The struggle of man against power is the struggle of memory against forgetting. Milan Kundera.
Saturday, June 18, 2011
Sergi, mağaza açılışlarının çok olduğu bir mahallede oturuyorum. Kaldırımlardan küçük, şık kalabalıklar eksik olmuyor, bazen ben de açılış davetiyelerini binanın girişinde ya da dairemde buluyorum. Bazen benim de tanıyabileceğim kadar ünlü insanlar görüyorum, bazen hangi açılışa kimin geldiğini dergilerden ya da televizyondan öğreniyorum. Ama bir açılışa gidip de insanlarla tanışmaktan korkuyorum. Yazar Elif Batuman Vogue'daki röportajında Nişantaşı'ndan korktuğunu söylemiş.
Skylife Haziran sayısına Alain de Botton'un sınıf atlamak üzerine yazdığı bir yazıyı koymuş. Diyor ki, zengin ve güçlü insanlarla tanışıp arkadaş olma çabasında bir kötülük yok, ama onların zengin ve güçlü olmayan insanlardan daha değerli olduğunu düşünüyorsanız kafanız pek çalışmıyor olabilir.
Bir yola giriyorsunuz ve o yolda tanıştığınız insanlar, o yolda daha hızlı ilerlemenizi sağlıyor. Size aklınıza gelmeyecek fikirler, duymayacağınız haberler veriyorlar. Sizi bilmediğiniz yerlere götürüyor, dikkat etmediğiniz şeyleri gösteriyorlar. Sizi iyi veya kötü kendi tanıdıklarına anlatıyorlar, sizi tanıştırıyorlar, size referans oluyorlar. Her arkadaşınız, kendinizi aşmanıza ön ayak oluyor.
Başka yollarda hiç tanışmadıklarınızla, hiç tanışamıyorsunuz ve bütün bunlardan mahrum kalıyorsunuz. O yüzden yarı yolda yol değiştirmek çok zor oluyor.
Kimlere göz koyduğunuz, hangi yolda olmak istediğinizle ilgili aslında. Ben isterdim ki, takip ettiğim gazeteci ve yazarlarla arkadaş, denk olayım. Ama bütün bunlar çaba gerektirir, her grubun bir raconu vardır. Belki günün birinde öyle şeyler yazarım ki, o da olur.
Monday, June 06, 2011
Saturday, June 04, 2011
Edwin Heathcote of the FT wrote an article called Liveable vs. Lovable on 6 May. Had he not announced Istanbul as the most lovable city in a later article ('Liveable, lovable and lauded'), the Turks on Facebook, and hence I, would have never become aware of his existence to start with.
Heathcote makes the point that cities like Vancouver, Copenhagen and Munich, which top the lists of "most liveable cities," are not nearly as dynamic and attractive as the likes of London, New York and Istanbul. Heathcote says that these cities are not bounded by their "beauty;" their ugliness and chaos gives them the space to constantly transform themselves. People from different ethnic and social backgrounds co-exist and interact within the realms of the city. At one point he quotes Descartes, who, "writing about 17th century Amsterdam, said that a great city should be the 'inventory of the possible.'"
So far, so good. And Heatcote is probably right that Munich or Paris are not as liveable for immigrants as they are for their bourgeoise residents. I agree that the criteria of the "most liveable" indices are too rational and too based on middle-class values of safety, beauty, comfort and predictability. They don't take into account the joy, pain and possibilities that make a city alive. A city is attractive so far as it is unpredictable and chaotic enough to allow for chance encounters with Nassim Taleb's "good black swans." Of course, the overwhelming majority of the city's residents won't make that jump on the social ladder, but the possibility and the stories of those who made it are always there.
This sounds familiar, somehow. The minute possibility of making it big.
But then Heathcote makes some awe-inspiring remarks, that show how little sympathy he has for those who lose out:
"Whether in New York's SoHo, Chelsea or Brooklyn, in Berlin's Mitte or London's Shoreditch, Hoxton and now Peckham, it is at these moments of radical change that cities begin to show potential for real transformation of lives, or for the creation of new ideas, culture, cuisine and wealth. Once gentrification has occurred, bohemians may whinge about being priced out, as they always have done but, in a big enough city they are able to move on and find the next spot."
