Bir terör örgütünün bir ülkede önce 32 sivilin öldüğü, yüzden fazla sivilin yaralandığı bir saldırıyı gerçekleştirmesi, aynı örgütün iki buçuk ay sonra bu kez ülkenin başkentinde 102 sivilin öldüğü, 500'den fazla sivilin yaralandığı ülke tarihinin en büyük katliamını gerçekleştirmesi normal mi? Bu örgütün ülke içinde yeni üyeler edinmesi, örgütün üyelerinin ülkeye rahatça girip çıkması, ülke içinde dolaşması ve ülkedeki hükümetin ve güvenlik güçlerinin örgüte neredeyse sempati duyduklarını düşündürecek ölçüde müsamaha göstermeleri normal mi? Katliamdan sonra bazı örgüt hücrelerini elleriyle koymuş gibi buluvermeleri normal mi? Hükümetteki partinin mitinglerinde kuş uçurtulmazken, sol görüşlü kimselerin düzenlediği toplantı ve mitinglerde böyle patlamalar olması normal mi? Hükümetin ve cumhurbaşkanının olayla ilgili hiçbir sorumluluk kabul etmemelerinin dışında, bütün kanıtların işaret ettiği örgütün yanında başka örgütleri de suçlu ilan ederek olaydan siyasi çıkar elde etmeye çalışmaları normal mi? Bu diğer örgütlerden söz açılmışken, ülkedeki azınlığın hakları için savaştığını öne süren terör örgütüyle ülkenin güvenlik güçleri arasındaki kanlı çatışmaların, örgütün uzun bir çatışmasızlık döneminin ardından 32 sivilin öldüğü ilk saldırıya yaptığı anlaşılması güç bir 'misilleme' ile birden yeniden alevlenmesi normal mi? Bu terör örgütünün, aynı azınlığın haklarını savunan ve büyük bir başarıyla yüksek seçim barajına rağmen meclise girmiş bulunan siyasi partinin elini zayıflatacağını bile bile çatışmaları tırmandırması normal mi? Ülke tarihinin en büyük katliamından sadece yirmi gün sonra yapılan genel seçimlerde, hükümetteki partinin oy oranını beş aydan kısa bir süre önce yapılmış son seçimdekine göre neredeyse yüzde on artırması normal mi? Seçimin ardından aynı daha önce yaşanmış katliamlar ve yolsuzluk iddialarının üstü örtüldüğü gibi, iki seçim arasında yaşanan katliamlarda hükümetin ve cumhurbaşkanının sorumluluğunun bulunduğuna yönelik iddiaların birden sessizliğe gömülmesi normal mi? Hukukun bir yana bırakılarak, halktan oy aldığı sürece bu partinin ve üyelerinin aklanmış kabul edilmesi normal mi? İnsanların tüm bu olanları görmeyerek, görüyorsa da önemsemeyerek, hala bu partiye oy vermeye devam etmesi normal mi? Piyasaların seçimin ardından bayram etmesi normal mi? Hayatın hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi, bu ülkede ölenin hep öldüğüyle kalması normal mi?
*Orhan Pamuk'un Kafamda Bir Tuhaflık kitabındaki Doğru mu? bölümünden esinlendim.
The struggle of man against power is the struggle of memory against forgetting. Milan Kundera.
Wednesday, November 04, 2015
Para ve güç üzerine
İnsan ancak parası varsa paranın önemsiz olduğunu iddia edebilir. Ama para önemli olan yegane şey değildir. Bu çok basit ve klişe bir laf gibi görünebilir, ancak insan Türkiye'de kendini para tek önemli şeymiş gibi yaşamaya başlamış bulabilir. Kendini parasıyla, parasıyla satın alabildiği nesnelerle (ve tecrübelerle) tanımlamakta, bunlar sayesinde özel, önemli ve güçlü hissetmektedir, yoksa yetenekleri, emek vererek kazandığı başarıları, içten ilişkileri ve uğraşları ile değil. Vaktini paraya ve nesnelere sahip olabilmek için harcamakta, bunlar için fedakarlık yapmakta, diğer insanlarla para ve nesneler üzerinden rekabet etmektedir, onları da ancak sahip olduklarına göre sınıflamaktadır. Gençliğinde böyle düşünmeyen insanlar bile, çoluk çocuğa karıştıklarında "çocukları için en iyisini yapmanın" yolunun çok para kazanıp çok para harcamaktan geçtiğine inanmaya başlıyorlar. Bu, büyüyüp sorumluluk sahibi bir yetişkin olmakla eşdeğer görülüyor.
Paranın en önemli değer haline gelmesinin ülkedeki çoraklık ve güvensizlik hissiyle çok alakası var. Bu çoraklığı daha önceki bir yazımda şöyle anlatmışım: "Kimse insanlara nelerden mahrum kaldıklarını söylemiyor. Zor bir soruya cevap aramanın, düşünmenin, araştırmanın, cevap bulmanın, bir şeyler üretmenin verdiği tatmini bilmiyorlar. Güzel bir edebiyat metni, klasik müzik parçası ya da resim karşısında hissedilen mutluluğu bilmiyorlar. Böyle şeylerin değerini bilenler, 'kitap okuyanlar şimdi sefilleri oynuyor' diye küçümseniyor, elitizmle suçlanıyorlar. Bilim adamlarının fikri sorulmuyor, bilimsel araştırmalar desteklenmiyor, en büyük rantın inşaat sektöründe olduğu bir ortamda kimse eğitim, Ar-Ge, üretim zahmetine girmek istemiyor." Bu mutlulukları tanımayan insanlar ancak paralarını ve parayla satın alabildikleri şeyleri yarıştırarak tatmin olabiliyorlar. Ancak lüks şeylere sahip olarak, lüks ortamlarda bulunarak kendilerini özel hissedebiliyorlar. Bu yarış onların diğer insanlarla ilişkilerini zehirliyor, ya bir mücadeleye ya da bir çıkar ilişkisine dönüştürüyor. Sonuçta istedikleri her şeye sahip olsalar bile, çoraklıktan kurtulamıyorlar.
Aslında böyle yaşayan insanlara haksızlık da yapmamak gerek. Sağlık, eğitim, güvenlik gibi hizmetlerin kamu tarafından yeterince sağlanmadığı yerlerde, insanlar kendilerini güvende hissetmek için paraya ihtiyaç duyuyorlar. Sokaklarında güvende hissetmediğiniz, hastanelerine ve okullarına güvenmediğiniz bir ülkede hayatınızın kontrolünü biraz ele alabilmek için paraya ihtiyacınız var. Ama bunların ötesinde belki de sandığınız kadar yok.
Parayı hayatınızın merkezinden çıkardığınızda, çocuğunuza maddi olanaklar ve fiziki ortamın dışında da katabileceğiniz değerli şeyler olduğunu (yeter ki vakit olsun), insanları paranın dışındaki kriterlere göre de değerlendirebileceğinizi (zaten öyle yapmanız gerektiğini) görmeye başlıyorsunuz. Bunun hayata bakışınızı ne kadar değiştirdiğine (ya da o ana kadar paranın hayata bakışınız üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olduğuna) şaşıracaksınız. Bu yarışın içinde yer almak zorunda değilsiniz.
Paranın en önemli değer haline gelmesinin ülkedeki çoraklık ve güvensizlik hissiyle çok alakası var. Bu çoraklığı daha önceki bir yazımda şöyle anlatmışım: "Kimse insanlara nelerden mahrum kaldıklarını söylemiyor. Zor bir soruya cevap aramanın, düşünmenin, araştırmanın, cevap bulmanın, bir şeyler üretmenin verdiği tatmini bilmiyorlar. Güzel bir edebiyat metni, klasik müzik parçası ya da resim karşısında hissedilen mutluluğu bilmiyorlar. Böyle şeylerin değerini bilenler, 'kitap okuyanlar şimdi sefilleri oynuyor' diye küçümseniyor, elitizmle suçlanıyorlar. Bilim adamlarının fikri sorulmuyor, bilimsel araştırmalar desteklenmiyor, en büyük rantın inşaat sektöründe olduğu bir ortamda kimse eğitim, Ar-Ge, üretim zahmetine girmek istemiyor." Bu mutlulukları tanımayan insanlar ancak paralarını ve parayla satın alabildikleri şeyleri yarıştırarak tatmin olabiliyorlar. Ancak lüks şeylere sahip olarak, lüks ortamlarda bulunarak kendilerini özel hissedebiliyorlar. Bu yarış onların diğer insanlarla ilişkilerini zehirliyor, ya bir mücadeleye ya da bir çıkar ilişkisine dönüştürüyor. Sonuçta istedikleri her şeye sahip olsalar bile, çoraklıktan kurtulamıyorlar.
Aslında böyle yaşayan insanlara haksızlık da yapmamak gerek. Sağlık, eğitim, güvenlik gibi hizmetlerin kamu tarafından yeterince sağlanmadığı yerlerde, insanlar kendilerini güvende hissetmek için paraya ihtiyaç duyuyorlar. Sokaklarında güvende hissetmediğiniz, hastanelerine ve okullarına güvenmediğiniz bir ülkede hayatınızın kontrolünü biraz ele alabilmek için paraya ihtiyacınız var. Ama bunların ötesinde belki de sandığınız kadar yok.
Parayı hayatınızın merkezinden çıkardığınızda, çocuğunuza maddi olanaklar ve fiziki ortamın dışında da katabileceğiniz değerli şeyler olduğunu (yeter ki vakit olsun), insanları paranın dışındaki kriterlere göre de değerlendirebileceğinizi (zaten öyle yapmanız gerektiğini) görmeye başlıyorsunuz. Bunun hayata bakışınızı ne kadar değiştirdiğine (ya da o ana kadar paranın hayata bakışınız üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olduğuna) şaşıracaksınız. Bu yarışın içinde yer almak zorunda değilsiniz.
Labels:
İstanbul life,
Real world,
Relationships,
Türkçe
Tuesday, October 06, 2015
Karne
Bu ayki değerlendirmelerimiz sonucu,
sıralamalardaki düşüşünün devam ettiğini üzülerek bildirmek zorundayız. Gittikçe daha da sıradan bir insan
haline geliyorsun. Detaylara girmeden önce, bu karnenin tamamen kendi
belirlediğin değerlendirme kriterlerine göre hazırlandığını hatırlatmak
isteriz. Yani üç yıl önce belirlediğin kriterler. Diyorsan ki “benim için
evlenip çocuk sahibi olmuş olmak yeterlidir, ben böyle mutluyum, kendimden de
başka bir beklentim yok,” değerlendirme kriterlerini değiştirip daha olumlu
sonuçlar alman mümkün olabilir. Tabii ki insan zaman geçtikçe kendini daha iyi
tanır, fikirleri de değişebilir, bunda ayıp yok. İnsanın kendini bilmesi en
büyük erdemdir.
Bu ay neler yaptın? Öncelikle küçük
Can’ı bir ay daha büyüttünüz, tebrik ederiz. Can’la beraber tatile gittiniz ve
hiç dinlenemediniz. Bir defa valiz hazırlamak tam bir gün sürdü. Beş günlük tatil
için dört valiz hazırladın. Bu kadar çabanın sonunda sabah sekiz feribotuna
yetiştiğinizde bir başarı kazanmış gibi hissedecektin ki, feribotun sizin gibi
küçük çocuklu ailelerle dolup taştığını gördün. Bu kadar insanın senin kadar
çok iş yapması, sonunda herbirinizin feribottaki onlarca aileden sadece biri
olabilmeniz moralini bozdu. Sıradanlık bu kadar çaba gerektirmemeliydi, bu
kadar çaba gerektiren şeyler sıradan olmamalıydı. Belki de bu ülkede en büyük
başarı sıradan olabilmekti. Buradaki kadınlar şu çocukları büyütmek için harcadıkları
emeği başka herhangi bir şeye yöneltebilseler... Feribot yolculuğu Can’ı koridorlarda
gezdirip bir şeyler yedirmeye çalışarak geçti. Bir ara Can’ın “mem-me” diye
bağırması üzerine emzirecek yer soruşturdun, ibadethanede emzirebileceğini
söylediler. Çoluk çocuk ibadethanenin yerine serili halının üzerinde yatan
naylon çoraplı kadınları görünce üzerine bir örtü örtüp koltuğunda emzirmeye
karar verdin. Ama Can örtüden sıkıldı, emmekten vazgeçti. Tabii ki yanında
getirdiğin kitapların, dergilerin kapağını açamadın. Eskiden yapabildiğin
şeyleri çocuk yüzünden yapamıyor olmak ve bu fedakarlığına rağmen yine de
sıradanlıktan kurtulamamak içinde bir isyan dalgası kabarttı. (Bu duygu tatil
boyunca sık sık tekrarlanacaktı. ) Bütün bunlara rağmen feribotta yanınızda
oturan hoş ve sıcakkanlı reklamcı kadının çocuğu olmadığını öğrenince ona
acıdın.
Can gittiğiniz otelde herkesin
sevgilisi oldu. Herkes Can’a gülümsüyordu, ama sen çocuğun peşinde, elinde mama
kavanozu ve kaşık, yüzünde umutsuzluk ve sabırsızlık dolu bir ifadeyle
geziyordun. Üstelik tüm bunları yaparken
evden uzakta geçen şu birkaç değerli günün kıymetini bilmen, keyfini çıkarman
gerektiğini düşünüyordun. Bu da ayrı bir stres kaynağıydı. Mesela şu açık büfe
seansları… Sana kalırsa çeşit çeşit yemeklerin gönlünce tadına bakmak en çok
senin hakkındı. Ama olmuyordu, olamıyordu. Can’ın (uykusunu yemeğe denk
getirebildiğiniz mucizevi bir kahvaltı dışında) oyalanması ve beslenmesi
gerekiyordu. Nöbetleşe yediğiniz yemekler boğazına diziliyordu. Etrafına
bakıyordun ve hıncahınç dolu yemek salonundaki yaşlı-genç insanlar ve insan
yavruları sana karınca sürüleri gibi görünüyordu. Lahana dolmaları havada
uçuşuyor, rokfor peynirleri yerlere düşüyordu. Şu dünyadan kâm almaktan başka
hiçbir amaçları olmayan, bundan ötesini düşünmeyen karınca sürüleri. Oysa
onların da hayatları zordu ve onlar da parasını ödedikleri bu açık büfeyi
sonuna kadar hak ettiklerine emindiler. Belki sen de yemeğin keyfini
çıkarabilsen her şey bu kadar kötü görünmeyecekti. Peki her şeyin bu kadar kötü
görünmesinin sebebi senin kötümserliğin miydi, yoksa her şey gerçekten bu kadar
kötüydü ve esas sorun senin bunu keyfin yerindeyken görememen miydi?
Tatilden sonra Can’ı bakıcısına emanet
edip işe döndün. Kıçının üstünde oturup, öğlenleri yemeğe gidip çocuk sahibi
olan diğer kadınlarla anneliğin incelikleri ve zorlukları ve bakıcılar ve
kocalar hakkında sohbet edip, olmayanlara acıyıp, arada bir yalandan bir sunum
hazırlamak ya da rapor yazmak için güzel bir fırsat. Sen bu işi üç yıl önce
bırakmak istemiyor muydun? Hani yaptığın işin bir işe yaramadığından şikayet
ediyordun? O patronluk tasladığın, kamerayla gözleyip elverişli zamanlarda
uyardığın bakıcınla temizlikçin hiç değilse bir iş yapıyorlar. Hani o
çalıştığın şirketin ortağı olmakta bile gözün yoktu? Hani o tıklım tıkış
asansörlerin içindeki herkes karıncalar gibiydi (herkesi karıncaya
benzetiyorsun!), kendilerini kaptırmışlardı, her şeyi otomatik yapıyorlardı,
bir tek sen kendini kaptıramamıştın da her şeyi olduğu gibi görüyordun, ama
kimse bunun farkında değildi, bir ajan gibi… Tabii iyi bir proje gelse de biraz
pohpohlansan bütün bu düşünceler yok olurdu, böyle oyunbozanlık yapmazdın.
