdi. Oysa sanayide yoğun rekabet sonucu düşen kar marjlarının etkisiyle sermaye sahipleri spekülatif şekilde varlıklara, yani borsaya, emlağa, emtia piyasalarına ve sanata yatırım yapmaya başladı. Özelleştirmeler de önemli ölçüde yatırım çekti ve yeni milyarderler yarattı. Yeni yatırım kanalları oluşturabilmek için karmaşık finansal araçlar icat edildi ve finans sistemi, reel ekonomiye kıyasla çok daha büyük bir hızla genleşti. Reel ekonomide faaliyet gösteren büyük şirketler, ürettikleri mallardan çok finans piyasalarındaki faaliyetlerinden para kazanmaya başladılar. Düzenleyiciler ise gittikçe karmaşıklaşan finans piyasalarını takip edemez hale geldiler.
Sermaye birikiyor
Sermaye üretim döngüsünü ne kadar hızlı tamamlarsa, o kadar çok kar yaratır. Sermayenin dolaşımının sekteye uğraması halinde sermaye değer kaybeder. Bu nedenle sermayenin dolaşımı sırasında aşması gereken mesafenin daha kısa sürede katedilmesi ve karşılaştığı zorlukların azaltılması gerekir. Harvey, sermayenin karşısına çıkan altı tane engelden bahsediyor: i) Yetersiz başlangıç sermayesi; ii) İş gücünün yokluğu ya da iş gücü ile ilgili siyasi zorluklar; iii) Doğal limitler de dahil olmak üzere üretim araçlarının yetersizliği; iv) Uygun olmayan teknoloji ve organizasyon şekilleri; v) İş gücünün direnişi ya da verimsizliği; vi) Talep yetersizliği.
18. yüzyılda yükselen burjuva sınıfı, başlangıç sermayesini devlet sınırları içinde kapitalist öncesi grupların mal varlıklarına el koyarak, dışarıda ise sömürgeci ve emperyalist politikalarla elde etti. Özellikle "kamu borcu"nun ortaya çıkmasıyla birlikte, devlet ve finans kesimi arasında sıkı bir bağ oluştu. Bu bağ, IMF, Dünya Bankası, Uluslararası Uzlaşmalar Bankası, OECD ve G20 gibi uluslararası kuruluşlarla küreselleşti. Yönetimlerinin teknokratik ve elitist yapısı nedeniyle, bu kuruluşlar ve Merkez Bankaları kapitalizmden şikayeti olanların tepkilerinin önemli hedeflerinden biri haline geldi.
Yasadışı yolları bir kenara bırakırsak, bugün de sermaye birikimini hızlandırmanın yasal yolları mevcut: Özelleştirme, kamulaştırma, satın alma ve birleşmelerden sonra yapılan varlık satışları ("asset stripping") ve iflas eden şirketlerin emeklilik ve sağlık sigortası yükümlülüklerini yerine getirememesi gibi. Kriz sırasında düşük değerle satılan varlıklara da spekülatörlerin "el koyduğu" düşünülebilir. Kapitalizmin işleyişini sağlayan demiryolları gibi büyük altyapı yatırımlarının yapılabilmesi için ise birden çok kaynaktan sermaye toplamak gerekiyordu ve bu da kredi sistemiyle mümkün oldu.
Sermaye çalışıyor
Sermayenin bir de üretim aşamasında karşılaşabileceği engeller var. Yukarıda anlattığım gibi, iş gücünün yaratabileceği sorunlar son otuz yılda büyük ölçüde aşıldı. İş gücü havuzu, kapitalizmin büyümesine rahatça hizmet edebilecek şekilde genişledi. İş gücü piyasalarının kuralları ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, kapitalistler bu engelleri de çoğu kez rahatça aşabiliyorlar. Örneğin hızlı nüfus artışı, bir ülkedeki sermaye birikiminin hızlanmasını sağlıyor.
Kapitalistler, iş gücünü çalışanları birbirleriyle ve işsizlerle rekabet içine sokarak kontrol ediyor. Dolayısıyla çalışanlar ve işsizler birbirlerine ne kadar yabancılaşırlarsa, kapitalistler için o kadar iyi. Çalışanlar arasında cinsiyet, ırk, etnik köken, kast, siyasi görüş ve din açısından ayrımlar ne kadar belirginleşirse, çalışanların dayanışma riski o kadar azalıyor. İş gücünün üst katmanlarında ise, bu "Tanrı vergisi" ayrımlar rekabetin önlenmesine ve hiyerarşik düzenin kurulmasına hizmet ediyor. Cinsiyet ayrımcılığı ve ırkçılık, çok büyük grupları en alt basamaklardaki düşük gelirli ve güvencesiz işlere mahkum ediyor.
İş gücünün sermaye sınıfına zorluk çıkarmaması için devletlerin de yapması gereken çok şey var elbette. Örneğin gıda ve ucuz tüketim mallarının desteklenmesi ve eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, ucuz ve kaliteli iş gücü için gerekli.
İş gücü sorunu aşılsa bile, üretim yapılabilmesi için gerekli olan diğer girdilerin (enerji, ham madde, ara mallar, makine, fabrika, altyapı ve ulaşım gereksinimleri) arzının sürekliliği çok önemli. Yani kapitalist sistemin, kendi devamlılığı için gereksinim duyduğu koşulları sürekli olarak yaratması gerekiyor. Rekabet koşullarının düzenlenmesi ve malların dolaşımına yönelik engellerin kaldırılması, tedarik akışının kesintiye uğramaması için hayati önem taşıyor. Bu yüzden IMF ve Dünya Bankası gelişmekte olan ülkelerde yolsuzluk ve kanunlardaki belirsizliklerin ortadan kaldırılarak "yatırım ortamının iyileştirilmesi"ni salık veriyor sürekli. Kapitalizmin sağlıklı olması için tüketim ve yatırım malları üreten sektörlerin denge içinde olması gerekiyor.
Tabii üretim için gerekli olan tedarik akışının sağlanabilmesi için en temel gereklilik, doğal kaynakların sürekliliği. Harvey burada doğal kaynakların şuursuzca tüketilmesinin ve iş gücünün zayıflatılmasının kapitalizmin sürekliliği için aynı ölçüde zararlı olduğunu söylüyor, ancak kısa vadeli düşünen kapitalistlerin bunu anlamaya niyeti yok! Doğal kaynakların tüketilmesi ve yoğun atık üretimi, kapitalizmin yarattığı ve sürekliliğini tehlikeye düşüren en önemli sorunlar. Doğal kaynaklardaki kıtlığın önüne, prensipte teknik, sosyal ve kültürel değişikliklerle geçilebilir. Ancak kapitalizm çoğu kez doğaya zarar veren kültürel tercihleri (et ağırlıklı beslenme, gelişmiş ülkelerin banliyölerindeki yaşam gibi) dönüştürmeye çalışmaktansa, teşvik ediyor.
Dünyadaki ekolojik dengeler öyle karmaşık ki, küçük değişikliklerin bir bütün olarak nelere sebep olacağını kimse bilemez. İnsan faaliyetinin çevreye, iklime ve insan sağlığına zararları ancak yıllar sonra tam olarak anlaşılabiliyor. Bu zararlar ve doğal kaynakların sınırları anlaşıldıkça, çevrecilik de kapitalizm karşıtı hareketler arasında sivriliyor.
Harvey, geçmişte de pek çok kez olduğu gibi kapitalizmin doğal kaynaklardaki kısıtları aşabileceğini iddia ediyor. Hatta yeni ve çevreci teknolojiler, kapitalistlere sermaye fazlasının yatırılabileceği yeni alanlar sunuyor. Ancak kapitalizmin bu sınırları aşmak için (lobilerin baskısıyla) seçtiği yöntemler de, korkunç yan etkilere gebe olabilir. Önemli bir örnek, ethanol üretimi için verilen destekler. Harvey gıda fiyatlarındaki artışı, tarım alanlarının ethanol üretimine ayrılmasına bağlıyor. Petrol fiyatlarındaki oynaklığı da petrol üretimindeki reel kısıtlardan çok, spekülatif piyasaların yarattığını düşünüyor. Petrol fiyatları yükseldiğinde, daha önce işletilmesi imkansız alanlar açılabiliyor. Krizlerin oluşmasında, doğal kıtlıklar kadar kapitalistlerin bu kıtlıklara verdikleri tepkiler de rol oynuyor.
Sermayenin çok önemli bir kısmı "ikinci doğanın" inşa edilmesine, yani yapılaşmaya, şehirleşmeye ve altyapı yatırımlarına harcanıyor. Çoğunlukla krediyle yapılmış bu yatırımların bir krize yol açmaması için verimli bir şekilde kullanılmaları gerekiyor.
Son olarak, kapitalizmin sürdürülebilmesinde teknolojik yaratıcılığın rolü yadsınamaz. Yoğun rekabet ortamında başlarını suyun üstünde tutmaya çalışan kapitalistler, sayesinde o çok ihtiyaç duydukları sıçramayı yapabilecekleri, maliyetlerini düşürecek buluşların, pazarlayabilecekleri yeni ürünlerin peşindeler. Sadece şirketler değil, devletler de bu yarışın içindeler. Kapitalizmin devamı için finans sektörüyle iş birliği içinde olan devlet, reel sektörü de stratejik sektörlerde Ar-Ge faaliyetlerini finanse ederek destekliyor. Ancak sürekli yapılan yenilikler, bir önceki "nesil" ürünlere yapılan yatırımın boşa gitmesine, pek çok insanın işsiz kalmasına yol açabiliyor.
Sermaye fazlası, spekülatif şekilde "inovasyon dalgaları"na yatırım yapıyor. Harvey, şu anda hızlanan yatırımlara bakarak bir sonraki balonun biyotıp, genetik mühendisliği ve yeşil teknolojiler alanlarında oluşacağını tahmin ediyor. Her inovasyon dalgasında hakim sınıf da el değiştiriyor.
Teknoloji ve bilim karmaşıklaştıkça, bu alanlarda uzman olanların üzerimizde kurduğu tahakküm sağlamlaşıyor. Kendimizi pek çok alanda uzmanların eline teslim etmek zorundayız, ancak uzmanların bu uygulamalarının sonuçlarına ne kadar hakim olduğu, kamusal yarara ne kadar önem verdiği bir muamma. Son ekonomik krizde yaşanan da buydu aslında. Kısaca, kapitalizm teknolojik gelişmenin mümkün kıldığı bir "yaratıcı yıkım" döngüsü sayesinde sürdürülebiliyor.
Devam edecek...
The struggle of man against power is the struggle of memory against forgetting. Milan Kundera.
Tuesday, February 15, 2011
Labels:
David Harvey,
Economics,
Environment,
Türkçe
Saturday, February 05, 2011
Bazı hayaller
Şu son yazdığım post eksik kalmış. Bir de o başvurular üzerinde uğraşırken, başvurduğum yer her neresiyse oraya gitmek dünyada en çok istediğim şeymiş gibi yapışım var. Sonra o hayalin sönüşü, onu sürdüremeyişim, onun yerine yeni bir hayal koyuşum var. Yeni baştan yeni bir şey için heyecanlanışım var. Arada kendimi çok yorgun hissedişim var.
Bazı hayalleri kaybetmeyi göze alamayız halbuki.
Labels:
Türkçe
Tuesday, February 01, 2011
İşsizlik
Bu blogu şu sıralar kimse okumadığına gore rahat rahat içimi dökebilirim.
Tam olarak altı aydır işsiz olan birisi olarak söyleyebilirim ki işsizlik insanın içini kurutan bir şey. Ki bunu ben söylüyorum, ev geçindirmek, kira ödemek zorunda olmayan, görece olarak kariyerinin başında olan ben. İşini, Londra’daki hayatını beğenmediği için kendi isteğiyle bırakmış olan ben. Meğer çoğu insanın payına düşenden çok daha fazlasına sahipmişim. Çalıştığım şirket matah bir yer değildi, ama meğerse bu, yani insana, emeğe değer verilmemesi normalmiş. Anladım ki insanların yüzde doksanı, eğitimleri ne olursa olsun, buldukları işi yapmak zorundalar. Hem de çok az paraya, hala yıllarca ailelerinden destek alarak, gece gündüz çalışarak. Aktif olmak, sosyalleşebilmek, hayatını idame ettirecek kadar para kazanabilmek tek beklenti.