"Yet it is proven again and again that the biggest cities are in fact the greenest. Their density, the close proximity in which people live and the minimal amount of land they occupy - compared with largely suburban Vancouver, for example, makes for a far smaller carbon footprint. Mumbai is probably the greenest big city there is - slums like the million-strong Dharavi use minimal land, energy and water. And, of course, without wishing to patronize, it is undeniable that there are happy people living surrounded by their families in Brazil's favelas and millions living lives of drudgery and lonely despair beneath northern Europe's leaden skies."
Then I suggest Mr. Heathcote move his family to Brazil's favelas, or even better, to Dharavi, where he and his family can minimize their carbon footprint?
Post-modern thinking gave a big excuse to capitalists all over the world: That we don't have to feel bad for people stricken with poverty, because those people perceive the world differently; they may even be happy within the bounds of their small worlds! Amartya Sen, on the other hand, warns against subjective accounts of happiness. "The indigent peasant who manages to build some cheer in his life should not be taken as nonpoor on grounds of his mental accomplishment."
Sen talks of empirical studies in post-famine Bengal in 1944, where widowers complained of their "indifferent health" but widows made no issue of it. Whether one feels happy and content depends on one's dreams and expectations from the world. People find ways to cope with difficulties. But this does not mean that they don't deserve better lives and chances to do bigger things (and clean water and sewage systems and public transportation, for that matter.)
I shouldn't leave you without a few comments on Istanbul, the most liveable and loveable city according to Heathcote and his readers. The Turkish government gives their gentrification projects the name "city transformation project," a name Heathcote would surely approve. On one hand, "happy bohemians" are pulled out of their neighborhoods and placed into new social buildings in the outskirts of the city. Those who try to preserve their homes and lifestyles raid the art galleries that have just been opened by the "urban sophisticates."
On the other hand, new office buildings and "residences" spring up everywhere, soaking up the capital surplus that has accumulated legally or illegally. Every other TV ad is trying to sell a real estate project. Developers take pride in "selling what's real" and "being in the business for ten years." The creative destruction of the "built environment," in David Harvey's words, is one of the most convenient ways to burn money. Banks lend to both project developers and buyers. To me, all this sounds frighteningly like the real estate bubbles in the U.S. and in Spain.
If you are an "urban sophisticate," who has the money but who is bored of the middle class values and ways of life, you would surely want some variety and dynamism around you. So that you could enjoy new ideas, culture and cuisine. But those people are not there to inspire and amuse you. Their purpose in life is not to create the most exciting city for you. A deeper analysis than airy ramblings about the beauty and possibilities of chaos would have been welcome.
Saturday, May 28, 2011
Saturday, May 14, 2011
Saturday, April 23, 2011
Wednesday, April 13, 2011
ali desidero
Saturday, April 09, 2011
Saturday, March 19, 2011
Frida Kahlo, The Bride Frightened at Seeing Life Opened. 1943.Wednesday, March 09, 2011
Geçen Eylül ayında gazetecileri eleştiren bir post yazmış, Türkiye'de gerçek anlamıyla araştırmacı gazetecilerin azlığından yakınmıştım. Meğer böyle gazeteciler varmış, ben de Türkiye'ye paraşütle indiğim için yeni tanıyorum onları. Nedim Şener'i, Hanefi Avcı'nın hapse atılmasından sonra sık sık televizyon programlarında görmüştüm. Cengiz Çandar'ı Tayyip Erdoğan'ın İsviçre'de hesabı olmadığına ikna eden, o gerçeği bilen ve haksızlığa tahammül edemeyen insanlara özgü hal vardı üzerinde. Sürekli bildiklerini anlatıp karşısındakini ikna etmeye uğraşıyordu. Tabii ne kadar anlatsan, karşındakinin işine geldiği kadar. Ahmet Şık'ın kim olduğunu ise yeni öğrendim. Radikal'in o ezilenin yanındaki imajını oluşturmasını sağlayan pek çok haber yapmış. Sonra Radikal bordrolarda maaşları düşük gösteriyor, fazla mesaileri vermiyor diye dava açınca işinden kovulmuş. Daha sonra Nokta dergisine girmiş, darbe günlüklerini yayınlayan ekipte yer almış. Ertuğrul Mavioğlu'yla birlikte Ergenekon üzerine kitap yazmışlar.
Şimdi bu iki düzgün gazeteci Silivri'de.