Bari boş zamanlarında sana anlamlı
gelen (en azından üç yıl önce anlamlı geldiğini söylediğin) bir şeyler yapsan,
okusan, yazsan? Ama bütün yaptığın Instagram’a girip bilinçsizce fotoğraflara
bakmak. Modern dünyanın uyuşturucusu bu. Güzellik bağımlılık yapıyor ama sahip
olamayınca acı veriyor. Aslında senin için önemli olmadığını iddia ettiğin
şeyleri, mesela güzel bir vücudu ya da elbiseyi ya da tekne tatilini ya da
altında “dünyanın en iyi, en düşünceli kocası bana nasip oldu!” yazan bir adamı
karşında görüverince kıskanıyorsun, kendine acıyorsun. Halbuki aklına fırsat
versen, sana bu fotoğrafların gerçek olmadığını (çünkü kimse IDO feribotunda ya
da ofisinin tıklım tıkış asansöründe çektiği fotoğrafları Instagram’a koymuyor;
saklananlar gösterilenlerin gerçekliğinden çalıyor), bu resimleri koyanlarla
yarışa girmenin aptalca olduğunu, senin için (aslında herkes için) esas
mutluluğun başka yerlerde olduğunu anlatacak. Ama yorgunsun, bu duygularla
baş edecek gücü bulamıyorsun.
Yorgunluk sana normalde yapmayacağın
başka şeyler de yaptırıyor. Mesela gecenin 11’inde Can’ı uyutmaya çalışıyorsun.
Can yatağına konunca uyumaya alışkın değil, ya memede uyuyacak ya da evde bu iş
için aldığınız arabada. Mehmet televizyonun karşısında uyumuş, sende de artık
emzirecek takat yok, zaten bu saatte süt de yok, arabayı bir ileri bir geri
sallayıp duruyorsun. Can’ı uyutmuş olmak günün son başarısı olarak hanene
yazılacak, az sonra sen de diğer koltuğa uzanıp Instagram’a bakarken uyuyakalabileceksin.
Oyalanmak için gözünün ucuyla tartışma programında konuşan meymenetsiz adamlara
bakıyorsun. Söyledikleri ne kadar boş... Birden varislerin sızlıyor ve Can’ı
yatağına koyma vaktinin geldiğine karar veriyorsun. Arabadan alırken
mızmızlanıyor, kucağında debeleniyor ve yatağa bıraktığın anda ağlamaya başlıyor.
Sırtını sıvazlıyorsun, kâr etmiyor. O anda günün hâlâ bitmemiş olduğu ve henüz
koltuğa yatıp uyuklayamayacağın gerçeği, sana dayanılmaz geliyor. Sabrın
taşıyor. Mehmet’e sesleniyorsun. Mehmet kalkıyor ve “beceriksiz, uyutamadın mı”
diyor. (Şu anda konumuz sen olduğun için Mehmet’in hıyarlıklarına girmiyoruz
ama kendi karnesinde yaptığı yanlışları kısaca açıklamaya çalıştık, malum uzun
metinleri okuyamıyor.) O anda sende şalterler atıyor. İkisinin de hayatını
nasıl mahvettiklerinden girip, asıl beceriksiz ve düşüncesizin Mehmet
olduğundan çıkıp, bağırıyorsun da bağırıyorsun. Mehmet’i üzmek, kırmak
istiyorsun. Çocuk korktu, ağlıyor. Hatta Mehmet de korktu. Komşular duymuş
olabilir. En çok da alt kattaki piyanist kızdan utanıyorsun çünkü o genç,
yetenekli, bütün zamanını alan bir çocuğu, kocası ya da kendisine anlamsız geldiği
halde bırakamadığı kurumsal bir işi yok. Evde olduğu zamanlar uzun uzun piyano
çalıyor.
Herkesle aynı şeyleri yaparak herkesten
farklı olamazsın. Kendi sosyo ekonomik düzeyindeki yüz yetmiş bin sekiz yüz on
üç kadın içinde, kendi seçtiği kriterlere uygun bir yaşam sürebilmek bakımından
doksan sekiz bin alti yüz elli yedinci sıradasın. Geçen aya göre bin üç yüz
altmış dört sıra düştün. Ya değerlendirme kriterlerini, ya da alışkanlıklarını
değiştirmen gerekiyor. Sana bol şans diliyor, yanaklarından öpüyoruz.
Labels:
Kısa Hikayeler,
Motherhood,
Ordinary-ness,
Türkçe,
Work
Sunday, July 26, 2015
Kafamda bir tuhaflık
Orhan Pamuk’un geçen sene çıkan son
kitabı Kafamda Bir Tuhaflık,
gözlemleyebildiğim kadarıyla çok ses getirmedi. Pamuk, bana kalırsa iyi bir
hikaye anlatmaktan, derinlikli karakterler yaratabilmekten, iyi edebiyattan
daha fazlasını, “sosyal içerikli” bir kitap yazmayı hedeflemiş ve bu çabası
metinde göze batıyor.
Orhan Pamuk ilk defa tamamen kendi
sınıfının dışındaki karakterleri anlatıyor kitapta. Mevlut ve ailesinin yaşamı
akıp giderken, Orta Anadolu’dan İstanbul’a göçenlerin yerleştiği “tepe”lerin de
yıllar içinde nasıl dönüştüğünü gözlemliyoruz. Göçmenlerin çevirdiği arsalardan
sefalet içinde yaşamların sürüldüğü gecekondulara, gecekondulardan birkaç katlı
apartmanlara ve en sonunda gökdelenlere uzanan bir dönüşüm bu. Mevlut’un amcası
ve oğulları, önce Mevlut’un babasına ufak bir kazık atarak, sonrasında da güçlü
Hacı Hamit Vural’a yakın durarak ortaya çıkan ranttan pay sahibi olabilmeyi
başarıyor, ancak Mevlüt bir türlü kendini kurtaramıyor. Seyyar satıcılık, büfe
müdürlüğü, otopark bekçiliği, elektrik dağıtım şirketinde memurluk gibi bir
dizi iş yapıyor, akşamları da hep bozacılık.
Mevlüt karakteri gerçekten tuhaf bir
karakter. İyi niyetli ve saf olduğu her fırsatta vurgulanıyor. Sanki Orhan
Pamuk, alt sınıftan herhangi bir insanın iç dünyasına giremeyeceğini düşündüğü
için Mevlut’u diğer kitaplarındaki baş karakterlere benzetmiş. Mevlüt geceleri şehirde yürümeyi,
mezarlıklarda gezmeyi sevdiği için bozacılığı bırakamıyor, köpeklerden
korkuyor, karanlık bir gece kaçırdığı kızın sevdiği kız değil ablası olduğunu
anlayınca kaderine razı oluyor. Bozacılık, sanki Mevlut’un çağrıldığı evlerdeki
“laik orta sınıf” (ya da tarikat mensubu) müşterileriyle gelenek, siyaset ve
din üzerine sohbet edebilmesi ve yazarın “alem” kelimesini sıkça kullanmasına
fırsat vererek sokaklarda gezebilmesi için kitaba monte edilmiş bir araç. Aynı
şekilde, metinde Mevlut’un hikayesine iliştirilen, o sırada memlekette neler
olup bittiğine dair siyasi ve sosyolojik notlar çoğu zaman Türk okur için basit
ve sakil kaçıyor, sanki yabancı okur için yazılmış. Bunlar, metne
yedirilemediği ve hikaye içinde bir amaçları olmadığı zaman sırıtıyor. (“Eski
dostu Ferhat, ‘İstanbul’un apartmanları üçe ayrılır,’ demişti bir kere: 1.
Kapısında ayakkabıların çıkarıldığı, namaz kılınan, dindarların evleri. 2.
Ayakkabılarınlarınla girebileceğin Avrupai zenginlerin evleri. 3. Her iki
türden ailelerin birlikte yaşadığı yeni yüksek apartmanlar.” Sf. 31)
Kitabın güzel, eğlenceli tarafları da
yok değil. Sınırlı üçüncü şahıs anlatıcı Mevlüt’ün hikayesini anlatırken diğer
kahramanların araya girip sözü almaları güzel ve eğlenceli bir yöntem. Orhan
Pamuk Benim Adım Kırmızı’da da her
bölümde farklı bir kahramana söz vermişti, ama bu kitapta kahramanlar daha kısa
sürelerle, birbirleri ardına söz alıyorlar, bu da insana sanki Mevlut’un hayatı
üzerine, bol röportajlı bir belgesel izliyormuş izlenimi veriyor.
Mevlut amcasının oğlunun entrikasına
kurban giderek asıl niyet ettiği güzel Samiha’yı değil, ablası Rayiha’yı
kaçırmıştır, ancak kaderine razı, Rayiha’ya aşık olur ve onunla evlenir. Mevlut
karısı öldükten sonra Samiha ile de evlenecektir, ama asıl sevdiği Rayiha’dır.
Yıllar geçtikçe evlilikleri eskise ve Rayiha mektupların Samiha’ya yazıldığını
öğrenince kızkardeşine karşı başedemediği bir kıskançlık duysa da, beraber
geçirilen zaman ve yaşanan tecrübelerin gerçek sevgi ile ilişkilendirilmesi
güzeldi.
Mevlut’ün bozacılık yaparken gezdiği
karanlık, sessiz ve ürkütücü sokaklar değil, ama daha ortaokuldayken babasıyla
yoğurtçuluk yapmak için çıktığı, herkesin bir şeyler alıp satmaya çabaladığı yaşam
dolu sokaklar da güzeldi. Pamuk, büyük olasılıkla kendisi bu sokaklardan sadece
bir gözlemci olarak geçmiş olsa da, sokakların ritmini, enerjisini okura
hissettirebiliyor. Aynı şekilde Mevlut dışındaki karakterler hayat dolu.
Süleyman, Ferhat ve Korkut çok daha eğlenceli, fırlama, ilginç karakterler.
(Belki seslerini duyurabildikleri için Mevlut’ten daha şanslı olabilirler,
şimdi Mevlut’e de haksızlık yapmayalım.) Benim
Adım Kırmızı ve Masumiyet Müzesi’nde
olduğu gibi, Pamuk kadın karakterlerin iç dünyasına girebilmek için de gerçek
bir çaba sarfediyor. Samiha’nın dik başlılığı, Rayiha’nın kıskançlığı,
Vediha’nın kız kardeşleri ve kocasının ailesini idare etme çabası çok güzel
anlatılmış. Hele Vediha’nın maruz kaldığı muameleleri sayıp döküp, bunların
doğru olup olmadığını sorduğu bir bölüm var ki, bir harika. (“Yıllarca ‘Paramız
var, Şişli’ye taşınalım,’ dememe Korkut’un hiç kulak asmamasından sonra, bana
inat eder gibi Süleyman’ın yeni gelinle Şişli’ye yerleşmesi doğru mu?”sf. 376)
Labels:
Literature,
Orhan Pamuk,
Türkçe
Tuesday, July 14, 2015
Annelik ve konformizm
Anneler
çocuklarına “aman olaylara karışma, sonunda olan sana olur” derler ya hep –
mesela benim babaannemin sürünün ne başında, ne sonunda gitmeli minvalli bir
lafı vardı. Annelik çok emek istiyor ve çocuğunuzun iyiliği her şeyin önüne
geçiyor. Anne olmadan önce savunduğunuz bazı şeyleri anne olduktan sonra
savunamamaya başlıyorsunuz, çünkü enerjiniz yok. Hayat tarzınız tamamen
değişiyor (kulağa o iğrenç kamu spotu gibi gelmeye başladım) ve eskiden
“sıradan” sandığınız, tercihlerini küçümsediğiniz insanlara yakın tercihler
yapmaya başlıyorsunuz. Annelik aslında, “dünya yansa kendimi düşünürüm”cülüğün
“dünya yansa çocuğumu düşünürüm”e evrilmiş versiyonu, fedakarlık kisvesi
altında bencillik yapabilme fırsatı.
Birkaç örnek
vereyim belki beni daha iyi anlarsınız.
1)
Sınıf
bilinci: Burada sınıf
bilinciyle ilgili pek çok yazı yazmıştım. Ancak “emekçi” insanların hepsi
dürüst, iyi niyetli ve mazlum değil. Bunun böyle olmadığını, kendi çevrenizin
dışındaki insanlarla biraz vakit geçirince gayet iyi anlıyorsunuz. Bakıcılarla
olan tecrübelerim, insanların kolayca yalan söyleyebildiğini ve bundan ahlaki
olarak hiç rahatsız olmadığını gösterdi. Siz ne kadar geri adım atarsanız, onlar
kendi isteklerini o kadar rahat dayatabiliyorlar. (Gerçi bu eğilimi sadece
yanınızda çalışan insanlarda değil, en yakınlarınızda da rahatlıkla
görebilirsiniz.)
Belki de rahat büyümüş, en azından çocukluklarında isteklerini elde etmek
için mücadele etmek zorunda olmamış benim gibi insanlar, kendileri kadar şanslı
olmayanlara karşı böyle peşin hüküm vermemeliler. Ancak annelik hayattaki
sorumluluklarımı öyle çok ve aniden arttırdı ki, insanlara her zaman anlayışla
yaklaşamıyorum. İş ahlakı ve iyi niyete çok ihtiyaç var. Sadece işverenler için
değil, çalışanlar için de geçerli bu.
2)
Alışveriş
merkezleri kurtarıcıdır: Mecbur
kalmadıkça alışveriş yapmayı sevmem ve eskiden beri alışveriş merkezlerini
sıkıcı bulurum. Ancak pusetle sokaklarda gezinmeyi deneyin bakalım… Yol
üzerinde bir restorana-cafeye oturun ve çocuğunuzun altını değiştirmeye çalışın
bakalım. Arka koltukta ağlayan bir bebekle park yeri arayın bakalım. Ya da
araba kullanmayıp toplu taşıma araçlarını ya da taksileri kullanmakta direnin
bakalım. Alışveriş merkezleri, gerçek bir ihtiyaçtan doğmuş ve insanların
sokaklarda gezmektense AVM’leri tercih etmelerinin bir sebebi var. Tabii ki
gönül güzel parkların, geniş kaldırımlı bulvarların, restoran/cafelerde bebek
bakım odalarının yaygınlaşmasını ister, ancak şu an için dışarı çıkıp biraz
kafasını dağıtmak isteyen bir annenin elindeki en rahat seçenek AVM’ler. Zaten
annelik sizin bir şeyleri prensip edinip de, bu prensipler uğruna bir şeyleri
protesto/boykot etmenize izin vermiyor. Günü mümkün olduğunca düzgün bir
psikoloji ve sağlığı/keyfi yerinde bir bebekle atlatmaya çalışıyorsunuz.
3)
Tüketim
dünyası: Kendiniz için
alışveriş yapmayı, eşya kalabalığını pek sevmeyebilirsiniz, ama çocuk
büyütürken daha önce hiç aşina olmadığınız bir sürü eşyayı almak ve kullanmak
zorunda kalıyorsunuz. Modern dünyada bebeğinizle hayatınızı sürdürebilmek için
tüm bu eşyaları kullanmaya mecbur olduğunuzu düşünüyorsunuz, ama modern
dünyanın hayatınızı kolaylaştırmayı vaad ederken kafanızı yoran pek çok şeyi
gibi bu eşyaları seçmek, kullanmayı öğrenmek, temiz ve düzenli tutmak, her
gittiğiniz yere taşımak çok yorucu aslında. Çocuğunuz için alışveriş yapmak
özellikle yorucu: Araç koltuğunun güvenlisini, yiyeceklerin, mama kaplarının,
oyuncakların kanserojen olmayanını bulmaya çalışıyor ve kendinizi sizi ve
çocuğunuzu kandırıp zehirlemeye çalışan kapitalist dünya karşısında tek başına
hissediyorsunuz. Çoğu durumda iyi olanın pahalı olan olduğunu varsaymaktan daha
fazlasına enerjiniz yetmiyor.
4)
Kentsel
dönüşüm: Kentsel
dönüşümün ya da mutenalaşmanın,
yerlerinden edilen insanlar için ne kadar büyük bir zulüm olduğunu biliyorum,
daha önce yazmıştım. Beşiktaş’ta oturuyorum ve evimin çok yakınında köy evi
benzeri bahçeli bir ev var. Gecekondu mu bilmiyorum. Bahçesinde ve etrafında tavukların gezdiği
bir ev bu. Günün her saatinde öten bir horozu var. Bu ev, bütün kış çok kötü
kalite kömür yakarak mahallenin havasını mahvetti, camı açıp evi havalandırmayı
olanaksız hale getirdi. Nisan ayının sonuna kadar o baca tütmeye devam etti.