Bu altı ayı tabii ki bir şekilde geçirdim: Türlü türlü iş başvuruları, doktora başvuruları, görüşmeler, sınavlarla. Araba kullanmayı öğrendim. Manikür yaptırmaya başladım. Türkiye’yle ilgili uzakta olmanın getirdiği tüm romantik fikirlerden kurtuldum. Buna karşılık çalışırken ah işe gitmek zorunda olmasaydım ne kitaplar okur, neler yazardım dediklerimin hiç birini yapamadım. Ne ilham, ne sabır bulabildim. Onun yerine bol bol televizyon izleyip, Internette ne bulursam okuyup zaman öldürdüm. Öfkeli biri haline geldim. Kendime, işverenlere, bana haksızlık yaptığını düşündüğüm insanlara, hükümete, pragmatist liberallere (hükümetle yolumuz kesişmiş olabilir, pişman değiliz!), trafikteki şoförlere, kafeleri dolduran gençlere, en yakınımdakilere tahammül edememeye başladım. Güzel şeyler yapan, üreten, güzel şeyler söyleyen insanların varlığına hem sevindim, hem onlara gıpta ettim. Gerçi pek bir işe yaramıyorlar gibi geldi, kendi gibilere bir nefes aldırmaktan başka. Adi şeylerin bu kadar prim yapıp, düzgün, kaliteli olanın farkına varılmamasına çok kızdım. Farkına varılacak biri olmadığım için kendime kızdım. Hayal etmediğim kadarıyla mutlu olamadığım, sabredemediğim, koşullara uyamadığım için yine kendime kızdım. Gittikçe kızgın, her şeyden şikayet eden yaşlı teyzelere benzemeye başladım. Güya ben uzaklarda bu ülke hakkında ahkam kesip rahat bir hayat süreceğime gelip faydalı bir şeyler yapacaktım! Sevgili başbakanımızın deyimiyle yük almak bir yana, yük olup çıktım. Anladım ki insanın işleri iyi giderken iyi bir insan olması kolay da, işleri kötü giderken iyi bir insan olması çok zor. İşleri iyi giden insanların ezici çoğunluğu da iyi ve düzgün olmadığına göre, Türkiye’deki iyi ve düzgün insan sayısının azlığına şaşmamak gerekiyor.
Şu sıralar aklıma hep Kara Kitap’taki Rüya ve Masumiyet Müzesi’ndeki Füsun geliyor. Kara Kitap’ta Galip ne demişti kaçkın karısı Rüya’nın ardından: “Hiçbir zaman inandıramadım seni kahramansız bir dünyaya neden inandığıma. Hiçbir zaman inandıramadım seni o kahramanları uyduran zavallı yazarların neden kahraman olmadıklarına. Hiçbir zaman inandıramadım seni o dergilerde resimleri çıkanların bizden başka bir soydan olduğuna. Hiçbir zaman inandıramadım seni sıradan bir hayata razı olman gerektiğine. Hiçbir zaman inandıramadım seni, o sıradan hayatta benim de bir yerim olması gerektiğine.” (sf. 326) Füsun da Kemal’in ve hepimizin beklediği o mutlu sona razı olmamıştı, kafaya alındığını anlayıp sonunda. Halbuki o Kemal’in hayran kaldığı kuş resimlerini yapıp vakit öldürürken bile hep inanmıştı günün birinde bir film yıldızı olacağına.
Bu blogu şu sıralar kimse okumadığına gore rahat rahat içimi dökebilirim.
Tam olarak altı aydır işsiz olan birisi olarak söyleyebilirim ki işsizlik insanın içini kurutan bir şey. Ki bunu ben söylüyorum, ev geçindirmek, kira ödemek zorunda olmayan, görece olarak kariyerinin başında olan ben. İşini, Londra’daki hayatını beğenmediği için kendi isteğiyle bırakmış olan ben. Meğer çoğu insanın payına düşenden çok daha fazlasına sahipmişim. Çalıştığım şirket matah bir yer değildi, ama meğerse bu, yani insana, emeğe değer verilmemesi normalmiş. Anladım ki insanların yüzde doksanı, eğitimleri ne olursa olsun, buldukları işi yapmak zorundalar. Hem de çok az paraya, hala yıllarca ailelerinden destek alarak, gece gündüz çalışarak. Aktif olmak, sosyalleşebilmek, hayatını idame ettirecek kadar para kazanabilmek tek beklenti.
Bu altı ayı tabii ki bir şekilde geçirdim: Türlü türlü iş başvuruları, doktora başvuruları, görüşmeler, sınavlarla. Araba kullanmayı öğrendim. Manikür yaptırmaya başladım. Türkiye’yle ilgili uzakta olmanın getirdiği tüm romantik fikirlerden kurtuldum. Buna karşılık çalışırken ah işe gitmek zorunda olmasaydım ne kitaplar okur, neler yazardım dediklerimin hiç birini yapamadım. Ne ilham, ne sabır bulabildim. Onun yerine bol bol televizyon izleyip, Internette ne bulursam okuyup zaman öldürdüm. Öfkeli biri haline geldim. Kendime, işverenlere, bana haksızlık yaptığını düşündüğüm insanlara, hükümete, pragmatist liberallere (hükümetle yolumuz kesişmiş olabilir, pişman değiliz!), trafikteki şoförlere, kafeleri dolduran gençlere, en yakınımdakilere tahammül edememeye başladım. Güzel şeyler yapan, üreten, güzel şeyler söyleyen insanların varlığına hem sevindim, hem onlara gıpta ettim. Gerçi pek bir işe yaramıyorlar gibi geldi, kendi gibilere bir nefes aldırmaktan başka. Adi şeylerin bu kadar prim yapıp, düzgün, kaliteli olanın farkına varılmamasına çok kızdım. Farkına varılacak biri olmadığım için kendime kızdım. Hayal etmediğim kadarıyla mutlu olamadığım, sabredemediğim, koşullara uyamadığım için yine kendime kızdım. Gittikçe kızgın, her şeyden şikayet eden yaşlı teyzelere benzemeye başladım. Güya ben uzaklarda bu ülke hakkında ahkam kesip rahat bir hayat süreceğime gelip faydalı bir şeyler yapacaktım! Sevgili başbakanımızın deyimiyle yük almak bir yana, yük olup çıktım. Anladım ki insanın işleri iyi giderken iyi bir insan olması kolay da, işleri kötü giderken iyi bir insan olması çok zor. İşleri iyi giden insanların ezici çoğunluğu da iyi ve düzgün olmadığına göre, Türkiye’deki iyi ve düzgün insan sayısının azlığına şaşmamak gerekiyor.
Şu sıralar aklıma hep Kara Kitap’taki Rüya ve Masumiyet Müzesi’ndeki Füsun geliyor. Kara Kitap’ta Galip ne demişti kaçkın karısı Rüya’nın ardından: “Hiçbir zaman inandıramadım seni kahramansız bir dünyaya neden inandığıma. Hiçbir zaman inandıramadım seni o kahramanları uyduran zavallı yazarların neden kahraman olmadıklarına. Hiçbir zaman inandıramadım seni o dergilerde resimleri çıkanların bizden başka bir soydan olduğuna. Hiçbir zaman inandıramadım seni sıradan bir hayata razı olman gerektiğine. Hiçbir zaman inandıramadım seni, o sıradan hayatta benim de bir yerim olması gerektiğine.” (sf. 326) Füsun da Kemal’in ve hepimizin beklediği o mutlu sona razı olmamıştı, kafaya alındığını anlayıp sonunda. Halbuki o Kemal’in hayran kaldığı kuş resimlerini yapıp vakit öldürürken bile hep inanmıştı günün birinde bir film yıldızı olacağına.
Labels:
Control,
Ordinary-ness,
Real world,
Türkçe,
Turkey
Friday, January 28, 2011
"İnsanın özüne ilişkin umutsuzluğunu besleyen, pekiştiren Kötü'yü yenenlerin İyi'ler olmadığını öğrenmesidir. Her şey gelir güce dayanır. Gücü kendinde toplayan İyi bir çırpıda Kötü'ye dönüşecektir. Tam bu noktada, 'Siyah Üçgen'de Malraux'nun Goya'ya eğilişi aklıma geliyor: 'Bir agnostik için, daimon'un olası tanımlarından birisi, İnsan'da onu yok etmeye yöneltendir." Enis Batur, Haneberduş, sf. 46
Uyurgezerlik üzerine
Can Dündar, Özdemir Sabancı'yı öldüren, sonra kendisi hapishanede öldürülen Mustafa Duyar'ın eşi ile röportaj yapmış. Röportajın bir yerinde Semra Duyar, eşinin Almanya'da Abdi İpekçi suikastinin azmettiricisi Yalçın Özbey ile aynı evde saklanmaktan duyduğu rahatsızlığı anlatıyor. Anlaşılıyor ki bu cinayetlerin arkasındakiler, minareye göre kılıf buluyormuş: Eğer yok edilmesi gereken kişi patronsa solcu katil, sol görüşlü gazeteciyse sağcı katil bulunuyor, işin asıl sebebini bilmeyenlere, katiller de dahil, inanabilecekleri bir hikaye sunuluyormuş. Zaten Mustafa Duyar'ın hikayesini okuduğunuzda, insanların tutunacak bir dal arayışı içinde nasıl kolayca katil olabildiğini görüyorsunuz.
Bir yanım hala her insanın kendi değer yargılarına sahip olması gerektiği konusunda ısrarcı olsa da, değer yargılarımız tabii ki sağlıklı değil. Gerçeğin su yüzeyine çıkan kadarını görüp, sınırlı bilgimizle, aklımızla bir hikaye yazmaya çalışıyoruz. Bu hikayeyi yazarken de, kafamızda zaten varolan şablonları, varsayımları, değer yargılarımızı kullanıyoruz. Gerçeği saklamak isteyenler de bizim bu zaafımızı kullanıyorlar. Bu vakitsizliğimizi, yorgunluğumuzu, kolaycılığımızı.
Şu dünyada ilerleyebilmek için tabii ki kendimize, birilerine, bir şeylere iyi, başkalarına, başka şeylere kötü diyeceğiz. Bunu yapmak zorundayız. Ama bu yargılara öyle o kadar da sıkı sıkıya bağlanmasak iyi olur, onların geçici, kusurlu olduğunu unutmasak. Arada sorsak: Hangi amaca, kime hizmet ediyoruz. Uyurgezer mi olduk. Yoksa heba ederiz bir kere geldiğimiz şu dünyayı, hayatı.
Labels:
Real world,
The Trouble with Liberalism,
Truth,
Türkçe
Saturday, January 15, 2011
Sessizlik
Ben eskiden zannederdim ki soruların cevapları bellidir: Olumludur, olumsuzdur, bir şeyi merak edene sorusunun yanıtı biliniyorsa söylenir, bilinmiyorsa "bilmiyorum" denir. Ama mail, mesaj gibi soruyla cevap arasına zaman girebilen iletişim araçlarında, sorunun muhatabının cephanesinde harika bir silah vardır: Sessizlik. Mesela siz bütün saflığınızla bir aktivite organize etmeye kalkarsınız, arkadaşlarınıza toplu mail atarsınız, ilgilenenler söylesin de ben bilet alayım dersiniz. Bazıları cevap vermeye bile tenezzül etmez.
Sessizliğin anlamı her dilde aynıdır: "Yersen." Sessiz kalan, ne evet demenin sorumluluğunu almayı ister, ne de hayır demenin. Tek amacı, mümkün olduğunca çok kapıyı açık tutabilmektir, herkes her zaman lazım olabilir çünkü. O kadar önemli, o kadar meşguldur ki, herkes onun her seçeneği değerlendirmesini, o başka seçeneği olmadığına kanaat getirene kadar beklemeye hazırdır. Karşısındaki yeterince salaksa, onun sessizliğini iyiye yormaya ya da kabahati kendinde aramaya bile kalkabilir.
Ben hayatımda bana sorulan hiç bir soruya sessiz kalabildiğimi hatırlamıyorum. Kalabilenleri de yanımda istemiyorum. O cevap vermiyorsa, ben onun yerine veriyorum. Zor günümde yanımda olmayanı, iyi günümde hiç istemiyorum.
Labels:
Control,
Rationalism,
Real world,
Relationships,
Türkçe
Wednesday, January 12, 2011
Hukuku kurtarmanın tek yolu
Diyelim ki doktorsunuz. Acil servise korkunç şekilde bıçaklanmış, kan kaybından ölmek üzere olan bir adam geliyor. İçinizden onu bıçaklayanlara karşı bir öfke yükseliyor. Dur şunlar adam öldürmekten müebbet hapse girsinler diye hastayı ölmeye terk eder misiniz? Böyle bir şey yaparsanız doktorluk mesleğinde barınabilir misiniz?