Her İstanbul'a gidişimde, şiddetle akan ışıl ışıl bir nehir görüyor gibi oluyorum. Daha önce gördüğüm şeye yine şaşırıyorum. Her yerde ışıklar, yollar, arabalar, yeni inşaatlar var. Bu nehirle birlikte akmak ne kadar kolay, ne kadar zevkli olurdu diye düşünüyorum. Rüzgarı arkana alınca ilerlemek ne kolay. Ama bu nehir nereye akıyor? Bunu sadece muhafazakarlar aşırı güç kazanıyor, bundan sadece bir çemberin içindekiler nemalanıyor diye söylemiyorum. Bu pırıltının arkasında karanlık bir taraf var, fakirlik var, pislik var. Çöpler var bir yerlere yığılan. Zehirli gazlar var, zehirli kimyasallar var yediklerimize karışan. Tüketilen kaynaklar var. Anlamsız hayatlar var.
Bir de bunları görüp o nehre karşı yüzmeye çalışanlar var.
Tuesday, March 08, 2011
İşler biraz düzgün gitti mi çok sevinip aradaki zorlukları unutmak biz fanilere özgü bir kusurdur. Hatta zorluklar ve sıkıntılar ne kadar büyük olursa, onları aşmaktan duyulan sevinç de kötü hatıralara o derece baskın çıkabilir. Son durumdan memnunsanız o zorlukları çıkaranları "bugüne gelmeme katkısı oldu" diye affedebilirsiniz bile. Ama benim hafızam güçlü olduğu için zorlukları ve onların bana yaşattığı duyguları unutmam, şu anda bile aynen yaşayabilirim. Hem şu son altı aydır yaşadıklarımı buraya yazmak istiyorum, ibret olsun da boşa gitmesin diye.
* İlk mülakatımı, Türkiye'ye döndükten iki gün sonra, işverenlerin kurduğu bir sivil toplum kuruluşunda çalışmak için, A. şirketinin Şişli ofisindeki N. Hanım'la yaptım. Görüşme sırasında az daha uyuyakalan bu hanım, telaffuz ettiğim rakamı "müdürlerin bile almadığını" söyledi. Bu lafını şimdi muhabbetle anıyorum. Ne kadar iyi yalan söyleyebildiğinizi ölçen klasik mülakat sorularını sordu: "En büyük zayıflığınız nedir? İnisiyatif alıp çözdüğünüz bir problemi anlatın."
Ayrıca yakın zamanda bu STK'nın hazırladığı bazı görüşleri, değerlendirmeleri yakından inceleme fırsatım oldu. Fikirlerimi kendime saklamayı tercih ediyorum.
Şirket ofisinin karşı köşesindeki tabldot restoranında çalışan garson ve aşçı beylerin anlattıklarına göre, bu şirkete bankaların mülakatlarına girmek için onlarca genç gelir, öğleden sonraki aşamaya geçebilenler bu restoranda yemek yerler, sonuçları orada beklerlermiş. Garsonla aşçı kafa kafaya verip bu gençlerin haline tavrına bakıp karar verse, ortaya daha sağlıklı sonuçlar çıkar.
* R. haber ajansı, "senior correspondent" arıyormuş. Türkiye büro şefi olan bey, ilana senior correspondent yazmış olmasına rağmen asıl aradığının, mesela bir şirketin finansal sonuçlarını çok çabuk yazabilecek acar finans muhabirleri olduğunu söyledi. B. haber ajansıyla yoğun rekabet halindeymişler. Benim gibi iyi okullardan mezun pek çok muhabir geçmiş ellerinden, bunların kusuru "çok düşünmeleriymiş." Mülakatın üzerinden üç ay geçtikten sonra editoryal teste girdim, meğer henüz açılmamış bir pozisyon içinmiş. Bir daha da kendisinden haber alamadım.
* T. isimli demokrasi savaşçısı düşünce kuruluşunun iyi yönetişim bölümüyle de görüştüm. Daha önce bu blogda eleştirdiğin yerde çalışmayı neden istiyorsun diye sormayın, zaten ağzımın payını aldım. Benimle temasa geçen Ö. Hanım, işe alım sürecini hızlandırdıklarını, bayramdan önceki Cuma günü görüşme için beni beklediklerini söyledi. Aptal aptal fahiş THY biletlerimi aldım, görüşmeye gittim. Ö. Hanım'ın patronu kendisine tam yetki vermiş, sıcak bir görüşme yaptık.