Kuşkusuz kabahat, kalitesiz kömürleri bu insanlara dağıtanlarda, ama ben, bu
sorunun en kısa zamanda çözülmesinin yolunun, evin kentsel dönüşüme kurban
gitmesi olduğunu düşünmeye ve bunu dilemeye başladım.
Annenin içinde beliren bir başka dürtü de, siteye taşınma arzusu. Bunun
AVM’lerin birden çekici hale gelmesine benzer nedenleri var: Evinizden
çıktığınızda pusetle trafikten korkmadan rahatça yürüyebileceğiniz, çocuğunuzu
gezdirebileceğiniz, ipsiz sapsız insanları içeri almayacak güvenliği olan, siz
işteyken bakıcının da çocuğa güvenle hava aldırabileceğini bildiğiniz bir yerde
yaşamak istiyorsunuz.
5)
İşim
aslında o kadar da kötü değilmiş: Evde oturup çocuğa bakınca, nerede çalıştığınızın ve işinizin ne ihtiva
ettiğinin o kadar da önemli olmadığını, dışarıda çalışma konseptinin başlı
başına değerli olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Giyinip evden çıkmak,
işyerinde iki insan görüp konuşmak, kafayı çocuktan başka konulara verip beyin
hücrelerinizin çalıştığını hissetmek, evdeki güç dengelerini korumak, maaş ve
özel sağlık sigortası gibi güzellikleri var dışarıda çalışmanın. Hakettiğinizi
düşündüğünüz konumda, size gerçekten anlamlı gelen bir amaca yönelik çalışmıyor
olabilirsiniz, ama ne gam! İdealleriniz çok geride kalırken işyerinin eve
yakınlığı, esnek çalışma saatleri gibi şeyler önem kazanıyor. Çalışıyor olmak
yeter.
Çocuk sahibi
olmak, inandıklarınız ve tercihleriniz arasındaki makası açacak,
tutarsızlıkları artıracaktır. Buna hazırlıklı olmak gerekli. Ama bir yandan da
pek çok konuda sizi tercih yapmak zorunda bırakan ve tercihlerinizi belirleyen,
hayatınıza sınırlar koyan bir şey. Yani sizi hem ilerlemek, büyümek zorunda
bırakıyor, hem de ilerleyebileceğiniz yolları belirliyor. Bu insanı ataletten
kurtarıp, ferahlatıcı bir etki yapabilir. Gerek zamanınıza, gerekse
tercihlerinize konulan sınırlar, onları aşmak, etraflarından dolanmak için yaratıcı
çözümler bulmanıza, kendinizi geliştirmenize, zamanınızı daha verimli
kullanmanıza vesile olabilir. İnşallah öyle olur!
Saturday, June 06, 2015
Bakıcı sorunu
Bir kadının anne olduktan sonra işine ve kendisini mutlu eden uğraşlara vakit ayırabilmesinin tek yolu var: Bir bakıcı tutmak. Sokrates'a atfedilen bir söz vardır, evlenin ya mutlu ya filozof olursunuz gibilerinden... Bakıcı ve ajans camiasıyla haşır neşir olan birinin filozof olmaması imkansız.
Gerçek hayatta çocuğun bakım işini devretmekle de, anne üzerindeki (babaya göre) orantısız yük hafiflemez. Bakıcıyı bulma, onunla vakit geçirme, onu denetleme ama bir yandan da gönlünü hoş tutma, giderse işi gücü bırakıp bu sürece yeniden başlama görevleri anneye düşer. Bütün bunlar ayrı ayrı çok zordur, hatta bu işlerle uğraşmak zorunda kalan pek çok kadının evinde oturup çocuğuna kendisi bakmayı içinden geçirdiğinden eminim.
Şimdi bütün bu aşamalar gerçek hayatta nasıl geçiliyor teker teker bakalım. Geçen yıl Temmuz ayında, annelerin önayak olmasıyla Damla Ajans aracılığıyla gündüzlü bir bakıcı bulduk. Damla Ajans'a ilk gidişimizde karşımıza dört aday çıkardılar, birisini seçtik. Yani ilk deneyimimizde, belki de henüz tecrübesiz ve saf olduğumuz ve dolayısıyla çok ince eleyip sık dokumadığımız için, bir bakıcı bulmamız kolay oldu. Bakıcımız kırk beş yaşlarında, bir ailenin yanında uzun süre çalıştıktan sonra iki ayrı evde altışar ay gibi kısa süreler çalışmış, bize anlattığı kadarıyla ailelerin affedilmez kusurları nedeniyle aniden ayrılmıştı. Gerçi uzun süre çalıştığı evden de bir para anlaşmazlığı yüzünden aniden ayrılmıştı, ama onlar herhalde uzun süre çalışmış olması sayesinde iyi referans verdiler. Biz diğer ailelerden farklı olduğumuz inancıyla bunların üzerinde fazla durmadık. Bakıcımızın eli çabuktu, evi çekip çeviriyor, bebeğe sevgi gösterileri yapıyor, bebek de onu seviyordu. Ama benim için bu ilkokul mezunu kadının bitmez tükenmez konuşmalarına (özellikle daha önce çalıştığı evlerle ilgili dedikodular) katlanmak gerçekten zor oldu. Bebeği gereğinden fazla sahiplendiğini, fazla gürültülü ve abartılı sevdiğini, fazla çokbilmişlik yaptığını, benden çok anneleri muhatap aldığını düşünüyordum. Altıncı aydan itibaren yarı zamanlı çalışmaya başladım. Sabahları eşimin annesi uğruyordu. Bazı öğleden sonraları hep beraber parka gidiyor, yemek yiyorduk. Eşimin evde olmadığı birkaç Cumartesi sabahı dışında hiç fazla mesai yapmadı, akşamları bir yere gideceğimiz zaman hep eşimin annesine bıraktık. Sonra dokuzuncu ayda bakıcımız annemi arayıp yüklü bir miktar borç para istedi. Eşinin batırdığı bir iş yüzünden borçlarının olduğunu, bankadan kredi alamadığını söyledi. Henüz dokuz aydır çalıştığı yerden, hem de benden değil annemden para istemesi beni sinirlenirdi, ama ona katlandığımız dokuz ayın ve çocuğun hatırına parayı verdik. Bu durumda sanki çocuğunuz (ve sizin hayatınız) rehin alınmış da fidye isteniyormuş gibi hissediyorsunuz. Daha özverili çalışacağını beklerken tam tersi oldu, ardı ardına aptalca hatalar yapmaya başladı. Kendisini uyardığımda sert cevap veriyor, kavga çıkarıyordu. O ayın da maaşını aldıktan on gün sonra, benim bir uyarıma çok alınmış gibi yapıp kavga çıkardı ve gitti, bir daha da gelmedi. Eşi borcunu ödeyeceğini söyledi ama henüz bir ödeme yapmadı.
Ücretsiz izin aldım. Tanıdığımız uygun biri olmadığı için yeni bir bakıcı bulmak için yine Damla Ajans'a gittik. Karşımıza çıkardıkları üç adaydan birini sevdik, ancak daha önceki bakıcımızdan edindiğimiz tecrübeyle eşinin nerede çalıştığını sorduk. Bir sitede güvenlik görevlisi olduğunu söyledi. Bahsettiği sitede oturan bir yakınımız sayesinde eşinin artık o sitede çalışmadığını, ayrıca kızının kemoterapi tedavisi gördüğünü öğrendik. Böyle bir bilgi aldığınızda karar vermek zor oluyor. Çalışmaya çok ihtiyacı olduğunu biliyorsunuz, ama çocuğunuzu emanet edecek kadar güvenemiyorsunuz. Bu kadıncağızla bir başka ajansın görüşmesine gittiğimizde yine karşılaştık.
Damla Ajans referansları düzgün bir başka aday önerdi. Tek kusuru işe Temmuz'da başlayabilecek olmasıydı, çünkü halihazırda yanında çalıştığı aileyi bırakamıyordu. Meslek lisesinin çocuk gelişimi bölümü mezunuydu, gençti, dört yaşında bir oğlu vardı, uzun süre engelli bir çocuğa bakmıştı, şu anki işvereni de ikinci çocuğa hamile kalıp yatılı bakıcı almak zorunda kalmasa kendisini dünyada bırakmayacağını söylüyordu. Havalıydı, kesinlikle ev işi yapmayacağını söyledi, hevesli olduğumuzu görünce istediği maaşı artırdı ve bana "sen" diye hitap edeceğini bildirdi. Yine de Temmuz'a kadar beklemeyi göze alıp onunla anlaştık, Damla Ajans'ın komisyonunu da ödedik. Ne yazık ki paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmiyor. Mülakat sırasında ona da eşinin nerede çalıştığını sormuştuk, o da ünlü bir holdingin yöneticilerinden birinin makam şoförü olduğunu söylemişti. Ne tesadüf ki bu holdingde de bir tanıdığımız var ve ondan, bu adayın eşinin iki buçuk yıl önce işten ayrıldığını öğrendik. Kendisini arayıp sorduğumda eşinin bir ay önce işten ayrıldığını ve bir ilaç firmasında işe başladığını söyledi. Şu anda yanında çalıştığı aileye haber verdim, neden mülakatta yalan söylemiş olabileceğini sordum. Onların da haberi yokmuş, bakıcı hanıma bu işin aslı nedir diye sorduklarında, eşinin bir buçuk yıl önce işten ayrıldığından kendisinin yeni haberi olduğu cevabını almışlar. Bir kadın kocasının iş değiştirdiğini bir buçuk yıl boyunca nasıl anlayamaz, anlayamadık. Kendisi de aklımızda şüphe varken bizimle çalışamayacağını söyledi. Ajanstan verdiğimiz komisyonu geri istedik ama henüz olumlu cevap alamadık.
Bu sırada Özbek bir bakıcı adayıyla da görüştük, ondan da söz etmeden geçmeyeyim. 2009'dan beri Türkiye'de çalışan, çalışma izni olmayan, o zamandan beri iki kızını görmemiş bir kadındı bu. Kızlarından birinin yakında çocuğu olacağından bahsetti. Pek çok ailenin yabancı bakıcı çalıştırdığını, hatta Türk bakıcılara kıyasla yabancı bakıcılardan daha memnun kaldığını biliyorum, ama kendi çocuklarını altı yıldır görememiş, torununu göremeyecek bir kadının başkasının çocuğuna ne kadar iyi bakabileceğini merak ediyorum. Ayrıca kayıtsız, çalışma izni olmayan bakıcı çalıştırmanın hukuki açıdan da, çocuğun güvenliği açısından da sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bir anne baba, hem de imkanları olan bir anne baba çocuğunu şöyle bir bakıcıya emanet etmiş, sonra da hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlarsa, hatayı kendilerinde aramalılar bence.
Bu tecrübelerden sonra Türkiye'deki bakıcı sektörüyle ilgili çıkardığım bazı sonuçlar var, paylaşmak istiyorum:
Feminist literatüre hakim değilim, ancak feminist düşünürlerin çocuk bakımı sorununa nasıl bir cevap bulduklarını çok merak ediyorum. Bilen, kaynak önerebilecek kimse varsa lütfen benimle paylaşsın. Benim aklıma annenin de babanın da yarı zamanlı (ya da yılın belli dönemlerinde) çalışıp, çocuğa dönüşümlü baktıkları bir model geliyor ancak full-time çalışan insanların bile gittikçe daha az para kazandığı, uzun çalışma saatlerinin norm haline geldiği dünyamızda böyle bir yaşam tarzına ancak çok küçük bir azınlığın sahip olabileceği aşikar. Bazı Batılı çiftlerin yaptığı gibi çiftler gelirlerini karşılaştırarak çocuğa kimin bakacağına karar verebilirler, ancak iki gelirin de gerekli olduğu ve çocuğun bakımı için harcanacak paranın, geliri daha düşük olan ebeveynin gelirinden de düşük olduğu durumlarda, ekonomik olarak rasyonel olan çözüm çocuğun bakımı işini devretmek oluyor. (Ayrıca Sahi ben kimdim? yazımda anlattığım gibi, bir kadın çalışmaktan elde edeceği gelire muhtaç olmasa ya da elde edeceği gelir, bakım işinin maliyetinden düşük olsa bile çalışmayı tercih edebilir. Çalışmaktan elde edilen tatmin ve kadının o ana kadar kendisine yaptığı yatırım maddi olarak ölçülemeyeceği için, bu da tamamen saygı duyulması ve sorgulanmaması gereken bir karardır. Örneğin Almanya'da, kadınların kendi çocuklarına bakmaları için verilen teşvikler ve kreş hizmetlerinin pahalılığı yüzünden, çalışmayı tercih eden pek çok kadın çalışmayan kadınlara göre zarar ediyormuş. Öte yandan, çocuk bakımını devretme ekonomik açıdan rasyonel olsa bile, doğası gereği anneyi duygusal açıdan yoran bir karar olabilir. Bu durumda anne çocuğuna kendi bakmayı seçebilir, bu da saygı duyulması gereken bir karardır.)
Gerçek hayatta çocuğun bakım işini devretmekle de, anne üzerindeki (babaya göre) orantısız yük hafiflemez. Bakıcıyı bulma, onunla vakit geçirme, onu denetleme ama bir yandan da gönlünü hoş tutma, giderse işi gücü bırakıp bu sürece yeniden başlama görevleri anneye düşer. Bütün bunlar ayrı ayrı çok zordur, hatta bu işlerle uğraşmak zorunda kalan pek çok kadının evinde oturup çocuğuna kendisi bakmayı içinden geçirdiğinden eminim.
Şimdi bütün bu aşamalar gerçek hayatta nasıl geçiliyor teker teker bakalım. Geçen yıl Temmuz ayında, annelerin önayak olmasıyla Damla Ajans aracılığıyla gündüzlü bir bakıcı bulduk. Damla Ajans'a ilk gidişimizde karşımıza dört aday çıkardılar, birisini seçtik. Yani ilk deneyimimizde, belki de henüz tecrübesiz ve saf olduğumuz ve dolayısıyla çok ince eleyip sık dokumadığımız için, bir bakıcı bulmamız kolay oldu. Bakıcımız kırk beş yaşlarında, bir ailenin yanında uzun süre çalıştıktan sonra iki ayrı evde altışar ay gibi kısa süreler çalışmış, bize anlattığı kadarıyla ailelerin affedilmez kusurları nedeniyle aniden ayrılmıştı. Gerçi uzun süre çalıştığı evden de bir para anlaşmazlığı yüzünden aniden ayrılmıştı, ama onlar herhalde uzun süre çalışmış olması sayesinde iyi referans verdiler. Biz diğer ailelerden farklı olduğumuz inancıyla bunların üzerinde fazla durmadık. Bakıcımızın eli çabuktu, evi çekip çeviriyor, bebeğe sevgi gösterileri yapıyor, bebek de onu seviyordu. Ama benim için bu ilkokul mezunu kadının bitmez tükenmez konuşmalarına (özellikle daha önce çalıştığı evlerle ilgili dedikodular) katlanmak gerçekten zor oldu. Bebeği gereğinden fazla sahiplendiğini, fazla gürültülü ve abartılı sevdiğini, fazla çokbilmişlik yaptığını, benden çok anneleri muhatap aldığını düşünüyordum. Altıncı aydan itibaren yarı zamanlı çalışmaya başladım. Sabahları eşimin annesi uğruyordu. Bazı öğleden sonraları hep beraber parka gidiyor, yemek yiyorduk. Eşimin evde olmadığı birkaç Cumartesi sabahı dışında hiç fazla mesai yapmadı, akşamları bir yere gideceğimiz zaman hep eşimin annesine bıraktık. Sonra dokuzuncu ayda bakıcımız annemi arayıp yüklü bir miktar borç para istedi. Eşinin batırdığı bir iş yüzünden borçlarının olduğunu, bankadan kredi alamadığını söyledi. Henüz dokuz aydır çalıştığı yerden, hem de benden değil annemden para istemesi beni sinirlenirdi, ama ona katlandığımız dokuz ayın ve çocuğun hatırına parayı verdik. Bu durumda sanki çocuğunuz (ve sizin hayatınız) rehin alınmış da fidye isteniyormuş gibi hissediyorsunuz. Daha özverili çalışacağını beklerken tam tersi oldu, ardı ardına aptalca hatalar yapmaya başladı. Kendisini uyardığımda sert cevap veriyor, kavga çıkarıyordu. O ayın da maaşını aldıktan on gün sonra, benim bir uyarıma çok alınmış gibi yapıp kavga çıkardı ve gitti, bir daha da gelmedi. Eşi borcunu ödeyeceğini söyledi ama henüz bir ödeme yapmadı.