Hizbullah sanıklarının da içinde bulunduğu tutukluların salıverilmesi olayının, yargı reformu ve davaların bu kadar uzun sürmesinde sorumlunun kim olduğu tartışmalarından tamamen bağımsız değerlendirilmesi gerekir. Hükümet, büyük ihtimalle yılın sonuna doğru olayın gidişatını görmüş, ancak yaklaşan felaketi önlememeyi seçmiştir. Tabii ki olayların suçunun yargı mensuplarında bulunacağını, tartışmaların genişleyeceğini hesaplayarak. Genişleyen tartışmaların sonunda yargıyı istediği gibi dönüştürebileceğini öngörerek.
Gelelim merhumu kimin bıçakladığına... Sorunun bu hale gelmesine yargı-hükümet ihtilafı sebep oldu. Hükümet her yerde olduğu gibi hakim-savcı atamalarında da kendi yandaşlarına öncelik verdi. Yargı da bu atamaları kendi imkanları dahilinde engellemeye çalıştı. Artık yargı reformu konusunda güç hükümette. HSYK ve Anayasa Mahkemesi'ni zaten istedikleri gibi değiştirdiler. Bugün meclis web-sitesinde yayınlanan, Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluşu ve Yargılama Usülleri Hakkındaki Kanun Tasarısı'nın mevcut yasayla karşılaştırmalı olarak çok dikkatli incelenmesi gerekiyor.
Artık AKP'den bağımsız bir hukuktan söz edemeyiz. Demokratik yollarla AKP'nin önüne geçebilmek içinse CHP'nin kendine acilen çeki düzen vermesi gerek. CHP'nin, bir dönem daha güçlü AKP iktidarını göze alamaması gerek. Mevcut stratejilerle seçime gitmenin de hiç bir şeyi değiştirmeyeceği ortada. CHP'nin kaybedecek bir şeyi olmadığı için, çok radikal bir strateji değişikliğine gitmesinde sakınca yok bence. AKP'yi ters köşeye yatırabilirler. Bunun başarılı olabileceğini, AKP'nin 2002'deki seçim zaferinde gördük. Nasıl bir strateji izlemeleri gerektiğini de bir sonraki yazımda anlatacağım.
Diyelim ki doktorsunuz. Acil servise korkunç şekilde bıçaklanmış, kan kaybından ölmek üzere olan bir adam geliyor. İçinizden onu bıçaklayanlara karşı bir öfke yükseliyor. Dur şunlar adam öldürmekten müebbet hapse girsinler diye hastayı ölmeye terk eder misiniz? Böyle bir şey yaparsanız doktorluk mesleğinde barınabilir misiniz?
Hizbullah sanıklarının da içinde bulunduğu tutukluların salıverilmesi olayının, yargı reformu ve davaların bu kadar uzun sürmesinde sorumlunun kim olduğu tartışmalarından tamamen bağımsız değerlendirilmesi gerekir. Hükümet, büyük ihtimalle yılın sonuna doğru olayın gidişatını görmüş, ancak yaklaşan felaketi önlememeyi seçmiştir. Tabii ki olayların suçunun yargı mensuplarında bulunacağını, tartışmaların genişleyeceğini hesaplayarak. Genişleyen tartışmaların sonunda yargıyı istediği gibi dönüştürebileceğini öngörerek.
Gelelim merhumu kimin bıçakladığına... Sorunun bu hale gelmesine yargı-hükümet ihtilafı sebep oldu. Hükümet her yerde olduğu gibi hakim-savcı atamalarında da kendi yandaşlarına öncelik verdi. Yargı da bu atamaları kendi imkanları dahilinde engellemeye çalıştı. Artık yargı reformu konusunda güç hükümette. HSYK ve Anayasa Mahkemesi'ni zaten istedikleri gibi değiştirdiler. Bugün meclis web-sitesinde yayınlanan, Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluşu ve Yargılama Usülleri Hakkındaki Kanun Tasarısı'nın mevcut yasayla karşılaştırmalı olarak çok dikkatli incelenmesi gerekiyor.
Artık AKP'den bağımsız bir hukuktan söz edemeyiz. Demokratik yollarla AKP'nin önüne geçebilmek içinse CHP'nin kendine acilen çeki düzen vermesi gerek. CHP'nin, bir dönem daha güçlü AKP iktidarını göze alamaması gerek. Mevcut stratejilerle seçime gitmenin de hiç bir şeyi değiştirmeyeceği ortada. CHP'nin kaybedecek bir şeyi olmadığı için, çok radikal bir strateji değişikliğine gitmesinde sakınca yok bence. AKP'yi ters köşeye yatırabilirler. Bunun başarılı olabileceğini, AKP'nin 2002'deki seçim zaferinde gördük. Nasıl bir strateji izlemeleri gerektiğini de bir sonraki yazımda anlatacağım.
Thursday, January 06, 2011
Dip
Türkiye'de bu hafta olanlar, insanlık ve Türkiye hakkında şimdiye kadar hiç yaşamadığım ölçüde hayret, öfke ve çaresizlik duygularına kapılmama neden oldu. Hakkında hüküm verilmeyenlerin tutukluluk sürelerini kısıtlayan yasa yürürlüğe girdi. Ergenekon gibi siyasi örgüt davalarından tutuklu bulunanların tutukluluk sürelerinin on yıla kadar uzatılmasına imkan veren yasa, on yıldır devam eden Hizbullah davasının sanıkları da dahil olmak üzere bir çok cinayet, tecavüz zanlısının serbest bırakılmasının yolunu açtı. Ne hükümet davaların yetişmediğini görüp yasanın yürürlüğe girme tarihini erteledi, ne de Yargıtay üyeleri çok önemli davaları zamanında sonuçlandıramayacaklarını anlayıp seslerini yükseltti. Çünkü bu insanlarda insanları hayvanlardan ayıran vicdan, adalet duygusu bulunmuyor. İş işten geçtikten sonra Yargıtay kaç yıldır karşı çıkmadıkları yasada suç buldu, hükümetse hızlı çalışmadıkları için Yargıtay'da.
Öyle görünüyor ki bu krizden en kârlı hükümet çıkacak. Yargıtay'ın daire sayısını arttırıp, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun seçeceği üyelerle bu daireleri dolduracaklar. Hatta bu yaz Yargıtay'da başkanlık seçimi varmış; bu operasyonu seçimden önce yapabilirlerse kendilerine yakın bir başkan seçtirebilirler. Yargıtay başkanı bir zamanlar bu genişlemeyi savunurdu, ama HSYK'nın yeni kadrosunu görünce yusuf yusuf oldu. Şimdi o da Avrupa Birliği gibi yargının yükünü azaltmak için Bölge Adliye Mahkemeleri kurulmasını öneriyor.
Bütün bunlar olurken hayat devam edecek. Büyük şehirlerin binlerce yollarında yüz binlerce arabalar akacak. Uçaklar, vinçler gece-gündüz, ardı ardına inecek, kalkacak. Alışveriş merkezleri dolup dolup boşalacak. Yeni adalet sarayları, alışveriş merkezleri, rezidanslar, oteller, otoparklar, yollar yapılacak. İnsanlar şehrin en lüks, en fakir semtlerinde çekilen dizileri izleyecek. Şehirlerin en fakir semtlerinde gençler bir yerlerde iş, bir yerlerde anlam arayacaklar. Belki kız arkadaşlarına laf attı diye birilerini vuracaklar, belki Hizbullah sempatizanı olacaklar. Bir yerlerde toplanıp konuşacak, tartışacaklar. Lüks semtlerde de birileri anlam arayacak. Toplantılar yapılacak, işler bağlanacak. Yazılar, kitaplar yazılacak, resimler yapılacak, şarkılar bestelenecek. Sinemaya, sergilere, konserlere gidilecek. Herkes, her şey özgür olsun denilecek. Bol bol içilecek. Birileri sevilecek, bir şeylere sevinilecek ve insanın bütün bunlar olurken ben nasıl bir şey olmuyormuş gibi hayatıma devam ederim dedikleri kısacık bir süreliğine unutulacak. Bu unutma, boş verme anlarında yapılan bebekler de maalesef bu ülkede doğacak. Anneleri babaları, bebekleri için en iyisini umacak: Hiç bir şeyin farkına varmadan, hiç bir şeye kulak asmadan yaşayıp gitmelerini.
Türkiye'de bu hafta olanlar, insanlık ve Türkiye hakkında şimdiye kadar hiç yaşamadığım ölçüde hayret, öfke ve çaresizlik duygularına kapılmama neden oldu. Hakkında hüküm verilmeyenlerin tutukluluk sürelerini kısıtlayan yasa yürürlüğe girdi. Ergenekon gibi siyasi örgüt davalarından tutuklu bulunanların tutukluluk sürelerinin on yıla kadar uzatılmasına imkan veren yasa, on yıldır devam eden Hizbullah davasının sanıkları da dahil olmak üzere bir çok cinayet, tecavüz zanlısının serbest bırakılmasının yolunu açtı. Ne hükümet davaların yetişmediğini görüp yasanın yürürlüğe girme tarihini erteledi, ne de Yargıtay üyeleri çok önemli davaları zamanında sonuçlandıramayacaklarını anlayıp seslerini yükseltti. Çünkü bu insanlarda insanları hayvanlardan ayıran vicdan, adalet duygusu bulunmuyor. İş işten geçtikten sonra Yargıtay kaç yıldır karşı çıkmadıkları yasada suç buldu, hükümetse hızlı çalışmadıkları için Yargıtay'da.
Öyle görünüyor ki bu krizden en kârlı hükümet çıkacak. Yargıtay'ın daire sayısını arttırıp, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun seçeceği üyelerle bu daireleri dolduracaklar. Hatta bu yaz Yargıtay'da başkanlık seçimi varmış; bu operasyonu seçimden önce yapabilirlerse kendilerine yakın bir başkan seçtirebilirler. Yargıtay başkanı bir zamanlar bu genişlemeyi savunurdu, ama HSYK'nın yeni kadrosunu görünce yusuf yusuf oldu. Şimdi o da Avrupa Birliği gibi yargının yükünü azaltmak için Bölge Adliye Mahkemeleri kurulmasını öneriyor.
Bütün bunlar olurken hayat devam edecek. Büyük şehirlerin binlerce yollarında yüz binlerce arabalar akacak. Uçaklar, vinçler gece-gündüz, ardı ardına inecek, kalkacak. Alışveriş merkezleri dolup dolup boşalacak. Yeni adalet sarayları, alışveriş merkezleri, rezidanslar, oteller, otoparklar, yollar yapılacak. İnsanlar şehrin en lüks, en fakir semtlerinde çekilen dizileri izleyecek. Şehirlerin en fakir semtlerinde gençler bir yerlerde iş, bir yerlerde anlam arayacaklar. Belki kız arkadaşlarına laf attı diye birilerini vuracaklar, belki Hizbullah sempatizanı olacaklar. Bir yerlerde toplanıp konuşacak, tartışacaklar. Lüks semtlerde de birileri anlam arayacak. Toplantılar yapılacak, işler bağlanacak. Yazılar, kitaplar yazılacak, resimler yapılacak, şarkılar bestelenecek. Sinemaya, sergilere, konserlere gidilecek. Herkes, her şey özgür olsun denilecek. Bol bol içilecek. Birileri sevilecek, bir şeylere sevinilecek ve insanın bütün bunlar olurken ben nasıl bir şey olmuyormuş gibi hayatıma devam ederim dedikleri kısacık bir süreliğine unutulacak. Bu unutma, boş verme anlarında yapılan bebekler de maalesef bu ülkede doğacak. Anneleri babaları, bebekleri için en iyisini umacak: Hiç bir şeyin farkına varmadan, hiç bir şeye kulak asmadan yaşayıp gitmelerini.
Wednesday, December 29, 2010
Passion
While looking for articles for my PhD applications, I came upon this book chapter by Roberto Mangabeira Unger, a professor at Harvard Law School. The essay is about passions, i.e. emotions. Unger first lays out the competing theories of emotion as a destructive vs. constructive force, one that blinds reason vs. one that empowers and directs reason and one that strengthens compliance with social order vs. one that spurs rebellion to it. Then he explains his own theory that views emotions as arising out of social alliance. Relationships that involve passion (as opposed to instrumental relationships, where the sides view each other as means to achieve their goals) help people to feel accepted in one hand, and transcend their "characters" on the other. Face-to-face relationships invariably blend passion with instrumentality.