Kasım'da yaptığım görüşmenin sonucunu, Ö. Hanım'ın "sayın başvuru sahibi" diye başlayan E-maili ile Şubat ayında öğrendim. Bu pozisyon için fazla senior'muşum. İyi yönetiştik hep birlikte.
* Bir sonraki İstanbul seyahatimi, R. gazetesinin ekonomi müdürü J. Hanım'la görüşmek için yaptım. R. gazetesi henüz R. gazetesiyle birleşmemişken, şu anda kapanan R. gazetesinin yazı işleri müdürü olan beyle görüşmüştüm. Kendisi muhabir olmamam gerektiğini lisan-ı münasiple anlatmıştı. Neredeyse üç yıl sonra kendisine yine yazınca, akıllanmadığımı söyledi ama E-mailimi J. Hanım'a yolladı. J. Hanım açık pozisyon olduğunu söyleyerek beni görüşmeye çağırdı.
Elimde yapmak istediğim haberlerin listesi, bir süre bir muhabirin masasında J. Hanım'ın yuvarlak masa toplantısından dönüşünü bekledim. Yapmak istediklerimi anlattım, bana bir-iki ay ücretsiz staj yapmam gerektiğini söyledi, İstanbul'da kalacağım yer olup olmadığını sordu. Olmadığını söyleyince stajı İzmir bürosunda yapabileceğimi, büro şefiyle konuşacağını söyledi.
Bir kaç gün sonra İzmir büro şefinin kendisinin haberi olmadan değiştiğini, evden yazı gönderebileceksem göndermemi, yoksa açık pozisyon olmadığını söyleyen bir E-mail attı.
* N. Hanım'ın röportajlarını okumuştum; sponsoru, patronu olmadan bağımsız gazetecilik yapabilme özleminden bahsediyordu. Ancak hazırladıkları tablet gazetede henüz kendi haberlerini yapmıyorlardı, yalnızca gün içinde ajanslardan gelen haberleri derliyorlardı. İnşallah yaza doğru freelance çalışan yazarların, muhabirlerin işlerini satın almaya başlayacaklardı.
N. Hanım yazılı basında benim gibi pek çok insanın öğütüldüğünü, müdürlerin kendilerini gölgede bırakır diye iyi muhabirleri işe almadıklarını, kötü dönemlerde pek çok muhabir çıkartılırken, donanımsız olduğu halde daha kıdemli olanların pozisyonlarını koruduklarını anlattı.
* Son olarak, aklıma ana muhalefet partimizde araştırmacı olarak çalışma fikri geldi. Geçen yıl bir konferansta tanıştığım, yeni parti meclisine seçilen beyefendiye güzel bir E-mail yazdım. Seçimlerden önce de, sonra da genç bir araştırmacı grubunun ne kadar işlerine yarayabileceğini anlattım. Kendisi Ar-Ge işlerine bakan sosyolog S. Bey'e yollamış E-mailimi. Bir aydan fazla oldu, S. Bey'den bir yanıt gelmedi. Öyle tahmin ediyorum ki iktidar partimize aynı başvuruyu yapmış olsaydım, çok daha fazla ilgi görürdüm.
Thursday, March 03, 2011
Herkesin artık bildiği gibi Nina, Kuğu Gölü balesinde kuğu kraliçesi rolünü oynaması için seçilmiş bir balerindir. Hayatı aşırı müdahaleci annesiyle birlikte yaşadığı eviyle bale stüdyoları arasında geçmektedir. Nina bu hayatın ne kadar çorak olduğunun farkında değildir; bildiği tek mutluluk balede daha iyi bir performans sergileyebilmektir. Gösterinin kareografı başrolü ona verince bu şansı yakalar, ancak bu rolün hakkını verebilmek için şimdiye kadar görmezden geldiği, bastırdığı "karanlık taraf"ını ortaya çıkarması gerekmektedir.