Ücretsiz izin aldım. Tanıdığımız uygun biri olmadığı için yeni bir bakıcı bulmak için yine Damla Ajans'a gittik. Karşımıza çıkardıkları üç adaydan birini sevdik, ancak daha önceki bakıcımızdan edindiğimiz tecrübeyle eşinin nerede çalıştığını sorduk. Bir sitede güvenlik görevlisi olduğunu söyledi. Bahsettiği sitede oturan bir yakınımız sayesinde eşinin artık o sitede çalışmadığını, ayrıca kızının kemoterapi tedavisi gördüğünü öğrendik. Böyle bir bilgi aldığınızda karar vermek zor oluyor. Çalışmaya çok ihtiyacı olduğunu biliyorsunuz, ama çocuğunuzu emanet edecek kadar güvenemiyorsunuz. Bu kadıncağızla bir başka ajansın görüşmesine gittiğimizde yine karşılaştık.
Damla Ajans referansları düzgün bir başka aday önerdi. Tek kusuru işe Temmuz'da başlayabilecek olmasıydı, çünkü halihazırda yanında çalıştığı aileyi bırakamıyordu. Meslek lisesinin çocuk gelişimi bölümü mezunuydu, gençti, dört yaşında bir oğlu vardı, uzun süre engelli bir çocuğa bakmıştı, şu anki işvereni de ikinci çocuğa hamile kalıp yatılı bakıcı almak zorunda kalmasa kendisini dünyada bırakmayacağını söylüyordu. Havalıydı, kesinlikle ev işi yapmayacağını söyledi, hevesli olduğumuzu görünce istediği maaşı artırdı ve bana "sen" diye hitap edeceğini bildirdi. Yine de Temmuz'a kadar beklemeyi göze alıp onunla anlaştık, Damla Ajans'ın komisyonunu da ödedik. Ne yazık ki paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmiyor. Mülakat sırasında ona da eşinin nerede çalıştığını sormuştuk, o da ünlü bir holdingin yöneticilerinden birinin makam şoförü olduğunu söylemişti. Ne tesadüf ki bu holdingde de bir tanıdığımız var ve ondan, bu adayın eşinin iki buçuk yıl önce işten ayrıldığını öğrendik. Kendisini arayıp sorduğumda eşinin bir ay önce işten ayrıldığını ve bir ilaç firmasında işe başladığını söyledi. Şu anda yanında çalıştığı aileye haber verdim, neden mülakatta yalan söylemiş olabileceğini sordum. Onların da haberi yokmuş, bakıcı hanıma bu işin aslı nedir diye sorduklarında, eşinin bir buçuk yıl önce işten ayrıldığından kendisinin yeni haberi olduğu cevabını almışlar. Bir kadın kocasının iş değiştirdiğini bir buçuk yıl boyunca nasıl anlayamaz, anlayamadık. Kendisi de aklımızda şüphe varken bizimle çalışamayacağını söyledi. Ajanstan verdiğimiz komisyonu geri istedik ama henüz olumlu cevap alamadık.
Bu sırada Özbek bir bakıcı adayıyla da görüştük, ondan da söz etmeden geçmeyeyim. 2009'dan beri Türkiye'de çalışan, çalışma izni olmayan, o zamandan beri iki kızını görmemiş bir kadındı bu. Kızlarından birinin yakında çocuğu olacağından bahsetti. Pek çok ailenin yabancı bakıcı çalıştırdığını, hatta Türk bakıcılara kıyasla yabancı bakıcılardan daha memnun kaldığını biliyorum, ama kendi çocuklarını altı yıldır görememiş, torununu göremeyecek bir kadının başkasının çocuğuna ne kadar iyi bakabileceğini merak ediyorum. Ayrıca kayıtsız, çalışma izni olmayan bakıcı çalıştırmanın hukuki açıdan da, çocuğun güvenliği açısından da sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bir anne baba, hem de imkanları olan bir anne baba çocuğunu şöyle bir bakıcıya emanet etmiş, sonra da hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlarsa, hatayı kendilerinde aramalılar bence.
Bu tecrübelerden sonra Türkiye'deki bakıcı sektörüyle ilgili çıkardığım bazı sonuçlar var, paylaşmak istiyorum:
- Ajansların da, adayların da kalitesi çok kötü. Ajanslar adaylar hakkında detaylı araştırma yapmıyor, siz araştırma yapıp adayın yalan söylediğini anladığınızda size utanmazca bunun hiç önemli olmadığını söylüyorlar. Ajanslardan bakıcı bulup memnun olanlar da var, biliyorum. (Ben de ilk bakıcımızın bizde çalıştığı aylar boyunca Damla Ajans'ı pek çok arkadaşıma tavsiye ettim.) Bu aileler de çalıştırdıkları bakıcılar hakkında araştırma yapsalar hoşlarına gitmeyecek şeylerle karşılaşacaklardır. Belki de bunlar gerçekten bakıcının yaptığı işi etkilemeyen konulardır. Ama kötü tecrübelerin ardından ben artık araştırma yapmadan duramıyorum, araştırma yapınca da mutlaka yalanlarla karşılaşıyorum. Yalan söyleyen birine çocuğumu emanet etmek istemiyorum.
- Damla Ajans'a ilk bakıcımız tarafından dolandırıldığımızı anlattığımızda, hiçbir sorumluluk kabul etmedikleri gibi, yeniden bu kişiye iş bulabileceklerini, iş bulurlarsa borcunu daha kolay ödeyeceğini söylediler. Bu iş modeline göre kontrattaki garanti süresi dolduktan sonra aileyle bakıcının anlaşamaması ajansın işine geliyor, çünkü hem bakıcıyı tanıştıracakları yeni aileden, hem de bakıcının ayrıldığı aileden yeniden komisyon alma imkanları doğuyor.
- Anladığım kadarıyla eşi düzgün bir işte çalışan kimse bakıcılık yapmıyor. Bakıcılık yapanların eşi hep hayırsız, uğursuz. Bankalardan kredi almışlar, yüklü borçları var. Ailevi ve maddi sorunlar bir güvenlik sorunu yaratmasa bile kadının iş kalitesini etkileyecektir, üstelik eninde sonunda maddi taleplere dönüşecektir.
- Adayların kalitesinin düşük, talebin yüksek olduğu bir piyasada birini bakıcı olarak işe aldınız diyelim. Bu kişi sizi ve çocuğunuzu rehin alıyor, hiçbir uyarı, eleştiri kabul etmiyor, kafası kızdığında da aniden ayrılabiliyor. Başka hiçbir sektörde çalışanlar işverenlerine bu kadar kapris yapamaz.
- Sonuç olarak bakıcı yetiştirecek okullara, bakıcılar ve işverenler hakkında daha detaylı araştırma yapacak ve işler ters gittiğinde iki tarafa karşı da sorumluluk alabilecek ajanslara, işverenlerin, bakıcıların ve ajansın yükümlülüklerini detaylı şekilde içeren, hatta bakıcının aniden gitmesini önleyecek ihbar süresi maddesi de olan sözleşmelere fena halde ihtiyaç var. Bu sektörün kurumsallaşması gerekiyor.
Labels:
Dreams and Family,
Feminism,
Motherhood,
Türkçe
Thursday, May 28, 2015
Sahi ben kimdim?
“‘Çocuk sahibi
olmanın hayatın anlamını sorgulamaktan kaçınmanın en iyi yolu olduğunu ve
varoluşsal arayış için kusursuz bir geçici önlem olduğunu’ fark etmemizi
sağlıyor Maier.” – Radikal Kitap, Ebeveynliğin Karanlık Yüzü (Corinne Maier’ın
No Kids: Çocuk Yapmamak için 40 Neden kitabının eleştirisi, 11.03.2015)
“Bir çocuğun, anne babası iyi anne/babalık yaptığı için
değil, o insanlar oldukları için mutlu olması, özel hissetmesi gerekir...”
Nihan’ın bir yazısından
“[Kayıp
Kız ve Kevin Hakkında Konuşmalıyız],
evlilik ve çocuk doğurma yaşlarına gelen kadınları bekleyen keşif ile ilgili: Önemli
olan şey dikkatle yarattıkları ve şekillendirdikleri kimlikleri değildi, önemli
olan bütün bunların çocuklar ve erkekler için feda edilmesiydi.” Elif Batuman, Evlilik adam kaçırmadır, New Yorker, 10
Ekim 2014.
Annelik
ve evlilikle ilgili sorumluluklar zamanımın çoğunu alıyor. Hayatımın ilk yirmi
sekiz yılında evlilik ve çocuk sahibi olmaya hazırlık sayılabilecek hiçbir şey
yapmadım. Çok mecbur kalmadıkça ev işi yapmadım, yemek yapmadım, çevremde
bebekler ve yeni anneler yoktu. Hatta hayatımda hiç bebek tutmamıştım, bu
konularda hiçbir şey okumamıştım. Evlenmem ve çocuk sahibi olmam gerektiğini,
bunların hayatımı öngöremediğim biçimlerde zenginleştireceğini ve beni hayata
bağlayacağını düşünüyordum, ama özellikle çocuğun ne kadar çok emek istediği,
hayatımı ne kadar değiştireceği konusunda hiçbir fikrim yoktu.
Şu
anda zamanımın çoğunu kısa süre önceye kadar nasıl yapılacağını bilmediğim işleri
yaparak ve çocuğun bakımı için gerekli olmasa belki de bu kadar sık görüşmek istemeyeceğim insanlarla görüşerek geçiriyorum.
Bunun iyi ve zor yanları var. Bedenen ve zihnen yoruluyorum, çocukla ilgili
endişeleniyorum, bakıcı hanımla uğraşıyorum, kitap okumaya, film izlemeye,
yazı yazmaya, sergilere gitmeye, seyahat etmeye, eşimle ya da arkadaşlarımla
gezip tozmaya fırsatım ve takatim yok. Tüm bunları yapamadığım için bunaldığım
oluyor. Bir yandan da çocuk sahibi olmak, duygusal açıdan tatmin edici bir şey.
Daha önce yaşamadığım mutluluğu ve sevinci yaşıyorum, bazen çocuğa bakınca
inanamadığım oluyor, yeni işlerin altından kalktığım için gurur duyuyorum.
Annenin ve babanın sadece çocuğun hatırına değil, kendileri için, bu anları ve
duyguları yaşayabilmek için çocukla birebir ilgilenmeleri, çok vakit
geçirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Hatta yorgunluk, duygusal tatmin ve
sorumluluk duygusu birleştiğinde, yeni hayatımın bana yettiğini, eski
zevklerimin vakti ve parası olan hipsterların oyalanmak için icat ettiği,
şımarıkça eğlenceler olduğunu sanıyorum. Oysa iyi bir kitap okumaktan, film
izlemekten, yeni bir şehri gezmekten, iyi bir yazı yazmaktan duyulan mutluluk gerçektir
ve değerlidir. Sıradan bir yaşam olağanüstüdür, ama olağanüstü bir yaşam da
olağanüstüdür.
İşe
dönme vakti yaklaştığında bir ara dönmemeyi düşündüm, çünkü işimin, çocuğu
bırakıp da ayıracağım vakte değmeyeceğini düşünüyordum. Sanırım işinden kazandığı
paraya acilen ihtiyacı olmayan ve çalışırken entelektüel tatmin arayan ve
bulamayan ya da zaten düşük maaşla çalışan pek çok annenin yaptığı bir
sorgulama bu, çoğu anne de sonuçta işini bırakmaya karar veriyor. Toplumun da
ayıpladığı bir karar değil bu, çünkü kadından aile hayatı dışında bir alanda
gerçek bir varlık göstermesi beklenmiyor. Kadınlar iş hayatının mücadelesinden
ve piyasanın kendilerine biçeceği değeri görmekten böylece kaçınabilmiş
oluyorlar.
Uzun
süreden sonra bebekle İzmir’e gittik. Oraya gidince, erkeklerle ilgili dertleri
olmasına ve yalnızlığı sevmemesine rağmen evlilik ve annelik konusunu çok kafaya takmayan, okulda ve işte başarılı olmaya çalışan, akıllı olduğunu
düşünen, okumayı-yazmayı seven kızla karşılaştım. Bu kız için verilen emekleri
hatırladım. Bu kıza sahip çıkmaya karar verdim. Bir kadının işine ve ilgi
alanlarına, yani anne olmadan önceki hayatına sahip çıkması çok önemli. Bunun
çalışmaktan kazanılacak parayla, bu paranın çocuğa harcanacak olmasıyla filan
hiç ilgisi yok. Kendimize çalışmak,
uğraşlarımıza vakit ayırmak için bahaneler bulmamıza gerek yok. Bizim hayatımız,
kendimize harcadığımız emek, becerilerimizi kullanabileceğimiz alanlar, bizi
mutlu eden uğraşlarımız kendi başına önemli ve değerli.
Labels:
Dreams and Family,
Feminism,
Motherhood,
Türkçe,
Work
Wednesday, March 25, 2015
Sıradanlığın olağanüstülüğü
İnsanların, onu
geçtiklerinde ideallerine göre yaşamadıkları için artık yerinmeyecekleri,
yaşadıkları hayatın beğenmedikleri taraflarının geçici olduğuna, aslında çok
daha fazlasını yapabilecek potansiyele sahip olduklarına, daha güçlü/dirayetli
olabildiklerinde kendilerine yakıştırdıkları gibi davranabileceklerine, büyük
ve kalıcı eserler bırakabileceklerine olan inançlarını geride bıraktıkları bir
sınır, bir eşik olmalıydı bana göre. İnsanların hiç değilse bir kısmının
hayatında vardı böyle bir eşik. Bu insanlar ya bu eşiğin gerisinde, ya da
ötesinde yaşıyor, bu eşiği aşanlar kendilerini yaşadıkları hayata
kaptırabiliyordu. Buna kabullenme de deniyordu. Belki de o eşiği aşanlar, henüz
kendi değer yargılarını oluşturmadıkları için etraflarına mutlulukla uyum
sağlayabildikleri, sevilen bir çocuk, başarılı bir öğrenci olmaya gönül
rahatlığıyla çabalayabildikleri o masum çocukluk günlerine geri dönüyorlardı.
Bütün bu sorgulamaları hiç yapmadan neyin doğru olduğunu bilen “sıradan” insanların
hayatına benzer bir hayat kurabilmişlerse, kendilerini şanslı sayıyor, aslında
böyle bir hayatın ne kadar zor olduğunu, ne kadar emek istediğini, mutlulukla
dolu olduğunu ve bu yüzden çok değerli olduğunu ve özellikle bizimki gibi
üçüncü dünya ülkelerinde pamuk ipliğine bağlı olduğunu (Allah korusun) anlıyor,
böylece o eşiği bir daha dönmemek üzere gerçekten aşmış oluyorlardı. Böylece
büyümüş oluyorlardı. O zaman milyonlarca ev gibi olan evlerinin içindeki
dünyayı her gün yeniden kuruyor, milyonlarca çocuk gibi olan çocuklarını
olağanüstü buluyor ve çok seviyor, milyonlarca iş gibi olan işlerinin
gerektirdiği zeka pırıltılarını farkedip şevkle yapıyorlardı. O zaman
milyonlarca evin, ofisin içinde yaşanan hayatın kendilerininkine benzediğini, insanların
benzer şeyleri isteyip benzer şeylerden korktuklarını, milyonlarca çocuğun (ve
insanın ve hayvanın ve güzel ve savunmasız olan her şeyin) kendi çocukları gibi
güzel ve savunmasız olduğunu, her hayat için ne kadar emek harcandığını ve her
hayatın ne kadar değerli olduğunu anlıyorlardı. O zaman dünyayı, yaşamaya ve
sevgiyle bağlandıkları canlıları yaşatmaya uğraşan canlıların döndürdüğünü,
hayatın anlamının da yaşamak ve birbirini yaşatmak olduğunu anlıyorlardı. Bunu
anlayınca hem şükrediyor, hem de hayatı ucuz bir şey gibi görenlerden,
duraksamadan başkalarının canını, hakkını alabilenlerden daha içten nefret
ediyorlardı.