Transcending one's character through relationships may appear as cheesy as the line "you make me want to become a better person," but overcoming the determinism of one's character is surely an appealing possibility. This is perhaps the discovery of the possibilities of one's character by putting oneself in various situations and various relationships. Or perhaps it is indeed a genuine transformation of character. In any case, the space in which we operate expands, but this is far from a certainty. Any social alliance, be it a romantic partnership, the family, the workplace or the community, carries the risk of rejection of, or disregard for the individual's character and its shrinking. Others can be our heaven or hell.
So entering into any alliance requires trust in others' good faith. Trust basically amounts to not expecting reciprocity immediately for every contribution one makes to the alliance. One views the alliance as positive overall, disregarding (for a while, at least) the short-term calculation of gains and losses. Trust can be viewed as courageous suspension of self-interest or stupid naivete. On the other hand, distrust may be called selfishness at times, and enlightenment at others.
Unger admits that accepting, loving, transforming relationships are not the only source of happiness. People can derive real happiness without making themselves vulnerable in social alliances from the personal enjoyment of luxury, art and (paradoxically) sex. But that's mainly the subject of the next chapter, which I haven't read yet.
A few thoughts to close 2010. Happy new year!
While looking for articles for my PhD applications, I came upon this book chapter by Roberto Mangabeira Unger, a professor at Harvard Law School. The essay is about passions, i.e. emotions. Unger first lays out the competing theories of emotion as a destructive vs. constructive force, one that blinds reason vs. one that empowers and directs reason and one that strengthens compliance with social order vs. one that spurs rebellion to it. Then he explains his own theory that views emotions as arising out of social alliance. Relationships that involve passion (as opposed to instrumental relationships, where the sides view each other as means to achieve their goals) help people to feel accepted in one hand, and transcend their "characters" on the other. Face-to-face relationships invariably blend passion with instrumentality.
Transcending one's character through relationships may appear as cheesy as the line "you make me want to become a better person," but overcoming the determinism of one's character is surely an appealing possibility. This is perhaps the discovery of the possibilities of one's character by putting oneself in various situations and various relationships. Or perhaps it is indeed a genuine transformation of character. In any case, the space in which we operate expands, but this is far from a certainty. Any social alliance, be it a romantic partnership, the family, the workplace or the community, carries the risk of rejection of, or disregard for the individual's character and its shrinking. Others can be our heaven or hell.
So entering into any alliance requires trust in others' good faith. Trust basically amounts to not expecting reciprocity immediately for every contribution one makes to the alliance. One views the alliance as positive overall, disregarding (for a while, at least) the short-term calculation of gains and losses. Trust can be viewed as courageous suspension of self-interest or stupid naivete. On the other hand, distrust may be called selfishness at times, and enlightenment at others.
Unger admits that accepting, loving, transforming relationships are not the only source of happiness. People can derive real happiness without making themselves vulnerable in social alliances from the personal enjoyment of luxury, art and (paradoxically) sex. But that's mainly the subject of the next chapter, which I haven't read yet.
A few thoughts to close 2010. Happy new year!
Labels:
English,
Fear,
Love,
Rationalism,
Relationships
Wednesday, December 08, 2010
"On beş kişilik yuvarlak masada tam iki saat tartıştık. Birbirimizi daha iyi anladık ama kimse itirazını geri çekmedi." Eyüp Can, Radikal'deki 8 Aralık tarihli Yuvarlak masadan köşeli yorumlar yazısından
New Yorker dergisinden Raffi Khatchadourian'ın 7 Haziran 2010 tarihli No secrets makalesi, Julian Assange ve ekibinin, Amerikan askerlerinin Irak'ta sivilleri öldürdüğü iki ayrı saldırının video görüntülerini yayına hazırlayışlarını anlatıyor. Assange görüntüleri Paskalya tatilinin ertesi günü Washington'daki Milli Basın Kulübü'nde gösterdikten sonra, Khatchadourian'a şöyle diyor: "Bizim gerçeğin böylesine tarafsız bir hakemi olarak görülmemiz beni şaşırttı; bu yaptığımız şeyin iyi olduğunu gösteriyor." Ancak sonra ekliyor: "Tamamen tarafsız olmak aptallıktır. Bu sokaktaki tozla öldürülen insanların hayatlarını aynı kefeye koymak anlamına gelir."
Yuvarlak masa
Daha evvel yazmıştım ki, bir kere taraf olduktan sonra düşünmeyi bırakmış olmaları Taraf gazetesini gülünç durumlara sokuyor. Ama haklarını yememek lazım, düşünmek gerçekten de taraf olmaktır. Bu gazete, tutarlılık içinde doğru bildiği yolda ilerlediği için düşük tirajına rağmen etkili olabildi. Yayınladığı darbe iddiaları, belgeler iddianamelere dönüştü, düşman bildiği pek çok insan hapiste. Kamuoyunda da bu gazetenin yazdıklarını makul bulan bir kesim var.
Amerikalı hukukçu Stanley Fish, The Trouble with Principle ("Prensiple İlgili Sorun") kitabında, liberal düşüncenin savunduğu prensiplerin içinin boş olduğunu iddia eder. Örneğin, "ifade özgürlüğü" siyaseten içi boşaltılmış bir prensiptir. Liberaller, bu prensibe bağlılıkları yüzünden asla hak vermedikleri fikirlerin, su götürür iddiaların seslendirilmesine göz yummak zorunda kalırlar. "Mutlak doğru"nun yokluğunu kabullenecek kadar aşmış olduklarından, çoğu zaman değer yargılarına varmaktan bile çekinirler. Karşılarındakilerin ise hiç öyle bir derdi yoktur, beğenmediklerini kaba kuvvetle susturmakta beis görmezler.
Fish liberalleri eleştiriyor, ama muhafazakar değil. Aslında liberallerin görüşlerini paylaşıyor. Örneğin Amerika'da siyah öğrencilerin daha düşük not ortalamalarıyla üniversitelere girebilmesini sağlayan pozitif ayrımcılık ("affirmative action") politikalarını destekliyor. Ama liberallerin metodlarını eleştiriyor, onları biraz daha gerçekçi olmaya çağırıyor: Diyor ki, siz bu kadar hoşgörülü, bu kadar "siyaseten doğrucu", bu kadar tereddütlü olursanız hiç bir şey yapamazsınız, hiç bir şeyi değiştiremezsiniz. Dünyada iyi ya da kötü, kıymet-i harbiyesi olan ne yapılıyorsa, hala onu yapanın gücü yettiği için yapılıyor. Mücadele ederek yapılıyor. Siz de önce şu köşeye bir oturun da, sizin için neyin doğru, neyin yanlış olduğuna bir karar verin. Sonra da bir şeyleri değiştirmek için güç toplamaya, mücadele etmeye başlayın. İfade özgürlüğü için bile mücadele vermeniz gerekiyor.
Bütün bunlar Eyüp Can'ın bugünkü yazısını ve ona yapılan yorumları okuyunca yeniden aklıma geldi. Dünkü yazısında Can, başbakanın rektörlerle buluşmasını protesto etmek üzere yola çıkan gençlerin, Dolmabahçe'ye varmadan çok önce durdurulup şiddet görmesinden hareketle, sadece orantısız güce değil, "orantısız eylem"e de karşı çıkıyor. Okurlar da haklı olarak soruyorlar: Dayak yiyen bir kızın resmini tam sayfa basıp "ne hakla?" diye sorarken mi samimiydin, yoksa "öyle de olabülür, böyle de olabülür" mealinden bu satırları yazarken mi? Yazdığın hiç bir şey, hiç bir işe yaramadı.
Bugünse Can, "yuvarlak masalarındaki" yazı işleri toplantısı sırasında, arkadaşlarının dünkü yazısını nasıl eleştirdiklerini anlatıyor. Radikal'de de sorun bu işte: Her görüşe saygılı olacağız diye, "saygılı" olmaktan başka bir vasfı, duruşu olmayan, "yuvarlak", tanımlanamayan bir gazete. Karşıt görüşler birbirini götürüyor. Belki de amaçları buydu başından beri.
İtiraf ediyorum, hamile bir öğrencinin dayak yediğini okuduğumda ilk tepkim, "o kızın orda ne işi varmış" oldu. Ama arayacak olsak kurbana kabahat, suçluya bahane bulabiliriz rahatça. Sadece hamile kızın değil, öğrencilerden herhangi birinin neden evinden çıktığını sorabiliriz. Ama o suçun orada işlenmiş olmasının aslında tek nedeni vardır: Suçlu, suçun işlendiği yerde ve anda kurbana zarar verebilecek kadar güçlüdür ve bunu seçmiştir. Bu gerçeği sulandırmak suçluyu daha güçlü, kurbanı daha zayıf kılar. Bu tavır, bir gazeteciye yakışmaz.
New Yorker dergisinden Raffi Khatchadourian'ın 7 Haziran 2010 tarihli No secrets makalesi, Julian Assange ve ekibinin, Amerikan askerlerinin Irak'ta sivilleri öldürdüğü iki ayrı saldırının video görüntülerini yayına hazırlayışlarını anlatıyor. Assange görüntüleri Paskalya tatilinin ertesi günü Washington'daki Milli Basın Kulübü'nde gösterdikten sonra, Khatchadourian'a şöyle diyor: "Bizim gerçeğin böylesine tarafsız bir hakemi olarak görülmemiz beni şaşırttı; bu yaptığımız şeyin iyi olduğunu gösteriyor." Ancak sonra ekliyor: "Tamamen tarafsız olmak aptallıktır. Bu sokaktaki tozla öldürülen insanların hayatlarını aynı kefeye koymak anlamına gelir."
Yuvarlak masa
Daha evvel yazmıştım ki, bir kere taraf olduktan sonra düşünmeyi bırakmış olmaları Taraf gazetesini gülünç durumlara sokuyor. Ama haklarını yememek lazım, düşünmek gerçekten de taraf olmaktır. Bu gazete, tutarlılık içinde doğru bildiği yolda ilerlediği için düşük tirajına rağmen etkili olabildi. Yayınladığı darbe iddiaları, belgeler iddianamelere dönüştü, düşman bildiği pek çok insan hapiste. Kamuoyunda da bu gazetenin yazdıklarını makul bulan bir kesim var.
Amerikalı hukukçu Stanley Fish, The Trouble with Principle ("Prensiple İlgili Sorun") kitabında, liberal düşüncenin savunduğu prensiplerin içinin boş olduğunu iddia eder. Örneğin, "ifade özgürlüğü" siyaseten içi boşaltılmış bir prensiptir. Liberaller, bu prensibe bağlılıkları yüzünden asla hak vermedikleri fikirlerin, su götürür iddiaların seslendirilmesine göz yummak zorunda kalırlar. "Mutlak doğru"nun yokluğunu kabullenecek kadar aşmış olduklarından, çoğu zaman değer yargılarına varmaktan bile çekinirler. Karşılarındakilerin ise hiç öyle bir derdi yoktur, beğenmediklerini kaba kuvvetle susturmakta beis görmezler.
Fish liberalleri eleştiriyor, ama muhafazakar değil. Aslında liberallerin görüşlerini paylaşıyor. Örneğin Amerika'da siyah öğrencilerin daha düşük not ortalamalarıyla üniversitelere girebilmesini sağlayan pozitif ayrımcılık ("affirmative action") politikalarını destekliyor. Ama liberallerin metodlarını eleştiriyor, onları biraz daha gerçekçi olmaya çağırıyor: Diyor ki, siz bu kadar hoşgörülü, bu kadar "siyaseten doğrucu", bu kadar tereddütlü olursanız hiç bir şey yapamazsınız, hiç bir şeyi değiştiremezsiniz. Dünyada iyi ya da kötü, kıymet-i harbiyesi olan ne yapılıyorsa, hala onu yapanın gücü yettiği için yapılıyor. Mücadele ederek yapılıyor. Siz de önce şu köşeye bir oturun da, sizin için neyin doğru, neyin yanlış olduğuna bir karar verin. Sonra da bir şeyleri değiştirmek için güç toplamaya, mücadele etmeye başlayın. İfade özgürlüğü için bile mücadele vermeniz gerekiyor.
Bütün bunlar Eyüp Can'ın bugünkü yazısını ve ona yapılan yorumları okuyunca yeniden aklıma geldi. Dünkü yazısında Can, başbakanın rektörlerle buluşmasını protesto etmek üzere yola çıkan gençlerin, Dolmabahçe'ye varmadan çok önce durdurulup şiddet görmesinden hareketle, sadece orantısız güce değil, "orantısız eylem"e de karşı çıkıyor. Okurlar da haklı olarak soruyorlar: Dayak yiyen bir kızın resmini tam sayfa basıp "ne hakla?" diye sorarken mi samimiydin, yoksa "öyle de olabülür, böyle de olabülür" mealinden bu satırları yazarken mi? Yazdığın hiç bir şey, hiç bir işe yaramadı.