Nina her taraftan ezilmektedir: Onun için çok fedakarlık yapmış annesi onun bir an için bile sözünden çıkmasına tahammül edemez, kareograf tutkularını açığa çıkarması için "baskı yapar" ve önüne Nina'nın zıttı kişilikte (ve rahatlıkta) Lily'i rakip olarak koyar, eski baş balerin (ve kareografın eski sevgilisi) Beth Nina'yı kareografı baştan çıkarmakla suçlar ve kendini bir arabanın önüne atar, Lily bir yandan Nina'ya dostane davranırken diğer yandan kareografın kendisine gösterdiği ilgiyi kabul etmekten çekinmez... Yani Nina, bir Mahsun Kırmızıgül filmi karakteri (ya da bir laboratuvar faresi) gibi dünyadaki tüm dertlerden muzdariptir.
Dünyayı Nina'nın gözünden izlediğimiz için, bir yerden sonra gerçek halüsinasyonlara karışıyor. Mesela Lily, annesi ya da kareograf aslında Nina'nın düşündüğü kadar Nina'ya düşman mı bilemiyoruz. Gerçi filmde neyin gerçek, neyin sanrı olduğu eninde sonunda açığa çıkıyor, dolayısıyla gerçek olmadığı açıkça belli olmayan bir sahne de acaba sanrı mıydı diye paranoya yapmaya gerek yok. Film bize düşündürmek istediği kadar derin değil bence. Hatta bütün o şüpheyle ve efektlerle olmadığı kadar derinmiş gibi gözükmeye çalıştığı için, filmin dürüst olmayan bir yanı var. Delilik, subjektifliği ve anlaşılmazlığıyla izleyiciyi hem korkutan, hem merakla kendine çeken karanlık bir çekim alanı ve yönetmen Darren Aronofsky, bu etkiyi kötüye kullanmış.
Filmde kuşkusuz gerçek bir yan da var ve filmi izleyen bütün kadınlar ve genç kızlar Nina'yı (değişik derecelerde) anlayabilirler. Mesela Nina'nın gittikleri barda Lily'nin rahatlığına hayretle baktığı gibi ben de bazı hemcinslerimin gamsızlığına hayret ve kıskançlıkla bakmışımdır. Nina'nın etrafındaki herkes kişiliğini özgürce (ve düşüncesizce) yaşar ve zavallı Nina'ya yaşatırken, Nina mükemmel performansı gösterebilmek için mükemmel olmayan tarafını açığa çıkarmaya "zorlanıyor." (Buradaki ironi, daha önceki bir postta yazdığım "belki de en mantıklı olan insanın duygusal tarafını hesaba katması" tespitiyle paralellik taşıyor.) Sanki Nina, dünyadaki kötülüklerin ve düşüncesizliklerin altında ezilmektedir, bir türlü onlara karşılık verememektedir. Kimse Nina'nın niye böyle olduğunu ve kendisinin bu durumdaki payını düşünmüyor, Nina'yı anlamaya çalışmıyor. Ece Temelkuran'ın şu yazısında söylediği gibi, belki de Nina'nın ihtiyacı olan şey sevgi ve kimse Nina'yı onun ihtiyaç duyduğu kadar çok ve koşulsuz sevmiyor.
Filmde annenin ve kareografın Nina üzerinde kurduğu tahakküm, bana Çoğunluk'ta babanın oğlu üzerinde kurduğu tahakkümü hatırlattı. İlişkilerde bir tarafın diğeri üzerinde kayıtsız şartsız tahakküm kurması, bunu hakkı bilmesi haksızlık. Hiç bir ilişkinin doğası, bu haksızlığı haklı çıkarmaz. Buna popüler kültürde gittikçe daha çok dikkat çekilmesi olumlu. Ancak bize sözünü dinleten herkesten nefret etmeden önce şunları düşünmekte yarar var: Birincisi, bir tarafın diğerinden güçlü bir konum almasını haklı çıkaran nedenler, durumlar olabilir. Her ilişkinin her zaman demokratik olması beklenemez. İkincisi, güçlünün güçlülüğü, aynı zamanda zayıfın zayıflığı demektir. Gönül ister ki her ilişki pür sevgi ve saygı çerçevesinde yürüsün, reel olarak güçlü olan zayıfın haklarına saygı göstersin. Ancak maalesef dünya böyle bir dünya değil. Dolayısıyla zayıf olan taraf ya güçlenmek, kişiliğini ve haklarını savunmak, ya da ilişkiyi terketmek durumunda. Bazen böyle bir seçenek olmadığını biliyorum, ama bazen de var. Önemli olan zayıfın bunu farketmesi.