Ben bu eşiği anne
olunca geçtim.
Labels:
Love,
Meaning,
Motherhood,
Ordinary-ness,
Türkçe,
Work
Sunday, January 04, 2015
Brave new world
Aldous Huxley's Brave new world is one in which everyone is superficially happy. Everyone is content with their occupation, because they are genetically engineered to have just the right "skill set" for the job they are destined to be doing. They have no families (embryos grow in bottles) and their sexual desires are fulfilled quickly, so that they don't develop strong emotions for anyone. Some evenings they attend the 'solidarity service,' which starts as sort of a religious gathering and culminates in an orgy. In their free time they play communal sports, which require expensive gear, or watch 'feelies,' which are basically movies that allow you to feel the action on the screen via electrodes attached to your hands. And they question neither their social standing nor the moral value of any of this, because as small children they are conditioned to believe that everything is as it is supposed to be. Despite all this, if they feel less than happy for any reason, they can take a drug called soma, which has no adverse side effects. Not immediately, anyway.
In this civilization, people, objects and the pleasure you derive from them have no meaning beyond themselves.
There is a reservation where civilization hasn't reached; you can think of it as a crowded, filthy, smelly underdeveloped country. A young man from there, the Savage, who has grown up with a mother, local religious teachings and Shakespeare, is "conditioned" entirely differently. He has strong moral values, more refined tastes and attachments; he values solitude and hard work and suffering as a welcome price to pay for meaning and real happiness. When he is taken to the brave new world for an "experiment," he becomes miserable.
The civilization described in the Brave new world has some parallels with our lives: a stronger resemblence to the lifestyle of the 20- and 30-somethings in western societies, but if we just take the distinction between superficial and deeper happiness as the main point of the book, then it applies to vast populations who seek happiness (or at least, distraction) in shopping and cheap entertainment (including social media and messaging). The display of strong emotions are discouraged at work and at home, and people are advised not to become too invested in anyone or anything lest one develops strong emotions. People remain detached even from their children, who are raised by nannies.
But I agree with the Savage that there is a deeper kind of happiness, which can only be achieved through hard work and time invested in something or someone. You don't know what it feels like until you put in the time and the effort, so it is easy to underestimate it. This is because you don't know how it is to understand or discover something as you do research and write, you don't know how it is to come across a beautiful passage in a long book or feel really connected with a friend, your husband or your child. And you don't know when or if you'll ever feel like that. You'll only know once you put in the time and the effort, when you are already too invested, when you've already developed strong emotions.
In this civilization, people, objects and the pleasure you derive from them have no meaning beyond themselves.
There is a reservation where civilization hasn't reached; you can think of it as a crowded, filthy, smelly underdeveloped country. A young man from there, the Savage, who has grown up with a mother, local religious teachings and Shakespeare, is "conditioned" entirely differently. He has strong moral values, more refined tastes and attachments; he values solitude and hard work and suffering as a welcome price to pay for meaning and real happiness. When he is taken to the brave new world for an "experiment," he becomes miserable.
The civilization described in the Brave new world has some parallels with our lives: a stronger resemblence to the lifestyle of the 20- and 30-somethings in western societies, but if we just take the distinction between superficial and deeper happiness as the main point of the book, then it applies to vast populations who seek happiness (or at least, distraction) in shopping and cheap entertainment (including social media and messaging). The display of strong emotions are discouraged at work and at home, and people are advised not to become too invested in anyone or anything lest one develops strong emotions. People remain detached even from their children, who are raised by nannies.
But I agree with the Savage that there is a deeper kind of happiness, which can only be achieved through hard work and time invested in something or someone. You don't know what it feels like until you put in the time and the effort, so it is easy to underestimate it. This is because you don't know how it is to understand or discover something as you do research and write, you don't know how it is to come across a beautiful passage in a long book or feel really connected with a friend, your husband or your child. And you don't know when or if you'll ever feel like that. You'll only know once you put in the time and the effort, when you are already too invested, when you've already developed strong emotions.
Labels:
Aldous Huxley,
English,
Literature,
Meaning,
Motherhood,
Post-emotionalism,
Relationships,
Work
Monday, October 27, 2014
Kayıp kız
Kayıp Kız'ı sinemada izlemeye, Elif Batuman'ın film hakkındaki harika yazısını (Marriage is an abduction - Evlilik adam kaçırmadır) okuduktan sonra karar verdim. Filmden hareketle evlilik kurumunu eleştiren Batuman, yazıda şöyle diyor (serbestçe çeviriyorum): "Kızlara korkunç bir hayal kırıklığı yaşamaları için tuzak kuruluyor, oğlanlara ise korkunç bir hayal kırıklığı olmaları için."
Amy ve Nick, ekonomik krizde New York'taki havalı yazarlık işlerini kaybettikten sonra, Nick'in kanser hastası annesiyle ilgilenmek için Missouri'ye taşınırlar. Nick'in annesi ölür ama onlar Missouri'de kalmaya devam ederler. Nick Amy'nin "trust fund"ı ile bar açmak, üniversitede yaratıcı yazarlık dersi vermek ve öğrencilerinden biriyle Amy'i aldatmak gibi işlerle meşgul olurken, karısının gün boyu ne yaptığını merak bile etmemektedir. Evliliği için o güne kadarki hayatını, kimliğini feda etmiş bulunan Amy ise aldatıldığını öğrenince bütün zamanını, zekasını ve çalışkanlığını karmaşık bir intikam planına seferber eder. İşin acayip ve inanması güç yanı, yaşanan onca şeyden sonra (buna hunharca öldürülen bir adam da dahil!) çift birbirinden kopamayacaktır.
Amy'nin filmde yaptıkları (ve karakterin kendisi) gerçekten çok itici. Üstelik Amy'nin yaptıklarının evliliği boyunca yaşadıklarına verdiği doğal bir karşılık olduğunu da iddia etmiyor film. Amy'nin eski bir erkek arkadaşına da, kendisine tecavüz ettiğini öne sürerek komplo kurduğunu öğreniyoruz. Yani Amy'nin çatlak bir tarafı var. Ama Nick'i basit bir kurban olarak görmek de mümkün değil: Nick karısını, onun yaptığı fedakarlıkları, ruh halini, duygu ve düşüncelerini önemsemiyor ve böyle davranarak ondaki deliliği körüklüyor.
Amy'nin hayatındaki erkekler (Nick ve parasız kalınca sığındığı, onu saplantılı bir aşkla seven eski sevgilisi Desi) önce ona kimliği ve vasıflarıyla aşık oluyorlar, sonra da bu kimliği ve vasıfları bir kenara koyarak kendilerine tabi olmasını istemekte hiçbir beis görmüyorlar. (Amy'nin "cool" kızların erkeklerin onlardan bekledikleri her şeye hazır olduklarını söyleyen "she's game" - "o hazır" monologu tam da bunu anlatıyor.) Amy ise ipleri eline alıp bu erkeklerin hayatını değiştiren (ya da bitiren!) bir özneye dönüşüyor. Filmdeki erkekler belki bu kadarını haketmiyor, Amy de tüm bunlardan pek bir şey kazanmıyor, ama kendisi için çizilmiş rotanın dışına çıkıyor. "Agency," yani bireyin iradesini kullanarak istediğini yapabilme ihtimali, tek başına iç ferahlatıcı bir şey.
Amy'nin filmde yaptıkları (ve karakterin kendisi) gerçekten çok itici. Üstelik Amy'nin yaptıklarının evliliği boyunca yaşadıklarına verdiği doğal bir karşılık olduğunu da iddia etmiyor film. Amy'nin eski bir erkek arkadaşına da, kendisine tecavüz ettiğini öne sürerek komplo kurduğunu öğreniyoruz. Yani Amy'nin çatlak bir tarafı var. Ama Nick'i basit bir kurban olarak görmek de mümkün değil: Nick karısını, onun yaptığı fedakarlıkları, ruh halini, duygu ve düşüncelerini önemsemiyor ve böyle davranarak ondaki deliliği körüklüyor.
Amy'nin hayatındaki erkekler (Nick ve parasız kalınca sığındığı, onu saplantılı bir aşkla seven eski sevgilisi Desi) önce ona kimliği ve vasıflarıyla aşık oluyorlar, sonra da bu kimliği ve vasıfları bir kenara koyarak kendilerine tabi olmasını istemekte hiçbir beis görmüyorlar. (Amy'nin "cool" kızların erkeklerin onlardan bekledikleri her şeye hazır olduklarını söyleyen "she's game" - "o hazır" monologu tam da bunu anlatıyor.) Amy ise ipleri eline alıp bu erkeklerin hayatını değiştiren (ya da bitiren!) bir özneye dönüşüyor. Filmdeki erkekler belki bu kadarını haketmiyor, Amy de tüm bunlardan pek bir şey kazanmıyor, ama kendisi için çizilmiş rotanın dışına çıkıyor. "Agency," yani bireyin iradesini kullanarak istediğini yapabilme ihtimali, tek başına iç ferahlatıcı bir şey.
Sunday, September 28, 2014
Annelik
İnsan sevdiği şeye emek harcar, ama bunun tersi de doğru: İnsan emek harcadığı şeyi sever.
Anneliğin bir gözle görülen bir de görülemeyen tarafı var. Gözle görülen tarafı maddi dünyayla ilgili: Mobilyasından pusetine, pompasından sterilizatörüne, küvetinden araç koltuğuna, müzikli ana kucağından oyuncaklarına, tulumlarından bezlere ve ıslak mendillere ve bakım örtülerine ve merhemlere ve gaz damlalarına ve vitaminlere kadar bir sürü şey. Doğum yapılacak hastane, doğumu yaptıracak doktor, çocuk doktoru, hastane odası süslemecisi hep özenle seçilmeli. Ağırlanan misafirler ve gelen hediyeler ve paylaşılan yüzlerce fotoğraf. Meme ucu çatlakları ve ameliyat dikişleri. Emzirirken ve uyutmaya çalışırken geçirilen saatler. Radyodan aspiratöre ve saç kurutma makinesine, sakinleştirme taktikleri. Aydan aya bebek gelişim grafikleri.
Bütün bu 'şeylerin' ardında yatan, insanın bu şeylerle uğraşırken her zaman üzerinde düşünmeye fırsat bulamadığı şey ise şu: Annenin hayatı, kökünden ve geriye dönüşsüz olarak değişmiştir. İnsanın hayatını geriye dönüşsüz olarak değiştiren bir tek doğumlar ve ölümler var sanırım. Yirmili yaşlarının büyük bölümünü yalnız başına, çalışarak, pek kimseye müdanası olmadan geçiren, buna karşılık bir evi çekip çevirmek konusunda tecrübesiz ve bunu o ana kadar sorun etmemiş eğitimli ve şehirli kadın, hiç fikir sahibi olmadığı çocuk bakımı işi karşısında anneler ve/veya bakıcı hanımların yardımına muhtaç hale gelmiştir. Buna karşılık, hamileliğinden önce kendisini tanıtması istense ilk başta sayacağı işinden ve ilgi alanlarından, kendini başarılı ve özel hissettiren uğraşlarından vazgeçmiştir. Bir arkadaşıyla buluşmak ya da bir sergiye gitmek bir yana, zaruri bir ihtiyacı için bile evden çıkacak olsa, bebeğinin kendisinin yokluğunda ne yaptığını merak edecek, en kısa zamanda eve dönmeye çalışacaktır. (Tabii ki kadının o güne kadar sürdüğü hayatın onun için ya da herhangi biri için yeterince özel ve anlamlı olup olmadığı tartışılabilir - kadın bir eksiklik hissetmiş ki anne olmaya karar vermiş denebilir. Ancak bu hayatın kuşkusuz kadını iyi hissettiren, vazgeçmek istemediği yanları vardı.) Yani o güne kadar oluşturmak için çok çabaladığı 'kimliğini' bir kenara koymuş, şimdiye kadar eğitim ve iş hayatında harcadığı emekle doğrudan bağdaşmayan yeni bir kimlik kazanmıştır: annelik. Kadın bir yandan iyi bir anne olmak için gerekli vasıfları vakit kaybetmeden edinmek için çırpınırken (çünkü kendisine şu anda muhtaç bir bebek var!), bir yandan da sonunda iyi bir anne olsa bile bunun onu tek başına tatmin etmeyeceğini bilmektedir. Bütün bunlar, kadının eşiyle ilişkisini de etkileyecekir: Kadın-erkek eşitliğine inanan kadın, kendi hayatındaki değişim ile eşinin hayatındaki değişim arasındaki dengesizlik karşısında öfke duymaktadır. Üstelik çocuk ve ilişki için daha büyük fedakarlık yapan o olmasına karşın, onu çekici kılan özelliklerini yitirdiğini ve 'sıradan bir anne'ye dönüştüğünü hissetmektedir.
Anneliğin tabii ki güzel yanları da var. İnsanın içinden bir insan çıkarması, onu sütüyle besleyip büyütmesi, bebeğin her geçen gün sanki programlanmış gibi yeni şeyler öğrenmesi, yeni beceriler kazanması aslında çok acayip şeyler. Bebeği kucağında tutarken, onu severken insan bazen (çok yorgun olmadığı zamanlarda) öyle bir şaşkınlığa, mutluluğa, sevince kapılıyor ki, yukarda anlattığım şeylerden hiçbiri aklına gelmiyor. Ona büyüklerin sevgisine, iyi niyetine bu kadar muhtaç olduğu için acıyor. Sürekli bir zarar gelir diye endişe ediyor, olabilecek her şeye karşı kendini suçluyor. Daha önce hiçbir şeyde bulamadığı anlamı hiç düşünmeden bebekte buluyor. Bu dünyaya bir bebek getirmiş olmakla iyi bir şey yapıp yapmadığını sorgulamıyor. Bencillikse bencillik. Hiçbir anını kaçırmamak, onu hiç kimseyle paylaşmamak istiyor. Hatta daha önce değişik şeylere dağılmış dikkati bebekte toplandığı için belki de biraz marazi bir sevgi duyuyor.
Yani bende öyle oldu...
Bütün bu 'şeylerin' ardında yatan, insanın bu şeylerle uğraşırken her zaman üzerinde düşünmeye fırsat bulamadığı şey ise şu: Annenin hayatı, kökünden ve geriye dönüşsüz olarak değişmiştir. İnsanın hayatını geriye dönüşsüz olarak değiştiren bir tek doğumlar ve ölümler var sanırım. Yirmili yaşlarının büyük bölümünü yalnız başına, çalışarak, pek kimseye müdanası olmadan geçiren, buna karşılık bir evi çekip çevirmek konusunda tecrübesiz ve bunu o ana kadar sorun etmemiş eğitimli ve şehirli kadın, hiç fikir sahibi olmadığı çocuk bakımı işi karşısında anneler ve/veya bakıcı hanımların yardımına muhtaç hale gelmiştir. Buna karşılık, hamileliğinden önce kendisini tanıtması istense ilk başta sayacağı işinden ve ilgi alanlarından, kendini başarılı ve özel hissettiren uğraşlarından vazgeçmiştir. Bir arkadaşıyla buluşmak ya da bir sergiye gitmek bir yana, zaruri bir ihtiyacı için bile evden çıkacak olsa, bebeğinin kendisinin yokluğunda ne yaptığını merak edecek, en kısa zamanda eve dönmeye çalışacaktır. (Tabii ki kadının o güne kadar sürdüğü hayatın onun için ya da herhangi biri için yeterince özel ve anlamlı olup olmadığı tartışılabilir - kadın bir eksiklik hissetmiş ki anne olmaya karar vermiş denebilir. Ancak bu hayatın kuşkusuz kadını iyi hissettiren, vazgeçmek istemediği yanları vardı.) Yani o güne kadar oluşturmak için çok çabaladığı 'kimliğini' bir kenara koymuş, şimdiye kadar eğitim ve iş hayatında harcadığı emekle doğrudan bağdaşmayan yeni bir kimlik kazanmıştır: annelik. Kadın bir yandan iyi bir anne olmak için gerekli vasıfları vakit kaybetmeden edinmek için çırpınırken (çünkü kendisine şu anda muhtaç bir bebek var!), bir yandan da sonunda iyi bir anne olsa bile bunun onu tek başına tatmin etmeyeceğini bilmektedir. Bütün bunlar, kadının eşiyle ilişkisini de etkileyecekir: Kadın-erkek eşitliğine inanan kadın, kendi hayatındaki değişim ile eşinin hayatındaki değişim arasındaki dengesizlik karşısında öfke duymaktadır. Üstelik çocuk ve ilişki için daha büyük fedakarlık yapan o olmasına karşın, onu çekici kılan özelliklerini yitirdiğini ve 'sıradan bir anne'ye dönüştüğünü hissetmektedir.