Bugünse Can, "yuvarlak masalarındaki" yazı işleri toplantısı sırasında, arkadaşlarının dünkü yazısını nasıl eleştirdiklerini anlatıyor. Radikal'de de sorun bu işte: Her görüşe saygılı olacağız diye, "saygılı" olmaktan başka bir vasfı, duruşu olmayan, "yuvarlak", tanımlanamayan bir gazete. Karşıt görüşler birbirini götürüyor. Belki de amaçları buydu başından beri.
İtiraf ediyorum, hamile bir öğrencinin dayak yediğini okuduğumda ilk tepkim, "o kızın orda ne işi varmış" oldu. Ama arayacak olsak kurbana kabahat, suçluya bahane bulabiliriz rahatça. Sadece hamile kızın değil, öğrencilerden herhangi birinin neden evinden çıktığını sorabiliriz. Ama o suçun orada işlenmiş olmasının aslında tek nedeni vardır: Suçlu, suçun işlendiği yerde ve anda kurbana zarar verebilecek kadar güçlüdür ve bunu seçmiştir. Bu gerçeği sulandırmak suçluyu daha güçlü, kurbanı daha zayıf kılar. Bu tavır, bir gazeteciye yakışmaz.
Tuesday, November 30, 2010
Kelimeler
Kelimeler lodosun karıştırdığı deniz durulunca dibe çöken kumlar gibi. Rüzgar durunca yere inen tozlar gibi. Cadının fokur fokur kaynayan kazanında gördüğü işaretler gibi. Kelimeler dibe çöktüğünde, yüzeye çıktığında, geriye ne kalıyorsa berraklaşıyor, hafifliyor. En kötüsü onları görememek, ne olduklarını, nerede olduklarını bilememek.
Kelimeler lodosun karıştırdığı deniz durulunca dibe çöken kumlar gibi. Rüzgar durunca yere inen tozlar gibi. Cadının fokur fokur kaynayan kazanında gördüğü işaretler gibi. Kelimeler dibe çöktüğünde, yüzeye çıktığında, geriye ne kalıyorsa berraklaşıyor, hafifliyor. En kötüsü onları görememek, ne olduklarını, nerede olduklarını bilememek.
Wednesday, November 17, 2010
Dirty dancing
There must be something about setting the wild inter-class romance Dirty Dancing in a holiday resort: the most predictable of all places. Spending my week in a holiday resort, I am finding the maturity not to make myself miserable just to prove that I'm different from the five hundred other people here. And giving the most important things their due is... important.
Labels:
Dreams and Family,
English
Friday, November 05, 2010
Cunda
Küçükken yazları teyzemin evine giderdim. Önce Akçay'da oturuyorlardı, sonra Altınoluk'a taşındılar. Mesela okuduğum kitapları hatırlıyorum, Baby Sitter's Club, Walk Two Moons, Jane Eyre, Sofi'nin Dünyası'nı Akçay'da, Kahkaha ve Unutuşun Kitabı'nı Altınoluk'ta okumuştum. İngilizce kitapları bizim lisenin kütüphanesinden alırdım. Akçay'da kocaman bir balkon vardı ve Akçay'ın denizi çok temiz olmadığından gene Altınoluk'a giderdik denize. Teyzem börekler, tereyağ ve yoğurt soslu makarnalar yapardı, harika kahvaltılar hazırlardı. Akşamları Akçay'ın kordonunda gezer, incik boncuk satan sergilere bakar, tulumba tatlısı ya da dondurma yerdik. Levent Yüksel'in ilk kasedini de o sergilerden almıştım. Altınoluk'ta taşındıkları evin misafir odasında denize bakan küçük ama çok güzel bir pencere vardır. Kahkaha ve Unutuşun Kitabı'nı üniversite ikinci sınıfın yazında okuduğuma göre Altınoluk'ta en son o zaman kalmışım, ama yanlış hatırlıyor olabilirim.
Bu Cumhuriyet Bayramı'nda Cunda'ya gittik. Cunda'nın güzel ve tombul kedilerin mesken tuttuğu yokuşlarından tırmanıp Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı'na çıkıyorsunuz. Kitaplık, değirmeni de olan eski bir şapelin içine kurulmuş. Önce yapının etrafını dolaşıp etrafa bakmak gerek: Keçileri, kümesleri, basket sahasında bağıra çağıra futbol oynayan çocuklarıyla güneş altında pırıl pırıl parlayan bir köy burası. Köyün ötesindeyse sakin, parça parça deniz. Sonra içeriye, loş ve serin kitaplığa giriyorsunuz. Küçük, renkli camlı pencerelerin bazıları açık. Oturup raflara dizili, insanı içlerindeki harika sırlarla telaşa düşüren romanlardan birini okumaya fırsat yok - hele ziyaretçisinin çok olduğu tatil günlerinde, burası yaşayan bir kitaplıktan çok, bir müze ve mesire yeri gibi. İnsanlar kitaplığı şöyle bir dolaştıktan sonra dışarda kahvaltı ediyor.
Annem "Unutulmayan Manşetler" diye büyük bir albüm buldu. Ankara Ticaret Odası, 1930'lu yıllardan itibaren değişik gazetelerin ön sayfalarını derlemiş. Atatürk'ün ölümü, İkinci Dünya Savaşı (kah Hollanda, kah Polonya Alman taarruzuna mukavemet ediyor... birbiri ardına açılan cepheler... Pearl Harbor... Türkiye'nin çevresini saran savaşın ortasında herkesin gönlünü hoş tutma, görünmez olma çabası), atom bombaları, Varlık Vergisi'ni ödeyemeyince çalışma kamplarına gönderilenler ("çok şıktılar, tren hareket ederken 'parayı denkleştirebilirsek belki Ankara'dan dönerim!' diyenler duyuldu"), Sovyetler'in notası, Kore Savaşı ve Nato'ya girişimiz, Demokrat Parti'nin ezici seçim zaferleri, Kıbrıs'ta olaylar ("Türk kadınlarına tecavüz ediliyor!"), Atatürk'ün Selanik'teki evine saldırı, 6-7 Eylül olayları, "ihtilal kışkırtıcılığı" yapmakla suçlanan muhalefet, kapatılan halkevleri, mecliste muhalefete karşı açılan Tahkikat Komisyonları, Menderes'in mucize eseri kurtulduğu uçak kazası, Said Nursi ve en sonunda 1960 darbesi ile hakim olan "mutlak huzur". Darbenin hemen ardından "düşük" hükümet üyelerine karşı gazeteleri saran yolsuzluk iddiaları ve Yassıada duruşmaları. Celal Bayar'ın kemeriyle intihar teşebbüsü ve Adnan Menderes'in asılmadan önceki son sağlık kontrolleri. Daha küçük haberler de var tabii: Aşk cinayetleri, hırsızlık olayları, güzellik kraliçeleri, kraliyet ailelerinin düğünleri ve prenseslerin hayatları, yeni icatlar ("gebeliği önleyen hap icat edildi"), üniversitede klikleşme iddiaları ("Edebiyat Fakültesi diğer fakülteler arasında sükunetiyle bilinir"), kayıp çocuk Ayla. İlhan Selçuk şakayla karışık yüksek kurbanlık fiyatlarından şikayet ediyor, şu anda adını hatırlamadığım bir yazar gazetelerdeki renkli resimlerin zevksizliğinden. Demirel ve Ecevit'in ("Avusturya da işçilerimizi istiyor!") suretleri görünmeye başlamıştı ki, dışarda parlayan güneşe (ve kitaplığın gittikçe kalabalıklaşmasına) dayanamayıp çıktık dışarı. Bir dahaki sefere...
Bu gazetelere bakmak, insanı daha büyük bir şeyin parçası gibi hissettiriyor, sanki büyük bir akışın içinde gibi. Bir yandan bu akışı etkilemenin imkansızlığı karşısında çaresizlik duyuyorsun, bir yandan ılık, tatlı bir aidiyet duygusu. Bir yandan o dönemin gerçekliğine yaklaşmışsın gibi geliyor, bir yandan bazı haberlerin hangi etkiler altında, hangi karanlık saiklerle yazılmış olabileceği hakkında fikir yürütüyorsun.
***
Cunda ve çevresinde görülmesi, yapılması gerekenler: Kitaplığın biraz aşağısında yıkılmak üzereymiş gibi duran büyük hayalet kilise, Mevlana Parkı'nın karşısındaki yine yıkılmaya yüz tutmuş büyük ev, Taş Kahve'de oturup çay ya da Uludağ gazozu içmek, Karadeniz Pastanesi'nde sakızlı Türk kahvesi eşliğinde su böreği ya da sakızlı kurabiyelerden yemek, Ayvalık'ın sahil şeridinde yürüyüş yapıp güzel köşklere bakmak. Bir de, Edremit'teki Cumhuriyet Lokantası'nda paça çorbası, karnıyarık, kuzu furun ve irmik helvası! (Hepsini aynı anda değil tabii.)
Bana yazı yazdırmak isteyen havayolu dergileri, lütfen temasa geçiniz!
Küçükken yazları teyzemin evine giderdim. Önce Akçay'da oturuyorlardı, sonra Altınoluk'a taşındılar. Mesela okuduğum kitapları hatırlıyorum, Baby Sitter's Club, Walk Two Moons, Jane Eyre, Sofi'nin Dünyası'nı Akçay'da, Kahkaha ve Unutuşun Kitabı'nı Altınoluk'ta okumuştum. İngilizce kitapları bizim lisenin kütüphanesinden alırdım. Akçay'da kocaman bir balkon vardı ve Akçay'ın denizi çok temiz olmadığından gene Altınoluk'a giderdik denize. Teyzem börekler, tereyağ ve yoğurt soslu makarnalar yapardı, harika kahvaltılar hazırlardı. Akşamları Akçay'ın kordonunda gezer, incik boncuk satan sergilere bakar, tulumba tatlısı ya da dondurma yerdik. Levent Yüksel'in ilk kasedini de o sergilerden almıştım. Altınoluk'ta taşındıkları evin misafir odasında denize bakan küçük ama çok güzel bir pencere vardır. Kahkaha ve Unutuşun Kitabı'nı üniversite ikinci sınıfın yazında okuduğuma göre Altınoluk'ta en son o zaman kalmışım, ama yanlış hatırlıyor olabilirim.
Bu Cumhuriyet Bayramı'nda Cunda'ya gittik. Cunda'nın güzel ve tombul kedilerin mesken tuttuğu yokuşlarından tırmanıp Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı'na çıkıyorsunuz. Kitaplık, değirmeni de olan eski bir şapelin içine kurulmuş. Önce yapının etrafını dolaşıp etrafa bakmak gerek: Keçileri, kümesleri, basket sahasında bağıra çağıra futbol oynayan çocuklarıyla güneş altında pırıl pırıl parlayan bir köy burası. Köyün ötesindeyse sakin, parça parça deniz. Sonra içeriye, loş ve serin kitaplığa giriyorsunuz. Küçük, renkli camlı pencerelerin bazıları açık. Oturup raflara dizili, insanı içlerindeki harika sırlarla telaşa düşüren romanlardan birini okumaya fırsat yok - hele ziyaretçisinin çok olduğu tatil günlerinde, burası yaşayan bir kitaplıktan çok, bir müze ve mesire yeri gibi. İnsanlar kitaplığı şöyle bir dolaştıktan sonra dışarda kahvaltı ediyor.