Monday, February 21, 2011
"Sermayenin Gizemi"
Sermaye Pazara Çıkıyor
Sermayenin önündeki son engel, bir ürün ya da hizmetin pazara çıkarıldığında alıcı bulup bulamayacağı sorusu. Büyük insan gruplarının isteklerini, ihtiyaçlarını ve arzularını "oluşturmak" için büyük bir çaba harcanıyor. Ancak bunu reklam sektörü tek başına başaramaz. Asıl önemli olan, sürdürülebilmesi için belli bir ürün ve hizmetler topluluğuna gereksinme duyan bir günlük hayatın koşullarının oluşturulmasıdır. Söz konusu olan sadece arabalar, evler, benzin, yollar ve alışveriş merkezleri değil, aynı zamanda çim biçme makinaları, buzdolapları, klimalar, perdeler, mobilyalar, elektronik cihazlar ve tüm bunların bakımıdır. Banliyö hayatı pek çok isteği ihtiyaca dönüştürerek sonsuz sermaye birikimi için alan yaratmıştır. Tüketicinin ruh hali ve güveni, kapitalizmin sürdürülebilmesi için hayati önemdedir.
Düşük maaşlar nedeniyle iç talebin yeterli olmadığı yerde sömürgeleşme gibi yöntemlerle dış pazarları kontrol etmek, talep yaratmak için önemli bir çıkış yolu oldu. Ancak 1970'lerden bu yana bu gittikçe daha zor hale geldi. Artık Çin ekonomisi, Amerika'daki talep sayesinde ayakta duruyor. Talep probleminin bir başka çözümü ise fazla üretimin kapitalistlerce yeniden yatırıma dönüştürülmesi. Yani üretim çalışanların tüketimi, kapitalistlerin kişisel tüketimi ve kapitalistlerin yapacağı yeni yatırımlarda kullanılıyor.
Kapitalistlerin dünün üretimiyle bugünün yatırımını yapabilmeleri için kredi almaları gerek. Yani kredi, sermaye birikiminin ve kapitalizmin devamını sağlamak için anahtar rol oynuyor.
Üretimin yeni yatırımlarda değerlendirilebilmesi için üretimin genişleyebileceği yeni üretim alanlarının mevcut olması gerek. Amerika nasıl İngiltere'den sermaye çektiyse, Çin de Amerika'dan sermaye çekiyor. Bu sermaye de yeni fabrikaların açılması için kullanılıyor. Ancak beklentilerdeki bozulmalar ve kredi sistemindeki krizler sermaye dolaşımını sekteye uğratabilir. Temel sorun, yatırım yapılabilecek yeni alanların kısıtlı oluşudur.
Bu bölümde ve bir önceki bölümde anlatılan bariyerlerin birini atlamak için yapılan bir hamle, sermayenin bir başka bariyere çarpmasına yol açabilir. Maaşların düşüklüğünden kaynaklanan talep problemini çözmek için kredi sistemini yaygınlaştırırsınız, sonra kredi krizi çıkar. Sorun çözülmez, yalnızca yer değiştirir.
Sermaye evrimleşiyor
Sevdiği, tanıdığı biri faili meçhul cinayete kurban gitmiş, kaybedilmiş ya da haksız yere hapse atılmış biri, hayatının geri kalan kısmını bir bilgi almaya, bir belirsizliği gidermeye, sevdiğini kurtarmaya, o haksızlığı yapanların bulunup cezalandırılmasına adayabilir. Vurulup vurulup yara almayan bir deve sürekli yumruk atar, her yumrukta o devin canını acıtamadığını, sadece kendi canını yaktığını bile bile yumruk atmaya devam eder. Harcadığı o zaman ve enerjiyle çok daha güzel işler yapabilirdi oysa. Yazılar yazabilir, bilimsel çalışmalar yapabilir, şarkılar besteleyebilir, insanların hayatlarını güzelleştirebilirdi. Ama bütün bunlar, bazı ülkeler için lükstür. Haksızlıkları göre göre yaşayamayan insanlar, hayatlarını bir yanlışı doğruya çevirmeye adar.
Haksızlıkları gören insan, onları görmezden gelerek hayatına devam edebilmek için bir çok mazeret bulabilir: Zaten o dev yara almıyordur, onunla savaşmak kendi hayatını riske atmaktan başka bir şey olmayacaktır. Yazıktır bunlarla sinirini bozmak, vaktini harcamak, iktidar sahiplerinin oyunlarına hayatını kurban etmektir! Okulun popüler, cüsseli grubunun laf attığı çocuk gibiyiz: Tahriklere gelmeyelim, onları duymazlıktan gelelim, işimize gücümüze bakalım.