Anneliğin tabii ki güzel yanları da var. İnsanın içinden bir insan çıkarması, onu sütüyle besleyip büyütmesi, bebeğin her geçen gün sanki programlanmış gibi yeni şeyler öğrenmesi, yeni beceriler kazanması aslında çok acayip şeyler. Bebeği kucağında tutarken, onu severken insan bazen (çok yorgun olmadığı zamanlarda) öyle bir şaşkınlığa, mutluluğa, sevince kapılıyor ki, yukarda anlattığım şeylerden hiçbiri aklına gelmiyor. Ona büyüklerin sevgisine, iyi niyetine bu kadar muhtaç olduğu için acıyor. Sürekli bir zarar gelir diye endişe ediyor, olabilecek her şeye karşı kendini suçluyor. Daha önce hiçbir şeyde bulamadığı anlamı hiç düşünmeden bebekte buluyor. Bu dünyaya bir bebek getirmiş olmakla iyi bir şey yapıp yapmadığını sorgulamıyor. Bencillikse bencillik. Hiçbir anını kaçırmamak, onu hiç kimseyle paylaşmamak istiyor. Hatta daha önce değişik şeylere dağılmış dikkati bebekte toplandığı için belki de biraz marazi bir sevgi duyuyor.
Yani bende öyle oldu...
Labels:
Feminism,
Love,
Meaning,
Motherhood,
Türkçe
Tuesday, July 01, 2014
Ses sese karşı
"Bir aydın kişi, uzun süre ve hiç yılmadan yolunda giderse, varacağı yer bellidir. Aydın olmayanlar ise, bu yerden hiç kıpırdamamışlardır... Birçok aydın, yollarında gereğince ilerlemedikleri için, bu belirli noktaya varamıyorlar. Usçuluğa, kafaya bağlı değerlerin salt egemenliğine, yüzde yüz bilinçli bir iradeye yürekler acısı bir inançla takılıp kalıyorlar.
...
Rampion'un yanında olmak oldukça eziyor beni; çünkü Rampion, besbelli olan bir şeyi bilmekle, bunu gerçekten yaşamak arasındaki uçurumun ne denli büyük olduğunu gösteriyor bana. Bu uçurumu aşmak da öyle güç ki! Artık anladım, aydın yaşantısının (yani derinliğine bilgi edinmeye, bilimsel araştırmalara, felsefeye, estetiğe, eleştiriye adanan bir yaşantının) çekiciliğinin gerçek nedeni kolay oluşudur. Çapraşık gerçeklerin yerine, kafada tasarlanan basit planlar vardır böyle bir yaşantıda. Yaşarken insanı şaşırtan tüm o canlı devinimler yerine de, cansız ve töresel bir ölüm vardır. Sanat tarihi konusunda birçok şey bilmek ya da metafizik ve sosyoloji üstüne derin düşünceleri olmak; çevremizdekileri kişisel açıdan ve sezgilerimizle iyice tanımaktan; arkadaşlarımızla, sevgililerimizle, karımızla, çocuklarımızla güzel ilişkiler kurabilmekten çok daha kolaydır. Sanskrit dilinden de, kimyadan da, iktisat biliminden de çok daha güç bir iştir yaşamak. Aydın kişinin yaşaması, bir çocuğun oynaması gibi bir şeydir.
...
Yüksek eğitimin bu kadar rağbet görmesinin nedenlerinden biri de budur. Kitaplara ve üniversitelere akın, meyhaneye akın gibi bir şeydir. İnsanlar bu acayip ve gülünç çağdaş dünyada doğru dürüst yaşamanın güçlüklerini anladıkları için, işi bir çeşit ayyaşlığa vuruyorlar; yaşamak sanatında yürekler acısı beceriksizliklerini unutmak istiyorlar.
...
Şunu açıklamalıyım ki, bilgiyi, felsefeyi ve bilimi, yani tumturaklı bir dille "Gerçeği Araştırma" diye adlandırılan tüm işleri, çok ciddiye alırdım son zamanlara kadar. Gerçeği Araştırmayı, insanların en yüce görevi, araştırıcıları da insanların en soyluları sayardım. Ama son yıllarda, bu ünlü "Gerçeği Araştırma"nın bir eğlence, hoş vakit geçirmek için bir çare; gerçekten yaşamanın yerini tutan bir hayli ince, çapraşık bir oyundan başka br şey olmadığını anlamaya başladım. Tıpkı ayyaşlar gibi, soyut bir güzellik kavramına tapanlar gibi, işadamları gibi, eğlence peşinden koşanlar gibi; Gerçeği Araştıranların da ahmaklaştıklarını, çocuklaştıklarını ve yozlaştıklarını gördüm. Bir aydının en çok hoşlandığı eğlence, canlı ve çapraşık olan gerçeği ortadan kaldırıp; onun yerine basit ve bu yüzden sahte olan soyut kavramlar yerleştirmektir. Gerçeği Araştırmak deyiminin, bu eğlenceye verilen kibar bir addan başka bir şey olmadığını da sezdim. Bir bütünleşme içinde yaşama sanatını öğrenmekten çok daha kolaydır Gerçeği Araştırmak. (Yaşama sanatı, dokuz kuka oyunu ya da dağlara tırmanmak sporu gibi eğlenceler arasında, Gerçeği Arama Oyununa da gereken yeri verir elbette.)"
Ses sese karşı, Aldous Huxley, çev. Mina Urgan, sf. 447-451
Labels:
Aldous Huxley,
Literature,
Türkçe
Wednesday, June 18, 2014
Kış uykusu
(Yazıda filmdeki olaylarla ilgili bilgiler olduğundan izlemeden okumamanızı tavsiye edeceğim :)
Öncelikle şunu söyleyeyim, Kış Uykusu'nu çok sevdim. En sevdiğim tarafı da, karakterlerinin tutarsızlıklarının üstüne çekinmeden gidişi oldu. Babasından kalan Kapadokya'daki evi otel olarak işleten eski tiyatrocu Aydın, kız kardeşi Necla ve kendisinden genç karısı Nihal, sert kış mevsimini Kapadokya'da geçirmektedirler. Aydın boş zamanlarında yerel gazete için köşe yazarlığı yapmakta, "Türk Tiyatrosunun Tarihi" isimli kalın ve ciddi bir kitap yazmayı planlamaktadır. Buna karşılık hayatlarını doğrudan etkileyebileceği insanlara karşı ilgisizdir: Entelektüel çalışmalarına vakit ayırabilmek için sahip olduğu mülklerin yönetimini tamamen yardımcısına ve avukatlarına bırakmıştır. Vicdan ve ahlaktan sıkça bahsetmesine rağmen, kirayı ödeyemedikleri için evlerine icra gelen imam Hamdi ve ailesinin çektikleri sıkıntılara ilgisiz kalır, imamdan kaçınmak için bahaneler üretir. Aydın aslında her şeyi kendisi için yapmaktadır, Nihal'in tartışmaları sırasında söylediği gibi kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir konuda bir şey hissedememektedir. Nihal'in hayırseverlik girişimlerine yardım etmeye kalkışır, ama bunun asıl nedeni kendisini onun karşısında güçsüz ve dışlanmış hissetmesidir. Aydın'ın tutarsızlıklarını belki de en iyi Nihal anlamaktadır: Aslında Aydın ne inançsızları, ne inançlıları, ne gençleri, ne yaşlıları, ne de "halk"ı sevmektedir.
Necla, Aydın'ın çalışma masasının arkasındaki koltuğa oturup ağabeyinin yazdığı gazeteyi ve yazılarını rahatlıkla eleştirebilmekte, onları önemsiz bulduğunu neredeyse sevimsizliğe varan bir açık sözlülükle söyleyebilmektedir. Necla bir bakıma filmin Vasfiye Teyze'sidir! Ona göre Aydın, ıvır zıvırla uğraşmakta, gerçekten önemli bir şeyler yapmamaktadır. Buna karşılık kendisi de günlerini can sıkıntısı içinde geçirmekte, ona haksızlık etmiş eski kocasına dönebilmek için bahane aramakta, insanın "kendisine kötülük edene karşı çıkmayarak" ona hatasından dönme fırsatı verebileceğini iddia etmektedir. Burda bir nevi günah işleme özgürlüğünden bahsediliyor sanırım!
Nihal ise içinde yaşadığı boşluğu hayırseverlik girişimleriyle ve bu girişimleri sayesinde edindiği ahbaplarıyla doldurmaya çalışmaktadır. Aydın ve Necla'nın kusurlarını, Aydın'ın "suçlarını" rahatlıkla görebilmekte, ama yıllardır Aydın'dan ayrılacak gücü bulamamaktadır. Belki de filmin en etkileyici sahnesi, Nihal'in Aydın'ın İstanbul'a gittiğini sandığı gece, Aydın'ın hayırseverlik için bıraktığı parayı alıp imamın evini ziyarete gitmesidir. Böylece hem Aydın'ı kendi işine karıştırmayarak bağımsızlığını koruyacak, hem de Aydın'ın duyarsızlığını telafi edecektir. Ancak ailenin başına gelenleri geriye döndürmek mümkün değildir ve imam Hamdi'nin gururlu ve bencil kardeşi İsmail, Nihal'e vicdanını rahatlatma fırsatını vermez.
Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes röportajlarında (burada ve burada) hep üstünde durduğu bir tema var: İnsanın kendi zayıflıklarını farkedip, kabul edip, bunları itiraf etmesinin değeri. Ceylan, Türk toplumunda insanların zayıflıklarını gizleyip kendilerini olmadıkları kadar güçlü göstermek zorunda kaldığını, bunun aslında büyük bir yük olduğunu, siyasetçilerin de destek kaybetmemek için hatalarını asla kabul etmediklerini söylüyor. Filmde hem kendisinde ve kendi çevresindeki kişilerde gözlemlediği tutarsızlıkları gösteriyor, hem de izleyiciye kendi tutarsızlıklarını, zayıflıklarını görebilmeleri için ayna tutuyor. Aynı karakterlerin birbirlerine yaptıkları gibi. Aslında sanatın amacı bu, gerçeği gösterebilmek. Kimsenin hoşuna gitmese de.
.
Öncelikle şunu söyleyeyim, Kış Uykusu'nu çok sevdim. En sevdiğim tarafı da, karakterlerinin tutarsızlıklarının üstüne çekinmeden gidişi oldu. Babasından kalan Kapadokya'daki evi otel olarak işleten eski tiyatrocu Aydın, kız kardeşi Necla ve kendisinden genç karısı Nihal, sert kış mevsimini Kapadokya'da geçirmektedirler. Aydın boş zamanlarında yerel gazete için köşe yazarlığı yapmakta, "Türk Tiyatrosunun Tarihi" isimli kalın ve ciddi bir kitap yazmayı planlamaktadır. Buna karşılık hayatlarını doğrudan etkileyebileceği insanlara karşı ilgisizdir: Entelektüel çalışmalarına vakit ayırabilmek için sahip olduğu mülklerin yönetimini tamamen yardımcısına ve avukatlarına bırakmıştır. Vicdan ve ahlaktan sıkça bahsetmesine rağmen, kirayı ödeyemedikleri için evlerine icra gelen imam Hamdi ve ailesinin çektikleri sıkıntılara ilgisiz kalır, imamdan kaçınmak için bahaneler üretir. Aydın aslında her şeyi kendisi için yapmaktadır, Nihal'in tartışmaları sırasında söylediği gibi kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir konuda bir şey hissedememektedir. Nihal'in hayırseverlik girişimlerine yardım etmeye kalkışır, ama bunun asıl nedeni kendisini onun karşısında güçsüz ve dışlanmış hissetmesidir. Aydın'ın tutarsızlıklarını belki de en iyi Nihal anlamaktadır: Aslında Aydın ne inançsızları, ne inançlıları, ne gençleri, ne yaşlıları, ne de "halk"ı sevmektedir.
Necla, Aydın'ın çalışma masasının arkasındaki koltuğa oturup ağabeyinin yazdığı gazeteyi ve yazılarını rahatlıkla eleştirebilmekte, onları önemsiz bulduğunu neredeyse sevimsizliğe varan bir açık sözlülükle söyleyebilmektedir. Necla bir bakıma filmin Vasfiye Teyze'sidir! Ona göre Aydın, ıvır zıvırla uğraşmakta, gerçekten önemli bir şeyler yapmamaktadır. Buna karşılık kendisi de günlerini can sıkıntısı içinde geçirmekte, ona haksızlık etmiş eski kocasına dönebilmek için bahane aramakta, insanın "kendisine kötülük edene karşı çıkmayarak" ona hatasından dönme fırsatı verebileceğini iddia etmektedir. Burda bir nevi günah işleme özgürlüğünden bahsediliyor sanırım!
Nihal ise içinde yaşadığı boşluğu hayırseverlik girişimleriyle ve bu girişimleri sayesinde edindiği ahbaplarıyla doldurmaya çalışmaktadır. Aydın ve Necla'nın kusurlarını, Aydın'ın "suçlarını" rahatlıkla görebilmekte, ama yıllardır Aydın'dan ayrılacak gücü bulamamaktadır. Belki de filmin en etkileyici sahnesi, Nihal'in Aydın'ın İstanbul'a gittiğini sandığı gece, Aydın'ın hayırseverlik için bıraktığı parayı alıp imamın evini ziyarete gitmesidir. Böylece hem Aydın'ı kendi işine karıştırmayarak bağımsızlığını koruyacak, hem de Aydın'ın duyarsızlığını telafi edecektir. Ancak ailenin başına gelenleri geriye döndürmek mümkün değildir ve imam Hamdi'nin gururlu ve bencil kardeşi İsmail, Nihal'e vicdanını rahatlatma fırsatını vermez.
Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes röportajlarında (burada ve burada) hep üstünde durduğu bir tema var: İnsanın kendi zayıflıklarını farkedip, kabul edip, bunları itiraf etmesinin değeri. Ceylan, Türk toplumunda insanların zayıflıklarını gizleyip kendilerini olmadıkları kadar güçlü göstermek zorunda kaldığını, bunun aslında büyük bir yük olduğunu, siyasetçilerin de destek kaybetmemek için hatalarını asla kabul etmediklerini söylüyor. Filmde hem kendisinde ve kendi çevresindeki kişilerde gözlemlediği tutarsızlıkları gösteriyor, hem de izleyiciye kendi tutarsızlıklarını, zayıflıklarını görebilmeleri için ayna tutuyor. Aynı karakterlerin birbirlerine yaptıkları gibi. Aslında sanatın amacı bu, gerçeği gösterebilmek. Kimsenin hoşuna gitmese de.
.
Thursday, April 17, 2014
Gerçeğin gaspı-2
Bazen
İstanbul’da arabayla giderken, şiddetle akan ışıl ışıl bir nehir görüyor gibi
oluyorum. Her yerde ışıklar, yeni binalar, yollar, arabalar, yeni inşaatlar
var. Bu pırıltının arkasında karanlık bir taraf var, sefalet, pislik var.
Gökdelenlerin dibinde, uzaklarda fakir mahalleler var. Çöpler var bir yerlere
yığılan. Zehirli gazlar var, zehirli kimyasallar var yediklerimize karışan.
Kesilen ağaçlar, kuruyan su kaynakları var.