Annem "Unutulmayan Manşetler" diye büyük bir albüm buldu. Ankara Ticaret Odası, 1930'lu yıllardan itibaren değişik gazetelerin ön sayfalarını derlemiş. Atatürk'ün ölümü, İkinci Dünya Savaşı (kah Hollanda, kah Polonya Alman taarruzuna mukavemet ediyor... birbiri ardına açılan cepheler... Pearl Harbor... Türkiye'nin çevresini saran savaşın ortasında herkesin gönlünü hoş tutma, görünmez olma çabası), atom bombaları, Varlık Vergisi'ni ödeyemeyince çalışma kamplarına gönderilenler ("çok şıktılar, tren hareket ederken 'parayı denkleştirebilirsek belki Ankara'dan dönerim!' diyenler duyuldu"), Sovyetler'in notası, Kore Savaşı ve Nato'ya girişimiz, Demokrat Parti'nin ezici seçim zaferleri, Kıbrıs'ta olaylar ("Türk kadınlarına tecavüz ediliyor!"), Atatürk'ün Selanik'teki evine saldırı, 6-7 Eylül olayları, "ihtilal kışkırtıcılığı" yapmakla suçlanan muhalefet, kapatılan halkevleri, mecliste muhalefete karşı açılan Tahkikat Komisyonları, Menderes'in mucize eseri kurtulduğu uçak kazası, Said Nursi ve en sonunda 1960 darbesi ile hakim olan "mutlak huzur". Darbenin hemen ardından "düşük" hükümet üyelerine karşı gazeteleri saran yolsuzluk iddiaları ve Yassıada duruşmaları. Celal Bayar'ın kemeriyle intihar teşebbüsü ve Adnan Menderes'in asılmadan önceki son sağlık kontrolleri. Daha küçük haberler de var tabii: Aşk cinayetleri, hırsızlık olayları, güzellik kraliçeleri, kraliyet ailelerinin düğünleri ve prenseslerin hayatları, yeni icatlar ("gebeliği önleyen hap icat edildi"), üniversitede klikleşme iddiaları ("Edebiyat Fakültesi diğer fakülteler arasında sükunetiyle bilinir"), kayıp çocuk Ayla. İlhan Selçuk şakayla karışık yüksek kurbanlık fiyatlarından şikayet ediyor, şu anda adını hatırlamadığım bir yazar gazetelerdeki renkli resimlerin zevksizliğinden. Demirel ve Ecevit'in ("Avusturya da işçilerimizi istiyor!") suretleri görünmeye başlamıştı ki, dışarda parlayan güneşe (ve kitaplığın gittikçe kalabalıklaşmasına) dayanamayıp çıktık dışarı. Bir dahaki sefere...
Bu gazetelere bakmak, insanı daha büyük bir şeyin parçası gibi hissettiriyor, sanki büyük bir akışın içinde gibi. Bir yandan bu akışı etkilemenin imkansızlığı karşısında çaresizlik duyuyorsun, bir yandan ılık, tatlı bir aidiyet duygusu. Bir yandan o dönemin gerçekliğine yaklaşmışsın gibi geliyor, bir yandan bazı haberlerin hangi etkiler altında, hangi karanlık saiklerle yazılmış olabileceği hakkında fikir yürütüyorsun.
***
Cunda ve çevresinde görülmesi, yapılması gerekenler: Kitaplığın biraz aşağısında yıkılmak üzereymiş gibi duran büyük hayalet kilise, Mevlana Parkı'nın karşısındaki yine yıkılmaya yüz tutmuş büyük ev, Taş Kahve'de oturup çay ya da Uludağ gazozu içmek, Karadeniz Pastanesi'nde sakızlı Türk kahvesi eşliğinde su böreği ya da sakızlı kurabiyelerden yemek, Ayvalık'ın sahil şeridinde yürüyüş yapıp güzel köşklere bakmak. Bir de, Edremit'teki Cumhuriyet Lokantası'nda paça çorbası, karnıyarık, kuzu furun ve irmik helvası! (Hepsini aynı anda değil tabii.)
Bana yazı yazdırmak isteyen havayolu dergileri, lütfen temasa geçiniz!
Thursday, October 28, 2010
Çoğunluk
Dün akşam Seren Yüce'nin Çoğunluk filmini izledikten sonra yönetmenle yapılmış bir kaç röportajı ve Ekşi Sözlük'teki bazı yorumları okudum. Ben de filmin gerçekliğine hayran kaldım. Peki gerçeği olduğu gibi görmek niye insanı bu kadar çarpıyor? Çünkü biz, günlük hayatımızda gerçekten kaçmak için elimizden geleni yapıyoruz. Popüler sinema da çoğunlukla bu ihtiyacımıza cevap veriyor. Gerçeği olduğu gibi görüp gösteren bir eser ise, kendimize karşı yeterince dürüstsek, hem bir uçurumdan bakmak kadar çarpıcı, hem de korkutucu.
Bir yorumcu "hissizlik"ten bahsetmiş. Aslında Mertkan hissiz değil ama korkuyor. Acıma, üzüntü, öfke, sevgi hep bu korkuya yenik düşüyor. Mertkan korku dışında başka bir şey hissetmekten bile korkuyor. Kız arkadaşından ayrılmasını isteyen babasından dert yandığında, annesi ona kendisinin ne istediğini soruyor. Mertkan tereddütlü cevap verince de sabırsızlıkla "ben senin hayatta hiç bir şeyi istediğini görmedim, vardır babanın bir bildiği" diyor.
Gerçek aslında ölü bir gezegenin çorak toprakları da, biz dünyalılar gözlerini ufka dikmiş, hikayelerle oyalanan hayalperestler miyiz? Gerçekten kaçmakla onunla yüzleşip, yine de daha iyisini hayal edebilmek, bunun için çalışabilmek arasında bir fark var. Anlamlı olan, bu çaba.
Dün akşam Seren Yüce'nin Çoğunluk filmini izledikten sonra yönetmenle yapılmış bir kaç röportajı ve Ekşi Sözlük'teki bazı yorumları okudum. Ben de filmin gerçekliğine hayran kaldım. Peki gerçeği olduğu gibi görmek niye insanı bu kadar çarpıyor? Çünkü biz, günlük hayatımızda gerçekten kaçmak için elimizden geleni yapıyoruz. Popüler sinema da çoğunlukla bu ihtiyacımıza cevap veriyor. Gerçeği olduğu gibi görüp gösteren bir eser ise, kendimize karşı yeterince dürüstsek, hem bir uçurumdan bakmak kadar çarpıcı, hem de korkutucu.
Bir yorumcu "hissizlik"ten bahsetmiş. Aslında Mertkan hissiz değil ama korkuyor. Acıma, üzüntü, öfke, sevgi hep bu korkuya yenik düşüyor. Mertkan korku dışında başka bir şey hissetmekten bile korkuyor. Kız arkadaşından ayrılmasını isteyen babasından dert yandığında, annesi ona kendisinin ne istediğini soruyor. Mertkan tereddütlü cevap verince de sabırsızlıkla "ben senin hayatta hiç bir şeyi istediğini görmedim, vardır babanın bir bildiği" diyor.
Gerçek aslında ölü bir gezegenin çorak toprakları da, biz dünyalılar gözlerini ufka dikmiş, hikayelerle oyalanan hayalperestler miyiz? Gerçekten kaçmakla onunla yüzleşip, yine de daha iyisini hayal edebilmek, bunun için çalışabilmek arasında bir fark var. Anlamlı olan, bu çaba.
"Şuna dikkat edin ki, benden herhangi bir şey istediğiniz gün her şey bitmiş demektir. Hiçbir şey anlıyor musunuz, hiçbir şey istemeyeceksiniz..." Sonra meçhul bir düşmanıyla kavga ediyormuş gibi hırçın bir sesle devam etti: "Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için.... Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil... Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki... Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı bir av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek... Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey vermeyiz... Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum."
Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali, sayfa 81-82.
Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali, sayfa 81-82.
Labels:
Relationships,
Türkçe
Tuesday, October 19, 2010
Arı kovanı
Pek çok insanın pek çok şekilde hakkı yeniyor. Evde, trafikte, merkezi sınavlarda, atamalarda, kamu ihalelerinde, mahkemelerde. Sosyal güvencesiz, iş güvenliksiz işçi çalıştıran iş yerlerinde. Tabii bunlar hala yadırgayabildiklerimiz. Bazılarını haksızlık olarak bile görmüyoruz, sistemin doğal işleyişi sayıyoruz. Bu hep böyleydi, ama benim aklım şimdi erdiği için şimdi öfkeleniyorum.
Aleni fauller
Bugünün iki haberi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimlerinde Adalet Bakanlığı'nın istediği adayların seçilmesi ve KCK davası. Bu iki haber aslında tek haber: KCK gibi davalar, hükümetin yargıyı dilediğince yönlendirmesinin sonucu.
Murat Yetkin'in bugünkü yazısından öğrendik ki, biz Adalet Bakanı ve müsteşarının HSYK'da yer almasından şikayet ederken, üç bakanlık bürokratı HSYK'na girmiş. Dedikodulara göre, eski müsteşar yardımcısı hakim ve savcıların atama, nakil, yetki gibi işlerine bakacak olan dairenin başına geçecekmiş. Eski personel müdürü mesleğe kabul, terfi ve disiplin işlerine bakan dairenin başkanı olacakmış. Denetim ve soruşturma izni işlerinden sorumlu üçüncü dairenin başkanlığına ise eski Adalet Akademisi Merkez Eğitim Müdürü'nün yerleştirilmesi düşünülüyormuş. Ahmet İnsel'in bugünkü yazısına göre Müsteşar Ahmet Kahraman bürokratların seçilmesiyle birlikte "bakanlıktaki hafızanın kurula taşınmasını" olumlu buluyormuş.
Kurumların değiştirilmesiyle yargının bağımsız ve tarafsız olamayacağını Koşullar ve Formüller adlı yazımda anlatmıştım. İyileşmeyi bir yana bırakın, işler daha da kötüye gitti. Eskiden hiç değilse HSYK ve hükümet yargı üzerinde zıt yönlü baskı uyguluyordu. Artık birbirlerini tamamlayacaklar. Kimse hakimler ve savcıların seçimlerde serbest iradeleriyle karar verdiklerini iddia etmesin. "Ne olur ne olmaz" diye düşünenlerin sayısı az değildir. Ne de olsa yerin kulağı, duvarların gözü vardır, oylarının hesabı kendilerine sorulabilir.
KCK davasının ise şu anda sürmekte olan onlarca benzeri gibi siyasi bir dava olduğu duruşmalar başlayınca meydana çıktı. İddianame 7578 sayfaymış, ekleriyle 130 bin sayfayı buluyormuş. Aralarında eski DTP yöneticileri ile BDP'li belediye başkanlarının, il genel meclisi başkanlarının ve belediye meclisi üyelerinin bulunduğu sanıklar “devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma”, “terör örgütü üyesi ve yöneticisi olma”, “terör örgütüne yardım ve yataklık etme” suçlarından yargılanıyormuş. 151 sanıktan 103'ü tutukluymuş. Anladığım kadarıyla geçen yılın Aralık ayındaki operasyonlardan beri tutuklular.
Tribünlerin sevinci, korkusu
Ortalıkta dolaşan iki hikaye var. Birincisi, ya "cahilliğin talih olduğu yerde bilginin aptallık olduğunun" idrakine varmış, ya hayat meşgalesinden (çalışmak da hayat meşgalesidir, keyif sürmek de) etrafına bakmaya mecali kalmamış, ya da rüzgarı arkasına almış mutlu çoğunluğa anlatılıyor. Tabii bir de yabancılara. Bu hikaye "demokratikleşme, normalleşme, Alevi-Kürt-Roman açılımı, ekonomik büyüme, ordunun tasviyesi, duble yollar, kentsel dönüşüm projeleri, rezidanslar" diyor.
İkinci hikayeyi ise öğretim üyeleri, yazarlar, gazeteciler anlatıyor. O hikaye, HSYK'na seçilen bakanlık bürokratlarının ve KCK gibi nice davadan hüküm giymeden, hüküm giyerek yıllarını hapiste geçirenlerin hikayesi. Bu, yüzeydeki ışıltının, boş sözlerin ve inşaatların altında süregitmekte olan haksızlıkların hikayesi. Bu hikayenin anlatılmasından hiç şikayetçi değil hükümet, hiç bir şeyi gizlemeye çalışmıyor. Sorulunca usulen diyor "hakimlerimizin iradesidir, yargının takdiridir" diye ama, aslında ibret-i alem olsun istiyor. Biliyor ki çoğunluğun zaten umurunda değil bu hikaye. Anlatılanlara kulak verip durduk yere öfkelenen basiretsiz azınlığa gelince... Bırakınız dinlesinler, görsünler, iyice anlasınlar. Hiç bir kuralın, kanunun, kurumun önemi olmadığını, önemli olan tek şeyin güç olduğunu. Gücün bizde olduğunu.
Pek çok insanın pek çok şekilde hakkı yeniyor. Evde, trafikte, merkezi sınavlarda, atamalarda, kamu ihalelerinde, mahkemelerde. Sosyal güvencesiz, iş güvenliksiz işçi çalıştıran iş yerlerinde. Tabii bunlar hala yadırgayabildiklerimiz. Bazılarını haksızlık olarak bile görmüyoruz, sistemin doğal işleyişi sayıyoruz. Bu hep böyleydi, ama benim aklım şimdi erdiği için şimdi öfkeleniyorum.
Aleni fauller
Bugünün iki haberi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimlerinde Adalet Bakanlığı'nın istediği adayların seçilmesi ve KCK davası. Bu iki haber aslında tek haber: KCK gibi davalar, hükümetin yargıyı dilediğince yönlendirmesinin sonucu.
Murat Yetkin'in bugünkü yazısından öğrendik ki, biz Adalet Bakanı ve müsteşarının HSYK'da yer almasından şikayet ederken, üç bakanlık bürokratı HSYK'na girmiş. Dedikodulara göre, eski müsteşar yardımcısı hakim ve savcıların atama, nakil, yetki gibi işlerine bakacak olan dairenin başına geçecekmiş. Eski personel müdürü mesleğe kabul, terfi ve disiplin işlerine bakan dairenin başkanı olacakmış. Denetim ve soruşturma izni işlerinden sorumlu üçüncü dairenin başkanlığına ise eski Adalet Akademisi Merkez Eğitim Müdürü'nün yerleştirilmesi düşünülüyormuş. Ahmet İnsel'in bugünkü yazısına göre Müsteşar Ahmet Kahraman bürokratların seçilmesiyle birlikte "bakanlıktaki hafızanın kurula taşınmasını" olumlu buluyormuş.
Kurumların değiştirilmesiyle yargının bağımsız ve tarafsız olamayacağını Koşullar ve Formüller adlı yazımda anlatmıştım. İyileşmeyi bir yana bırakın, işler daha da kötüye gitti. Eskiden hiç değilse HSYK ve hükümet yargı üzerinde zıt yönlü baskı uyguluyordu. Artık birbirlerini tamamlayacaklar. Kimse hakimler ve savcıların seçimlerde serbest iradeleriyle karar verdiklerini iddia etmesin. "Ne olur ne olmaz" diye düşünenlerin sayısı az değildir. Ne de olsa yerin kulağı, duvarların gözü vardır, oylarının hesabı kendilerine sorulabilir.
KCK davasının ise şu anda sürmekte olan onlarca benzeri gibi siyasi bir dava olduğu duruşmalar başlayınca meydana çıktı. İddianame 7578 sayfaymış, ekleriyle 130 bin sayfayı buluyormuş. Aralarında eski DTP yöneticileri ile BDP'li belediye başkanlarının, il genel meclisi başkanlarının ve belediye meclisi üyelerinin bulunduğu sanıklar “devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma”, “terör örgütü üyesi ve yöneticisi olma”, “terör örgütüne yardım ve yataklık etme” suçlarından yargılanıyormuş. 151 sanıktan 103'ü tutukluymuş. Anladığım kadarıyla geçen yılın Aralık ayındaki operasyonlardan beri tutuklular.
Tribünlerin sevinci, korkusu
Ortalıkta dolaşan iki hikaye var. Birincisi, ya "cahilliğin talih olduğu yerde bilginin aptallık olduğunun" idrakine varmış, ya hayat meşgalesinden (çalışmak da hayat meşgalesidir, keyif sürmek de) etrafına bakmaya mecali kalmamış, ya da rüzgarı arkasına almış mutlu çoğunluğa anlatılıyor. Tabii bir de yabancılara. Bu hikaye "demokratikleşme, normalleşme, Alevi-Kürt-Roman açılımı, ekonomik büyüme, ordunun tasviyesi, duble yollar, kentsel dönüşüm projeleri, rezidanslar" diyor.
İkinci hikayeyi ise öğretim üyeleri, yazarlar, gazeteciler anlatıyor. O hikaye, HSYK'na seçilen bakanlık bürokratlarının ve KCK gibi nice davadan hüküm giymeden, hüküm giyerek yıllarını hapiste geçirenlerin hikayesi. Bu, yüzeydeki ışıltının, boş sözlerin ve inşaatların altında süregitmekte olan haksızlıkların hikayesi. Bu hikayenin anlatılmasından hiç şikayetçi değil hükümet, hiç bir şeyi gizlemeye çalışmıyor. Sorulunca usulen diyor "hakimlerimizin iradesidir, yargının takdiridir" diye ama, aslında ibret-i alem olsun istiyor. Biliyor ki çoğunluğun zaten umurunda değil bu hikaye. Anlatılanlara kulak verip durduk yere öfkelenen basiretsiz azınlığa gelince... Bırakınız dinlesinler, görsünler, iyice anlasınlar. Hiç bir kuralın, kanunun, kurumun önemi olmadığını, önemli olan tek şeyin güç olduğunu. Gücün bizde olduğunu.
Friday, September 24, 2010
Medyanın hali
İki gece önce NTV'de Basın Odası programında Ruşen Çakır, Nuray Mert, Nazlı Ilıcak ve Okay Gönensin Bekir Coşkun'un Haber Türk gazetesindeki işinden atılmasını tartışıyorlardı. Hepsi, Doğan Holding olayının medya patronlarını tedirgin eden bir hava yarattığı konusunda hemfikirdiler. Bu tedirginlik sayesinde artık hükümetin doğrudan baskı yapmak zorunda kalmadığını, Turgay Ciner gibilerin kendiliklerinden hükümetin dümen suyuna gittiğini söylediler.
Ancak Gönensin, çok önemli bir şey daha söyledi: Medyanın iktidar karşısındaki zayıflığının, biraz da gazetecilerin iyi gazetecilik yapmamasından, gazetecilik refleksinin zayıflığından kaynaklandığını. Bana öyle geliyor ki gazete ve haber kanallarının "ciddi" içeriğinin yüzde doksanı köşe yazarlarının ya da uzmanların görüşlerini ifade etmesinden ibaret. En son ne zaman popüler bir gazete, dergi ya da televizyon kanalı bir skandalı ortaya çıkardı? Hangi araştırmacı gazeteci ya da muhabirin adını biliyoruz? Ortaya ne çıkıyorsa yasa dışı yollardan belge ve görüntü-ses kayıtlarının Internet'te yayınlanmasından ya da gazetelere "servis edilmesinden" çıkıyor. Gazeteciler bilgiyi bulmak yerine onu herkesle birlikte öğrendiklerinden, haberin kapsamı, içeriği ve zamanlaması ile ilgili inisiyatif kullanamıyorlar. Belki de böyle bir dertleri yok. Olsaydı, herhalde Ruşen Çakır'ın dediği gibi Hanefi Avcı'nın kitabındaki iddiaları araştırırlardı.
Nazlı Ilıcak'a göre "alternatif medya"dan her şeyi öğreniyormuşuz, merak etmemize gerek yokmuş. Bundan emin olmamız mümkün değil çünkü neyi bilmediğimizi maalesef bilmiyoruz.
Gazetecilik sadece gizli, bomba haberleri ortaya çıkarmak da değildir. İnsanların gözden kaçırdığını, görmezden geldiğini ama önemli olanı gündeme getirmektir. Örneğin bu sabah NTV Haber'de evlerinden Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında uzaklaştırılıp yerleştikleri TOKİ evlerinde mutlu olamayan Sulukuleliler ile ilgili bir haber vardı. Gerçi bu haber de gazetecinin kendiliğinden bulduğu bir şey değildi -- bir mahallenin suni olarak aniden değerlenmesinin, çehresinin değişmesinin yarattığı sıkıntılar Tophane'deki galerilere yapılan saldırıları anlamaya çalışırken gündeme geldi. Marifet bir madende ya da tersanede meydana gelen kazadan sonra taşeronluk ve iş güvenliği üzerine haber yapmak değil, kimsenin o anda üzerinde konuşmadığı sorunları ve riskleri önceden görmek.
Türkiye'de gazeteciler mesleklerinin değerinin, öneminin farkında değiller. Maaş alıp kısa yoldan bir köşe kapmaya çalışmaktan daha fazlası olmalı.
İki gece önce NTV'de Basın Odası programında Ruşen Çakır, Nuray Mert, Nazlı Ilıcak ve Okay Gönensin Bekir Coşkun'un Haber Türk gazetesindeki işinden atılmasını tartışıyorlardı. Hepsi, Doğan Holding olayının medya patronlarını tedirgin eden bir hava yarattığı konusunda hemfikirdiler. Bu tedirginlik sayesinde artık hükümetin doğrudan baskı yapmak zorunda kalmadığını, Turgay Ciner gibilerin kendiliklerinden hükümetin dümen suyuna gittiğini söylediler.
Ancak Gönensin, çok önemli bir şey daha söyledi: Medyanın iktidar karşısındaki zayıflığının, biraz da gazetecilerin iyi gazetecilik yapmamasından, gazetecilik refleksinin zayıflığından kaynaklandığını. Bana öyle geliyor ki gazete ve haber kanallarının "ciddi" içeriğinin yüzde doksanı köşe yazarlarının ya da uzmanların görüşlerini ifade etmesinden ibaret. En son ne zaman popüler bir gazete, dergi ya da televizyon kanalı bir skandalı ortaya çıkardı? Hangi araştırmacı gazeteci ya da muhabirin adını biliyoruz? Ortaya ne çıkıyorsa yasa dışı yollardan belge ve görüntü-ses kayıtlarının Internet'te yayınlanmasından ya da gazetelere "servis edilmesinden" çıkıyor. Gazeteciler bilgiyi bulmak yerine onu herkesle birlikte öğrendiklerinden, haberin kapsamı, içeriği ve zamanlaması ile ilgili inisiyatif kullanamıyorlar. Belki de böyle bir dertleri yok. Olsaydı, herhalde Ruşen Çakır'ın dediği gibi Hanefi Avcı'nın kitabındaki iddiaları araştırırlardı.
Nazlı Ilıcak'a göre "alternatif medya"dan her şeyi öğreniyormuşuz, merak etmemize gerek yokmuş. Bundan emin olmamız mümkün değil çünkü neyi bilmediğimizi maalesef bilmiyoruz.
Gazetecilik sadece gizli, bomba haberleri ortaya çıkarmak da değildir. İnsanların gözden kaçırdığını, görmezden geldiğini ama önemli olanı gündeme getirmektir. Örneğin bu sabah NTV Haber'de evlerinden Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında uzaklaştırılıp yerleştikleri TOKİ evlerinde mutlu olamayan Sulukuleliler ile ilgili bir haber vardı. Gerçi bu haber de gazetecinin kendiliğinden bulduğu bir şey değildi -- bir mahallenin suni olarak aniden değerlenmesinin, çehresinin değişmesinin yarattığı sıkıntılar Tophane'deki galerilere yapılan saldırıları anlamaya çalışırken gündeme geldi. Marifet bir madende ya da tersanede meydana gelen kazadan sonra taşeronluk ve iş güvenliği üzerine haber yapmak değil, kimsenin o anda üzerinde konuşmadığı sorunları ve riskleri önceden görmek.
Türkiye'de gazeteciler mesleklerinin değerinin, öneminin farkında değiller. Maaş alıp kısa yoldan bir köşe kapmaya çalışmaktan daha fazlası olmalı.
Tuesday, September 21, 2010
İki post birden
1-Bir hikayenin peşinde (ya da hayat taammüden yaşanmaz)
Kahramanımız uçakta, normalde taşınmayı düşünmeyeceği bir şehirde, normalde çalışmayı aklına bile getirmeyeceği bir şirkette çalışan biriyle tanışır. Bir kaç ay sonra, bir arkadaşı ona bu şirketin iş ilanını yollar. Bu tesadüf kahramanımızı hemen ertesi gün başvuru yapacak kadar heyecanlandırır, ancak işe alınmaz. Bu ilana bu kadar ilgi olmasına şaşırmakla beraber (tahminleri ile gerçek dünya arasındaki mesafeden doğan böyle şaşkınlıklara alışkındır da, her seferinde şaşırır yine) zaten o şehre taşınmak istemediğinden, kendisine zorla çizdiği bu kaderden kurtulmak kahramanımızı gizlice sevindirir.
Kahramanımızın maceraları saymakla bitmez. Bir keresinde de tesadüfen uzaktan bir tanıdığıyla, bir hemşehrisiyle karşılaşır. Bu tesadüf, benzer geçmişler ve benzer planlar, hepsi ne kadar da anlamlıdır. Bir sabah bir şehirde rastgele yürürken tesadüfen görmek istediğimiz bir sokakla ya da heykelle karşılaşmak, nasıl o amaçsız yürüyüşü ışıltılı ve talihli yaparsa, sanki bu hikayenin böyle sonlanması da bütün bir yolculuğu daha anlamlı kılacaktır. Pek çok şey, hatta gerekirse her şey görmezden gelinebilir bu hikaye uğruna... Görmezden gelmenin mümkün olmadığı ana kadar.