Bizler
bu gerçeğe başımızı çevirme olanağına sahibiz. Peki bu gerçeğe daha yakın
yaşayanlar, her gün onunla yüz yüze gelenler nasıl oluyor da hala AKP’ye oy
veriyorlar? Geçen gün bu sorunun cevabını arayan bir yazı okudum. Yazıda deniyordu ki, hükümetin çizdiği
ekonomik başarı portresinin, ülkemizin “orta üst gelir grubunda” olduğunu
gösteren istatistiklerin arkasında gittikçe büyüyen gelir adaletsizliği ve
düşük gelirli geniş kitleler var. Bu gelir grubundaki insanların öncelikleri,
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre ikinci basamakta yer alıyor. Yani
ekonomik açıdan güvenliklerini ilk sıraya koyuyorlar. Güvenliğin siyasi
iktidara bu kadar bağlı olmasının nedeni ise şu: Dış fon girişi sayesinde ayakta kalan,
büyümeyi ithalat, tüketim ve inşaat-altyapı yatırımı ile sağlayan bir
ekonomimiz var. AKP’ye oy veren insanlar, bu modelin paydaşları haline gelmiş,
bu modelin sürdürülebilmesinin koşulu olarak AKP’nin iktidarda kalmasını
görüyorlar. Bazıları zaten imar rantına doğrudan ortak olmuş. Büyük bir
çoğunluk kendi geliriyle elde edemeyeceği bir yaşam tarzının sembollerini (ev,
otomobil, teknoloji ürünleri vs…) borçlanarak almış. Daha düşük gelirli bir
grup ise gerek devletin, gerekse yeni zenginlerin imkanları kullanılarak
dağıtılan sadakalardan nasiplenmiş. Bu insanların en azından bir kısmının vergi
vermediğini, dolayısıyla vergilerinin nasıl, nerede kullanıldığı gibi dertleri
olmadığını varsayabiliriz. Buna karşılık devletin yaptığı yol, hastane gibi
yatırımları hayatlarını kolaylaştıran, gerçek ve somut hizmetler olarak
değerlendiriyorlar.
Nobel
ödüllü kalkınma ekonomisti Amartya Sen, insanların hayatlarından memnuniyetini
baz alan araştırmaların, gerçek koşullarını yansıtmıyor olabileceğini söylüyor.
Bir insanın mutluluğu, hayallerine ve hayattan beklentilerine bağlı. İnsanlar
zorluklarla başetmenin yollarını bulabilirler, ama bu, onların daha iyi
hayatlar ve daha önemli şeyler yapma fırsatını haketmedikleri anlamına gelmez.
Başörtüsü
ya da anadilde eğitim özgürlüğüyle fazlasıyla meşgul olan liberal aydınların
pek bahsetmekten hoşlanmadığı önemli bir gerçek daha var. Sen’in “capabilities
approach” olarak bilinen ve çığır açan düşüncesine göre, insanlar ancak
ekonomik olanakları izin verdiği ölçüde özgür olabilirler.
Küçük bir çocuk, içine doğduğu koşullar nedeniyle bir bilim insanı ya da ünlü
bir sanatçı olmayı hayal edemiyorsa, onun özgür olduğunu söylemek mümkün değil.
Kimse insanlara
nelerden mahrum kaldıklarını söylemiyor. Zor bir soruya cevap aramanın,
düşünmenin, araştırmanın, cevap bulmanın, bir şeyler üretmenin verdiği tatmini
bilmiyorlar. Güzel bir edebiyat metni, klasik
müzik parçası ya da resim karşısında hissedilen mutluluğu bilmiyorlar. Böyle
şeylerin değerini bilenler, “kitap okuyanlar şimdi sefilleri oynuyor” diye
küçümseniyor, elitizmle suçlanıyorlar. Bilim adamlarının fikri sorulmuyor,
bilimsel araştırmalar desteklenmiyor, en büyük rantın inşaat sektöründe olduğu bir
ortamda kimse eğitim, Ar-Ge, üretim zahmetine girmek istemiyor.
Hükümetin
vicdansızlığını değilse de vizyonsuzluğunu bir dereceye kadar anlayabiliyorum.
Paraya ve güce bu kadar tamah ettiklerine göre onlar da demin tarif ettiğim
mutlulukları hayatları boyunca tatmamış olmalılar. Onlardan da bazı gerçekler
gizlenmiş olmalı. Ama bu hükümeti destekleyen “aydın”ların, akademisyenlerin,
sanatçıların, iş adamlarının ikiyüzlülüğünü anlamak mümkün değil. O ışıltılı
nehre kapılmış gidiyor, gerçeğin peşinde koşacaklarına üstünü örtmeye
çalışıyorlar. Acınası haldeler.
Friday, April 04, 2014
Gerçeğin gaspı
Adaleti sağlamak için atılması gereken ilk adım, gerçeğin
ortaya çıkarılmasıdır. Adaletsizliğin arkasında ise gizlenen gerçekler vardır.
Yalan, hile, iftira ve çarpıtma, “algı yönetimi” olarak adlandırılıp sadece
maruz görülebilir değil, sonuç alındığı sürece mübah bir araca dönüştü
ülkemizde. “Gerçekte ne olduğunu” sorup hak aramak ise anarşistlik sayılıyor.
Her geçen gün yeni bir felaket, yeni bir skandal ortaya çıkıyor ve bizler,
cevabı ve hesabı verilmemiş öncekileri bir kenara koyup yeni olaya hayret
ediyor, onunla başetmeye çalışıyoruz. Belki şimdiye kadar olan bitenden hayati
şekilde etkilenmiş değiliz, ama bu sis ve gaz bulutunun içinde her an bizim de
başımıza bir şey gelebileceğinin ve kim vurduya gitmiş olacağımızın
farkındayız. Hiçbir kuruma güvenmiyoruz, bizimle aynı durumdaki arkadaşlarımız
dışında tutunabilecek dalımız yok.
Sadece son birkaç yılın olayları içinde aklıma bir
çırpıda gelenleri yazacağım.
Bir yanda devletin koruması gerekirken bizzat öldürüp,
yaralayıp hesap vermedikleri var: Gezi olayları sırasında ölenler, gözlerini
kaybedenler, Uludere’de ölenler, Hrant Dink… Devletin bizzat öldürmediği, ama
yanlış politikalar ya da ihmaller sonucu ölenler var, ama gerçek ortaya
çıkarılmadığı için tam olarak nasıl olduğunu da bilmiyoruz: Afyon’daki mühimmat
patlamasında, Reyhanlı’da, Suriye sınırında ölenler böyle öldüler. Devlet
içinde bulundukları tehlikeyi ciddiye almadığı için cinayete kurban giden
kadınlar da öyle. Bizim devlet politikalarımız yüzünden Suriye’de ölenleri, evinden
yerinden olup ülkemize gelip perişan koşullarda yaşayanları da unutmamak lazım
tabii.
Diğer yanda Ergenekon, Balyoz, KCK, Oda TV gibi davalarda
uyduruk delillerle hapse atılanlar, yıllarını hapiste geçirenler, tutukluluk
süresi beş yıla düşürüldüğü halde hapisten çıkarılmayanlar var. Sırf
sanıklardan hoşlanmıyorlar diye bütün bunlara göz yumanlar, bahane üretenler
var. Buna karşılık ortaya saçılan yolsuzluk iddialarının muhataplarına kimse
hesap soramıyor.
Bu kadar hayati şekilde olmasa da, aslında hepimiz “gerçeğin
gaspından” etkileniyoruz. Bir ihalede yapılacak iş için en uygun şirketin
hangisi, bir okul ya da iş pozisyonu için açılan sınavda en uygun adayın kim
olduğu, objektif bir değerlendirmeyle belirlenebilir. Oysa ihaleleri hükümete
yakın
Thursday, January 16, 2014
The ways capitalism corrupts healthcare and education
I remember a couple of things from my social policy class at the LSE: Firstly, private provision of healthcare was acceptable as long as health insurance was offered by a public institution to ensure universal coverage. Secondly, charging tuition fees for higher education and giving student loans to those in need was a more equitable option than free education for all, because then university students, who come from disproportionately middle-class backgrounds, would be going to university with everyone's tax money. Theoretically all this sounds reasonable.
However, recently I have been observing from my own life that the mere provision of healthcare and education by private institutions is leading to undesirable consequances. Leaving aside the stars in their fields, doctors and academics are viewed as and incentivized to behave like factors of production. This is not only true for private institutions, but also public institutions, where these values have been prevalent.
In healthcare, "performance indicators," which apparently range from number of patients seen to various tests prescribed to actual surgical procedures undertaken, may lead doctors to prioritize quantity over quality. Apparently, doctors in private hospitals like to prescribe redundant tests and may even go as far as performing an unnecessary surgery, and they are more likely to do that if you have private insurance. I experienced this first hand when my former doctor in Fulya Acibadem Hospital insisted that I undergo a second, more extensive test when a simple medical test gave inconclusive results. I took the first test twice more with a different doctor and got negative results both times, but the process created anxiety on my part, and had I taken the second test, it would have costed my insurance company a lot of money.
Capitalism also corrupts private education. In private universities, academics feel the need to align their behavior with their perception of the students' wishes, as if students were customers. I am again speaking form first-hand experience, having co-taught an elective in the executive MBA programme of a private university for a semester now. The pressure starts in the first class, because it is the add/drop period and your class will only open if a certain number of students pick it. Then, through the course of the term, students will fill feedback forms about you and you generally want to avoid problems while maximizing positive feedback. In my experience, students should feel as if they are understanding and learning something during class, hence the material should not be too difficult, and they shouldn't be questioned too harshly about it. They like to see the lecturer hard at work, because they paid for it, but they also want to get good grades in the end. The academic has to play along because his popularity will determine whether he will be able to teach in the next semester.
I think the problem with both healthcare and education is an information mismatch between the provider and the customer. In both cases, customers don't know what they don't know, and this leaves them vulnerable to abuse, and the performance indicators make this abuse more likely. Alternative performance indicators should be developed - in healthcare, for example, the correlation between the tests prescribed and their outcomes can be monitored to determine whether these tests were prescibed for good reason. More generally, patient recovery and loyalty trends can be monitored to determine doctors' performance. Of course these indicators would not be directly related to the revenue of the hospital, but they would give a far more meaningful signal regarding the quality of the healthcare service.
For universities, I suggest an even more ambitious indicator, which involves sending out questionnaires to alumni, asking whether they remember anything useful from a specific lecture, and whether they put anything they have learned in this lecture to practical use. Of course, such questionnaires may also ask the alumni how they are doing more generally - has their degree translated into an increase in their income, a promotion, or an increase in their job satisfaction?
Or was it just a feel-good year or two that left them unprepared for the challenges lying ahead? This is a worthwhile question.
However, recently I have been observing from my own life that the mere provision of healthcare and education by private institutions is leading to undesirable consequances. Leaving aside the stars in their fields, doctors and academics are viewed as and incentivized to behave like factors of production. This is not only true for private institutions, but also public institutions, where these values have been prevalent.
In healthcare, "performance indicators," which apparently range from number of patients seen to various tests prescribed to actual surgical procedures undertaken, may lead doctors to prioritize quantity over quality. Apparently, doctors in private hospitals like to prescribe redundant tests and may even go as far as performing an unnecessary surgery, and they are more likely to do that if you have private insurance. I experienced this first hand when my former doctor in Fulya Acibadem Hospital insisted that I undergo a second, more extensive test when a simple medical test gave inconclusive results. I took the first test twice more with a different doctor and got negative results both times, but the process created anxiety on my part, and had I taken the second test, it would have costed my insurance company a lot of money.
Capitalism also corrupts private education. In private universities, academics feel the need to align their behavior with their perception of the students' wishes, as if students were customers. I am again speaking form first-hand experience, having co-taught an elective in the executive MBA programme of a private university for a semester now. The pressure starts in the first class, because it is the add/drop period and your class will only open if a certain number of students pick it. Then, through the course of the term, students will fill feedback forms about you and you generally want to avoid problems while maximizing positive feedback. In my experience, students should feel as if they are understanding and learning something during class, hence the material should not be too difficult, and they shouldn't be questioned too harshly about it. They like to see the lecturer hard at work, because they paid for it, but they also want to get good grades in the end. The academic has to play along because his popularity will determine whether he will be able to teach in the next semester.
I think the problem with both healthcare and education is an information mismatch between the provider and the customer. In both cases, customers don't know what they don't know, and this leaves them vulnerable to abuse, and the performance indicators make this abuse more likely. Alternative performance indicators should be developed - in healthcare, for example, the correlation between the tests prescribed and their outcomes can be monitored to determine whether these tests were prescibed for good reason. More generally, patient recovery and loyalty trends can be monitored to determine doctors' performance. Of course these indicators would not be directly related to the revenue of the hospital, but they would give a far more meaningful signal regarding the quality of the healthcare service.
For universities, I suggest an even more ambitious indicator, which involves sending out questionnaires to alumni, asking whether they remember anything useful from a specific lecture, and whether they put anything they have learned in this lecture to practical use. Of course, such questionnaires may also ask the alumni how they are doing more generally - has their degree translated into an increase in their income, a promotion, or an increase in their job satisfaction?
Or was it just a feel-good year or two that left them unprepared for the challenges lying ahead? This is a worthwhile question.
Labels:
Economics,
English,
Social sciences
Saturday, December 28, 2013
Pregnancy
I've seen a lot web-sites about pregnancy, many of them going into unnecessary detail, but I think they are missing some important points, which I'd like to humbly outline here:
1) Having a child is a selfish decision. I think people have children for entirely selfish reasons, and there's nothing to pride yourself in that. After all, to have a child in Turkey is to have a child in a third-world country with no rule of law and the best and luckiest of us spend our lives crammed in traffic, office blocks and shopping centers after years of school and national exams. So I don't see how bringing a child into this part of the world could be good for the child itself. More plausible reasons for getting pregnant are; 1) to have something that will give you a reason, and an obligation, to live, especially as you get older - just like a trapeze artist who needs a new trapeze before letting go of the previous one, 2) to please the society and the families and keep up with everyone else having kids, 3) to have the 'experience' of being a mother or father, which you view as one of the fundamental life experiences, as in '100 things to do before you die,' 4) you probably haven't thought long or hard enough, or else you'd never build up the courage to have a child. Plus, babies are cute.
2) Pregnancy will occupy your life, and unfortunately it's your problem. Forget about the equality of men and women. In the world of pregnancy, there's no equality. Pregnancy is your problem. And something that makes itself felt physically so frequently will inevitably occupy your thoughts. You have to take care of yourself and consciously and continuously taking care of yourself requires effort. At first I thought of it as the perfect opportunity to be selfish with a good conscience, but no, it's not that simple. You can't drink alcohol or coffee, but you have to drink a lot of milk and eat a lot of (well-cooked) red meat. (You are actually eating the material that will constitute the baby, which makes one feel like a 3D printer.) You have a bloated stomach that feels frequently empty and nauseous that forces you to eat something every few hours. (You might think it's the noise, the smells, the food, the news or whatever you are doing that is nauseating, but no, you have nausea to start with.) You need to take it easy, not rush anywhere. You need to avoid lifting and carrying heavy things. And how heavy is heavy, you have no idea. You need to stay away from smokers. You need to stay away from polluted air. You need to find a way to make leggings and flat shoes look acceptable for work. You need to try not to get sick in the middle of winter. All of a sudden plastic bottled water and tasteless hormone-injected tomatoes seem like the biggest enemy in the world. You try to avoid cell phones and X-ray scanners. In fact, the whole not-sufficiently-regulated profit-seeking capitalist world will appear to be on a quest to poison you poor pregnant woman and your poor little child. Everybody will tell you to take good care of yourself when you think an unaware and indifferent world is doing nothing to take care of you. And you are bloated (did I already say that?) and getting larger and moving further and further away from the common standard of beauty and you feel unattractive. And while all this is going on, you have to keep high spirits because hey, your baby's character might be shaping itself right about now.
3) Pregnancy is a very ordinary phenomenon. When I first found out that I am pregnant, I became happy and I started pondering about the phenomenon and about how a few cells in me had a lot of information about a human being, its health, sex, intelligence, character... Then my mind came up with an analogy with my very limited information of astronomy and quantum physics that this must be similar to the Big Bang, because you know, at that moment in time and space there must have been a lot of information about what was to come before it all happened.
But of course, pregnancy is a very ordinary thing. Everybody is having kids. Everywhere. The office is full of pregnant women and women trying to get pregnant. Right now babies are born and people are making new babies. You don't need to pass an exam or receive a license to qualify for it. There are women who don't realize they are pregnant until they are five months into the pregnancy, and still give birth to healthy babies. So despite all the hype pregnancy is a common, natural thing. And just like the way all our organs are working miraculously without needing our interference, we shouldn't worry so much about how the baby is doing. Hopefully it will be fine.