Kahramanımız yıllardır bilmektedir ki halbuki, insan noktaları ileriye bakarak değil, ancak geriye bakarak birleştirebilir. Gerçi geriye bakarak birleştirdiğimiz, nereye vardığını bilerek anlam yüklediğimiz olaylar da, oldukları anda o manada değildiler. Belki kendiliklerinden oluvermiştiler, o kadar güzel ve doğaldılar ki meydana gelmek için bir hikayenin parçası olmalarına gerek yoktu.
2-Neden kurgu yazmalı?
Bir ara yazmıştım ki, insanın söylemedikleri ne kadar çoksa, söyledikleri o kadar eksiktir. Post-modernizm başkalarının gerçeğini anlayamayacağımızı iddia etse de, herkes kendi gerçeğinden sorumlu herhalde! Halbuki kendi gerçeğimizi bile şöyle bir bütün olarak algılamaktan aciziz. Bir seferde sırf bir, bilemedin bir kaç parçasına bakabiliyoruz. Bazı parçalara hiç bakmıyoruz, sanki onlar hiç yokmuş gibi davranıyoruz. Normal insanlar gibi yaşamımızı sürdürebilmek için de böyle yapmak zorundayız. Bazı parçaları mümkün olduğunca zihnimizden uzak tutarak.... Aklımıza gelmesinler diye kendimizi bir şeylerle meşgul ederek. Sırf bize kendimizi hatırlatıyorlar diye insanlardan kaçarak.
Ama bana öyle geliyor ki bazıları oyalanamıyorlar. Ne kendi gerçeklerini, ne başkalarının gerçeğini unutabiliyorlar, görmezden gelebiliyorlar. Ne böyle açık açık itiraf edebiliyorlar, ne kimseyle yüzleşebiliyorlar. Zaten kıyamıyorlar da yüzleşmeye, anlamaya çalışıyorlar. Sonunda ellerinde bir sürü parça, sanki bu parçalar gerçek değilmiş, gerçek olmayan insanlara aitmiş gibi yazıyorlar. Son çare olarak. Yoksa isterlerdi onlar da normal olabilsinler.
Labels:
Literature,
Meaning,
Truth,
Türkçe
Thursday, September 16, 2010
Zaman
Bir yerden ya da hayatındaki her hangi bir şeyden ayrıldığında, bir dönem kapandığında, sanki bir ülkenin kıyısından kayıkla denize açılmış gibi oluyorsun. Her geçen gün o kıyıdan uzaklaşıyorsun, kıyı ufaldıkça onunla arandaki deniz kütlesi büyüyor. Bazen deniz çırpıntılı oluyor, bazen bir çarşaf gibi sakin, ufukta o gitmek istediğin yer görünmüyor. Sen daha kıyıdayken yolculuğun böyle olacağını bilseydin, belki ayrılmak daha zor gelirdi. Ama şimdi alışmak o kadar zor gelmiyor. Artık o kıyıda değilsin; ne kendini, ne çevrendekileri oranın birimlerine göre ölçüyorsun.
Bir taraftan da anlıyorsun ki artık her ne karar veriyorsan, telafisinin olmayabileceği bir yaşa gelmişsin. Belki verdiğin kararların hepsi sonunda en iyisine çıkmayacak, iyi ki bunu böyle yapmışım, bak sonunda ne iyi oldu demeyeceksin. İnsanlar hiç de olağanüstü hayatlar yaşamıyorlar, senin de öyle olağanüstü bir hayat yaşayacağın garanti değil.
Bunu biliyorsun da, yine de kararlarından hiç birine toz konduramıyorsun. Henüz.
Friday, September 10, 2010
Koşullar ve formüller
Bir kaç yıl önce, Avrupa Birliği reformlarına "ülkemizin koşulları" yüzünden karşı çıkanlara kızardım, işi "koşul" argümanıyla yokuşa sürüyorlar diye. Artık onlara hak veriyorum. Çünkü biliyorum ki Anayasa Mahkemesi ve HSYK, Avrupa Birliği'ndeki benzerleriyle aynı yapıya da "kavuşsa," hakimler ve savcılar işlerini düzgün yapıp yapmadıklarına göre değil, birilerinin çıkarına göre atanacak. Anayasa Mahkemesi'nin işlevi, güç dengesinin hükümet lehine değişmesiyle yavaş yavaş ortadan kalkacak. Günün birinde başbakanımız ya da bakanlarımız Yüce Divan'da yargılanacak olsalar, davaya kendilerine sempati duyan mahkeme üyeleri bakacak. Bu iki kurumun üyelik yapısı, paketin kabul edilmesi durumunda daha referandumun ertesi günü değişecek. Üstelik hükümet referandumda zafer kazanırsa, genel seçimlerdeki şansı da artacak.
Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Serap Yazıcı, TESEV için anayasa değişikliklerini değerlendiren bir rapor hazırlamış. Rapor, belli "demokratikleşme" kriterlerini tam olarak sağlamasa da, mevcut sisteme kıyasla o kriterlere daha yakın olduğu için değişiklikleri olumlu buluyor. Yazıcı'ya göre tüm maddeler demokratikleşmeye katkı sağladığı için kendi içlerinde bir bütünlükleri varmış, bu nedenle de hep birlikte referanduma sunulmalarında bir sakınca yokmuş. Bir sosyal bilimcinin anayasa değişikliklerini pratik sonuçlarına hiç aldırış etmeden, sanki bir makinenin kalite kontrolünü yapıyormuşçasına teorik bir "check list"e göre değerlendirmesi bence ahlaki değil. Bu yöntem, bir "demokratikleşme" formülü hangi topluma uygulanırsa uygulansın aynı sonucu verirmiş gibi yapıyor. Aynı sorun, Avrupa Birliği'nin yaklaşımında da mevcut.
Kısacası bu toplumdaki insanların büyük bölümü, hükümetimiz başta olmak üzere, demokratik ve ahlaki değerleri içlerine sindirmiş değiller. Kararlarını ya çıkarlarına göre alıyorlar, ya başka değerlere göre. Bazıları milliyetçi, bazıları dinci, bazıları cemaatçi, bazıları hizipçi, bazıları devletçi. Yani sanki hükümetimiz ve toplumumuzdaki bireylerin çoğu evrensel ölçüde demokrat, adil, ahlaklı, vicdanlıymış gibi, bu anayasa değişikliklerini evrensel formüllere göre ölçmek, bu değişiklikler kabul edilir edilmez bir batı Avrupa ülkesi kadar demokrat olacakmışız gibi yapmak ya aptallık, ya ikiyüzlülük. (İnsan bunu farkettiğinde, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne bazı değerleri içselleştiremediği için girmemesi gerektiğini iddia eden Avrupalılara da hak veriyor ister istemez.)
Demokratikleşme, ancak "koşulların" iyileşmesiyle sağlanabilir. Bu da eğitim sisteminin daha adil hale getirilmesiyle, ekonomik kalkınmayla, kayıtdışı ekonominin kayıt içine alınmasıyla, sosyal hakların sağlanmasıyla, kadınların maddi-manevi bağımsızlığıyla... İnsanların birey olabilmesiyle, özgür düşünebilmesiyle, kararlarının, hayatının sorumluluğunu alabilmesiyle. Anayasa değişiklikleri bizi daha demokratik ve ahlaklı kılmayacağına göre, böyle bir amacı olmadığı gibi, böyle bir sonucu da olmayacaksa, vereceğimiz karar AKP'yi destekleyip desteklemediğimize bağlı. AKP koşulları iyileştirmek için hiç bir şey yapmadığı gibi, sistemdeki çarpıklıkları, adaletsizlikleri kendi çıkarı için kullanıyor.
Pazar günü hayatımda ilk defa oy kullanacağım. Hayır diyeceğim.
Bir kaç yıl önce, Avrupa Birliği reformlarına "ülkemizin koşulları" yüzünden karşı çıkanlara kızardım, işi "koşul" argümanıyla yokuşa sürüyorlar diye. Artık onlara hak veriyorum. Çünkü biliyorum ki Anayasa Mahkemesi ve HSYK, Avrupa Birliği'ndeki benzerleriyle aynı yapıya da "kavuşsa," hakimler ve savcılar işlerini düzgün yapıp yapmadıklarına göre değil, birilerinin çıkarına göre atanacak. Anayasa Mahkemesi'nin işlevi, güç dengesinin hükümet lehine değişmesiyle yavaş yavaş ortadan kalkacak. Günün birinde başbakanımız ya da bakanlarımız Yüce Divan'da yargılanacak olsalar, davaya kendilerine sempati duyan mahkeme üyeleri bakacak. Bu iki kurumun üyelik yapısı, paketin kabul edilmesi durumunda daha referandumun ertesi günü değişecek. Üstelik hükümet referandumda zafer kazanırsa, genel seçimlerdeki şansı da artacak.
Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden Serap Yazıcı, TESEV için anayasa değişikliklerini değerlendiren bir rapor hazırlamış. Rapor, belli "demokratikleşme" kriterlerini tam olarak sağlamasa da, mevcut sisteme kıyasla o kriterlere daha yakın olduğu için değişiklikleri olumlu buluyor. Yazıcı'ya göre tüm maddeler demokratikleşmeye katkı sağladığı için kendi içlerinde bir bütünlükleri varmış, bu nedenle de hep birlikte referanduma sunulmalarında bir sakınca yokmuş. Bir sosyal bilimcinin anayasa değişikliklerini pratik sonuçlarına hiç aldırış etmeden, sanki bir makinenin kalite kontrolünü yapıyormuşçasına teorik bir "check list"e göre değerlendirmesi bence ahlaki değil. Bu yöntem, bir "demokratikleşme" formülü hangi topluma uygulanırsa uygulansın aynı sonucu verirmiş gibi yapıyor. Aynı sorun, Avrupa Birliği'nin yaklaşımında da mevcut.
Kısacası bu toplumdaki insanların büyük bölümü, hükümetimiz başta olmak üzere, demokratik ve ahlaki değerleri içlerine sindirmiş değiller. Kararlarını ya çıkarlarına göre alıyorlar, ya başka değerlere göre. Bazıları milliyetçi, bazıları dinci, bazıları cemaatçi, bazıları hizipçi, bazıları devletçi. Yani sanki hükümetimiz ve toplumumuzdaki bireylerin çoğu evrensel ölçüde demokrat, adil, ahlaklı, vicdanlıymış gibi, bu anayasa değişikliklerini evrensel formüllere göre ölçmek, bu değişiklikler kabul edilir edilmez bir batı Avrupa ülkesi kadar demokrat olacakmışız gibi yapmak ya aptallık, ya ikiyüzlülük. (İnsan bunu farkettiğinde, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne bazı değerleri içselleştiremediği için girmemesi gerektiğini iddia eden Avrupalılara da hak veriyor ister istemez.)
Demokratikleşme, ancak "koşulların" iyileşmesiyle sağlanabilir. Bu da eğitim sisteminin daha adil hale getirilmesiyle, ekonomik kalkınmayla, kayıtdışı ekonominin kayıt içine alınmasıyla, sosyal hakların sağlanmasıyla, kadınların maddi-manevi bağımsızlığıyla... İnsanların birey olabilmesiyle, özgür düşünebilmesiyle, kararlarının, hayatının sorumluluğunu alabilmesiyle. Anayasa değişiklikleri bizi daha demokratik ve ahlaklı kılmayacağına göre, böyle bir amacı olmadığı gibi, böyle bir sonucu da olmayacaksa, vereceğimiz karar AKP'yi destekleyip desteklemediğimize bağlı. AKP koşulları iyileştirmek için hiç bir şey yapmadığı gibi, sistemdeki çarpıklıkları, adaletsizlikleri kendi çıkarı için kullanıyor.
Pazar günü hayatımda ilk defa oy kullanacağım. Hayır diyeceğim.
Labels:
Democracy,
European Union,
Justice,
Nationalism,
Türkçe,
Turkey
Tuesday, August 31, 2010
“Recalculate!”
When you rent a car with a GPS, but don’t follow its directions, the woman who is usually quite gentle with her direction-telling pauses and declares with a hint of annoyance: “Recalculate!” So that the device comes up with a new route, given the road you are now on, that will take you to your destination. My brain feels like the GPS-woman nowadays, recalculating the route to something more.
When you rent a car with a GPS, but don’t follow its directions, the woman who is usually quite gentle with her direction-telling pauses and declares with a hint of annoyance: “Recalculate!” So that the device comes up with a new route, given the road you are now on, that will take you to your destination. My brain feels like the GPS-woman nowadays, recalculating the route to something more.
Subscribe to:
Posts (Atom)