1) Having a child is a selfish decision. I think people have children for entirely selfish reasons, and there's nothing to pride yourself in that. After all, to have a child in Turkey is to have a child in a third-world country with no rule of law and the best and luckiest of us spend our lives crammed in traffic, office blocks and shopping centers after years of school and national exams. So I don't see how bringing a child into this part of the world could be good for the child itself. More plausible reasons for getting pregnant are; 1) to have something that will give you a reason, and an obligation, to live, especially as you get older - just like a trapeze artist who needs a new trapeze before letting go of the previous one, 2) to please the society and the families and keep up with everyone else having kids, 3) to have the 'experience' of being a mother or father, which you view as one of the fundamental life experiences, as in '100 things to do before you die,' 4) you probably haven't thought long or hard enough, or else you'd never build up the courage to have a child. Plus, babies are cute.
2) Pregnancy will occupy your life, and unfortunately it's your problem. Forget about the equality of men and women. In the world of pregnancy, there's no equality. Pregnancy is your problem. And something that makes itself felt physically so frequently will inevitably occupy your thoughts. You have to take care of yourself and consciously and continuously taking care of yourself requires effort. At first I thought of it as the perfect opportunity to be selfish with a good conscience, but no, it's not that simple. You can't drink alcohol or coffee, but you have to drink a lot of milk and eat a lot of (well-cooked) red meat. (You are actually eating the material that will constitute the baby, which makes one feel like a 3D printer.) You have a bloated stomach that feels frequently empty and nauseous that forces you to eat something every few hours. (You might think it's the noise, the smells, the food, the news or whatever you are doing that is nauseating, but no, you have nausea to start with.) You need to take it easy, not rush anywhere. You need to avoid lifting and carrying heavy things. And how heavy is heavy, you have no idea. You need to stay away from smokers. You need to stay away from polluted air. You need to find a way to make leggings and flat shoes look acceptable for work. You need to try not to get sick in the middle of winter. All of a sudden plastic bottled water and tasteless hormone-injected tomatoes seem like the biggest enemy in the world. You try to avoid cell phones and X-ray scanners. In fact, the whole not-sufficiently-regulated profit-seeking capitalist world will appear to be on a quest to poison you poor pregnant woman and your poor little child. Everybody will tell you to take good care of yourself when you think an unaware and indifferent world is doing nothing to take care of you. And you are bloated (did I already say that?) and getting larger and moving further and further away from the common standard of beauty and you feel unattractive. And while all this is going on, you have to keep high spirits because hey, your baby's character might be shaping itself right about now.
3) Pregnancy is a very ordinary phenomenon. When I first found out that I am pregnant, I became happy and I started pondering about the phenomenon and about how a few cells in me had a lot of information about a human being, its health, sex, intelligence, character... Then my mind came up with an analogy with my very limited information of astronomy and quantum physics that this must be similar to the Big Bang, because you know, at that moment in time and space there must have been a lot of information about what was to come before it all happened.
But of course, pregnancy is a very ordinary thing. Everybody is having kids. Everywhere. The office is full of pregnant women and women trying to get pregnant. Right now babies are born and people are making new babies. You don't need to pass an exam or receive a license to qualify for it. There are women who don't realize they are pregnant until they are five months into the pregnancy, and still give birth to healthy babies. So despite all the hype pregnancy is a common, natural thing. And just like the way all our organs are working miraculously without needing our interference, we shouldn't worry so much about how the baby is doing. Hopefully it will be fine.
Labels:
English,
Feminism,
Pregnancy,
Real world
Saturday, October 26, 2013
In praise of emotions at work
In
the corporate world, the display of emotions, especially the negative ones, is
frowned upon. If someone did something that made you angry, or if you simply think they are doing "the wrong thing," you don't tell them
anything, unless, well, they are reporting directly to you. On the spot you
hide your anger for that person and their decisions and act as if nothing happened. What you do
next depends on your power relative to that person. You might have to
wait it out and do nothing, which is often the case. Or you might start
lobbying against that person behind their back, hoping that someone stronger will tell them off.
As you hide your emotions and opinions and as a consequence your emotions and opinions end up having no consequence whatsoever, having emotions and opinions ceases to appear rational. You start not caring, and you just do what you are told to do, just for the money and the benefits. You are probably too busy anyway, the next project washes away the remains of any feelings you had just a few days ago, convincing you that they were trivial anyway. Then you become a "resource" in the true sense of the word, not human but simply a means of production. You keep your mouth shut until you rise up high enough in the company. But by then you probably have already acquired and internalized the values of the company anyway, including an impatience for young people's opinions and grievances.
While the job market leaves no option to white collar employees but that kind of existence, I think the companies and their executives lose out, as well. Imagine a simple relationship between two people and how much each person can learn from the other's way of looking at things, their priorities, their values. The way we produce offspring should give people an idea: The product is stronger when it incorporates different opinions, different values, and dare I say, more pieces to the reality of the world, the "truth."
Here's a line from Madonna's song, the Power of Goodbye: "Pain is a warning that something is wrong." Even if you can't do anything about them yet, don't discount or overlook or trivialize your emotions. They are a signal. People may tell you something is not important, but if you think it is important, then it is important. That's the only way you can preserve your character and still have your own opinions and feelings a few years from now.
Labels:
English,
Post-emotionalism,
Real world,
Work
Friday, October 04, 2013
Anneler ve kızları
Sinem o gün annesine benzedi.
Sabah kalktı, kocasını geçirdi. Panjurları kaldırdı,
camları araladı. Ortalığa atılmış gazeteleri, kitapları, giysileri topladı.
Bilgisayar başında bir kase Nesfit yedi. Duş aldı, makyaj yaptı, uzun uzun
gardrobunun başında durup ne giyeceğine karar verdi. Saatini, küpelerini,
yüzüğünü taktı. Kıyafetine uygun çantasını hazırladı. Düz ayakkabılarını giydi,
nasılsa ofiste topukluları vardı. Kapıyı kilitledi, alarmı kurdu. Yolda güneş
gözlüğünü evde unuttuğunu farketti. Ofiste haberlere baktı, öğle saatinde oda
arkadaşlarıyla yemeğe gitti, kaç gündür üzerinde çalışmakta olduğu raporun o
gün için planladığı kadarını olmasa da birkaç paragrafını daha bitirdi. Eve
dönüş yoluna çıktığında hava kararmış, serinlemişti bile; balık pazarına
uğrayıp lüfer, manava uğrayıp domates, biber, roka, fırından taze ekmek aldı. Diğer
işler yapılırken çamaşırların yıkanması gerekiyordu, renklileri ayırıp makineye
attı. Üzerini değiştirdi, yüzünü yıkadı, balıkları fırına koydu, domatesleri, biberleri, rokayı yıkayıp doğradı. Bütün ev balık koktu. Bu sırada kocası geldi, camları
açarken evde balık yapmanın çıkardığı işlerden yakındı ama lüferleri severek
yedi. Sinem sofrayı topladı, bulaşık makinesini boşalttı, bulaşıkları akıtıp
içine koydu, fırını temizledi, masayı sildi. Yıkanan t-shirtleri askılara asıp
çorapları eşleştirirken televizyondaki tartışma programında konuşulanları dinledi.
Kocası uyuklamaktaydı, karısını yanına çağırdı. Sinem de onun yanına uzanıp ona
sarıldı, bir an mutlu olduğunu hissedip şükretti, sonra uyuyakaldı.
Kolu bacağı ağrıyıp üşüyünce uyandı, kocasını da uyandırıp yerine yatmaya ikna
etti. Camları kapattı, panjurları indirdi. Yatmadan önce kitap okuyamayacaktı,
hali kalmamıştı. Dişlerini fırçalarken beyaz yüzündeki yorgun ifadeyi tanıdı:
Annesine benzemişti.
Labels:
Dreams and Family,
Feminism,
Love,
Türkçe
Kendine ait bir oda
Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda’da 16. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan bir zaman diliminde kadınların büyük yapıtlar yaratabilmesinin önündeki engelleri sıralar: Kadınlar yoksuldur, küçük yaşta evlendirilirler ve hayatlarını dört duvar arasında çocuk bakarak geçirirler, gizli ve geri planda kalmak zorunda hissederler, kitaplarına ilham kaynağı olacak ve başkalarının kitaplarına ilham verecek “yaşam tecrübelerine” sahip olamazlar, yapıtları erkeklere ve yaşamak istedikleri tecrübelerden onları yoksun bırakan haksızlıklara karşı duydukları hınçla gölgelenir, erkeklerin önemli bulduğu konuların önemli sayıldığı bir dünyada kendi önem verdikleri konularda yazmaya cesaret edemezler, kendilerine biçim ve içerik olarak yol gösterebilecek bir kadın yazarlar geleneğinden yoksundurlar.
Woolf Kendine
Ait Bir Oda’yı 1929’da yazmış.
2013 yapımı Geceyarısından
Önce’de ise Jesse ile Celine otele yürürken aralarında (az çok) şu konuşma
geçer:
Jesse: Hiç bilemeyeceğim şeyler karşısında kendimi
her geçen yıl daha çaresiz hissediyorum.
Celine: Ben bunu sana hep söylüyorum, hiçbir şey
bilmiyorsun. [Gülerler]
Celine: Ama bilmemek o kadar da kötü değil. Önemli
olan bakmak, aramak, aç olmak değil mi?
Jesse: Biliyorum, doğrusu bu. Sadece biraz daha
kolay olmasını isterdim.
Celine: Ne demek
istiyorsun?
Jesse: O tutkuyu hep
korumaktan bahsediyorum… Eskiden çok kolaydı. Gençken yazar arkadaşlarımla
önemli bir şey yapıyormuşuz gibi gelirdi. Sanki bizim sıramız gelmiş gibi…
Celine: Ama bir grup kendini beğenmiş aptaldınız, değil mi?
Celine: Ama bir grup kendini beğenmiş aptaldınız, değil mi?
Jesse: Hayııııır,
peki, belki… [Gülerler.] Sahip olduğumuz enerjiden, yaratıcılıktan, hırstan ileri
gelen bir şeydi bu. Belki de insan hevesini korumak için kendini kandırmalı.
Celine: Genç erkekler
kendilerini başkalarıyla karşılaştırmaya bayılıyorlar. Referans noktaları var…
Sen de hep böyle yapardın.
Jesse: Ne yapardım?
Celine: [Diğer yazarların
başarılarını sayar.]
Jesse: Evet, şu yazar her sabah kahvaltıdan önce bir kitap yazardı, ya ben ne yapıyorum?
Celine: Evet, kadınlar bu şekilde düşünmezler. Belki de kendimizi karşılaştıracak çok daha az şey olduğu için. Hayatında bir şeyler başaran kadınlardan çoğunun adını ilk defa ellilerinde duyarız çünkü daha önce tanınmaları çok zor. İstedikleri şeyleri sonunda yapmadan önce ya otuz yıl mücadele ederler ya da çocuk büyütürler. Biliyor musun bu aslında özgürleştirici bir şey. Hayatımızı kendimizi Martin Luther King, Gandhi ya da Tolstoy’la karşılaştırarak geçirmek zorunda değiliz.
Jesse: Peki ya Jeanne d’Arc? Sadece genç bir kızdı ve Fransa’yı kurtardı.
Jesse: Evet, şu yazar her sabah kahvaltıdan önce bir kitap yazardı, ya ben ne yapıyorum?
Celine: Evet, kadınlar bu şekilde düşünmezler. Belki de kendimizi karşılaştıracak çok daha az şey olduğu için. Hayatında bir şeyler başaran kadınlardan çoğunun adını ilk defa ellilerinde duyarız çünkü daha önce tanınmaları çok zor. İstedikleri şeyleri sonunda yapmadan önce ya otuz yıl mücadele ederler ya da çocuk büyütürler. Biliyor musun bu aslında özgürleştirici bir şey. Hayatımızı kendimizi Martin Luther King, Gandhi ya da Tolstoy’la karşılaştırarak geçirmek zorunda değiliz.
Jesse: Peki ya Jeanne d’Arc? Sadece genç bir kızdı ve Fransa’yı kurtardı.
Celine: Kim Jeanne d’Arc
olmak ister ki? Onu kazıkta yaktılar ve bakireydi! İmrendiğim bir şey değil.
Sonra Jesse ve
Celine, ikiz kızlarından uzakta geçirecekleri gece için otel odasına gelirler
ve tartışmaya başlarlar. Jesse, ilk evliliğinden olan oğluyla daha çok vakit
geçirmek için Paris’ten Chicago’ya taşınmak istemektedir. Celine ise Paris’te
yeni bir iş teklifi almıştır. Başlangıçta iş teklifi ona çok cazip görünmese de
Jesse’nin kendisinden istediği fedakarlık karşısında birden vazgeçilmez hale
gelir. Otel odasındaki kavgaları sırasında öğreniriz ki, Celine kendisi
çocuklara bakarken Jesse’nin kitap turlarına gitmesine, kendisi “düşünmeye
fırsat bulamazken” onun her şeyden kopup kendini yazarlığa verebilmesine
içerlemektedir. Filmin ilk yarısı kadınlar ve erkekler arasındaki rol
bölüşümünü göstermiştir zaten: Misafir kaldıkları evde öğle yemeğini kadınlar
hazırlarken erkekler bahçede yeni yazacakları romanların arkasındaki
fikirlerden sözetmektedirler.
***
“Oysa kadınların
çoğunluğu ne sokak fahişesi ne de kibar fahişedir; tüm yaz öğleden sonralarını,
küçük buldog köpeklerini kadife giysilerine bastırarak da geçirmezler. Öyleyse
ne yaparlar? Ve o anda gözümün önünde, nehrin güney kıyısında bir yerlerde
uzanan, her bir yanı art arda dizili evlerle kalabalıklaşmış o uzun sokaklardan
biri canlandı. Belki de kızı olan orta yaşlı bir kadının kolunda caddeyi geçen
çok yaşlı bir hanımefendiyi hayal ettim; her ikisi de botları ve kürkleri
içinde öylesine saygındılar ki, öğleden sonra törensel bir havayla giyinmiş
olmalıydılar ve giysilerini her yaz bıkıp usanmadan kendileri, aralarına
kafurlar serperek dolaplara kaldırıyorlardır, mutlaka. Yıllardır yaptıkları
gibi, caddeyi lambalar yakılırken geçiyorlar, çünkü akşamüstü alacakaranlığı en
sevdikleri saatlerdir. Yaşlı olanı seksen yaşında vardı; ama biri, yaşamının
onun için ne anlamı olduğunu sorsa; Balaclava Savaşı için sokakların nasıl
ışıklandırıldığını ve Kral Yedinci Edward’ın doğumunda Hyde Park’ta atılan topları
duyduğunu anımsadığını söylerdi. Ama kesin tarihi ve mevsimi saptamak
isteğiyle, peki beş nisan bin sekiz yüz altmış sekiz ya da iki kasım bin sekiz
yüz yetmiş beşte siz ne yapıyordunuz diye sorulacak olsa kararsız kalıp hiçbir
şey anımsayamadığını söylerdi. Çünkü tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak
yıkanmış, çocuklar okula gönderilip dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiçbir
şey yoktur. Her şey yok olmuştur. Hiçbir biyografinin ya da tarihin bu konuda
söyleyecek tek bir sözü yoktur. Tüm romanlar da, istemeyerek, kaçınılmaz
biçimde yalan söylerler.
Mary Carmichael’a,
sanki yanımdaymışçasına, bu sonsuz karanlık yaşamların tümü kaleme alınmayı
bekliyor, dedim ve hayalimde Londra sokaklarında gezinerek, ister köşe
başlarında, tombul parmaklarına yüzükler gömülü elleri kalçalarında,
Shakespeare’in sözcüklerinin canlılığı anımsatan el kol hareketleriyle konuşan
kadınlardan; ister menekşe satıcısı, kibrit satıcısı ve kapı ağızlarına
yerleşmiş yaşlı kadınlardan ya da yüzleri güneşteki ve bulutlardaki
dalgalanmalar benzeri, kadınların ve erkeklerin gelişlerini ve vitrinlerin titreyen
ışıklarını haber veren başıboş gezinen kızlardan gelsin, hiçbir yere yazılmamış
yaşamların birikiminin ve dilsizliğinin baskısını hissettim. Meşaleni sımsıkı
elinde tutarak bütün bunları araştırman gerek, dedim Mary Carmichael’a.”
Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda.
Subscribe to:
Posts (Atom)