Ama o zaman her şey böyle sürer gider.
Aşk'ın reva görüldüğü kesitleri sıralamak güç değildir: I. Gençler (gençtir, geçer). II. Magazin dünyası (saç rengi değiştirir gibi heyecan odağı değiştirme 'yeti'sine sahip olanların oluşturduğu özel katman). III. Çizgidışı bireyler (Dostoyevski'nin, Nietzche'nin, Sloterdijk'in yüklediği anlam katsayısıyla 'Budala' sınıfına girenler). Patoloji kontenjanını böyle sınırlıyor kontrat, "öteki"leri normal'in çerçevesi içine çağırıyor.
Enis Batur, Haneberduş, sf. 76
Kafayı boşa almayın!
Geçen yaz birisi bana ne kadar mantıklı olduğumu söyledi, hep öyle olmamı salık verdi. O sırada hayatımdaki en mantıksız dönemi yaşadığımdan bu laf sonradan bana çok ironik gözüktü. Sonradan insanın mantığına ne kadar güvenmesi gerektiğini düşündüm. Kuşkusuz mutlu olabilmek için duygusal gereksinimlerimize de bir söz hakkı tanımamız gerekiyordu, ne kadar mantıksız gözükseler de. Asıl böyle yapmak daha mantıklı olurdu. Böyle iyimser ve salak bir şekilde, gene kafayı yokuşaşağı boşa almış düşünürken, şu ulvi hislerin sömürüldüğü bir başka alan geldi aklıma: Dinler de, insanların mantıklarıyla veremediği cevapları vermeyi, onları tehlikelerden korumayı, hayatlarına kısa yoldan bir anlam katmayı vaad etmiyorlar mıydı? Mantığın susturulduğu yerde insan her türlü sömürüye açık hale gelmiyor muydu? Dinler bizi koruyordu, kolluyordu, en çok da şu lanetli özgürlüğümüzden, karşılığında da biat etmemizi istiyorlardı. Evet, duygular sömürülmeye çok açıktı.
İki Pazardır Dr. Alper Hasanoğlu'nun Radikal Hayat'taki yazılarını okuyorum. Bu Pazarki Seküler din aşk, seküler Tanrı maşuk yazısına çok hak verdim. Şöyle diyor Hasanoğlu:
...Animistik düşüncenin anlamını kaybetmesiyle birlikte ortaya çıkan boşluğu Tanrı düşüncesi doldurdu. Peki Tanrı’dan ne bekleniyordu? İnsana en azından bir korunma ve emniyet hissi vermeliydi Tanrı ve hayata da bir mana. Ama bunun karşılığında onun sözlerine değer vermeli, buyruklarını yerine getirmeliydi. O seven ve cezalandırandı, iyi ve acımasız olandı, adil ve karar verendi. Yani babaydı. Ona bağlanabilmek, insani sınırlılığı aşabilmek demekti.
Ama insanın, ‘ben’inin sınırlarının ötesine geçmesini Tanrı bile sonsuza kadar mümkün kılamadı. Aydınlanmayla birlikte Tanrı da tahtından indirildi ve hükümranlık insanın eline geçti. O andan itibaren her şeyin yapılabilirliğine dair inanç hayata hakim oldu.
* * *
Var olabilmek için yalnızca kendine, kendi yetilerine ve ürettiklerinin gücüne güveniyordu insan. Ama bu tümgüçlülük fantezisi ortaya çıkan varoluşsal boşluğu doldurmuyordu. Devasa ilerlemelere, bütün kazanımlara rağmen insan gün geçtikçe daha çok çaresizlik, korku ve tek başınalık duyguları altında ezilip acı çekiyordu.
Varoluşun manası ‘Sen’
Bu kaybolmuşluk duygusu içinde insanın en önemli hedefi, başka bir insanla birleşebilmek, onunla bir olabilmek olarak tezahür ediyordu. Belki de Öteki‘yle sınırlardan kurtulmak mümkün olabilirdi. “Bu dünyada kendimi yücelmiş hissedemeyeceksem, hiç olmazsa sende yüceleyim, seninle yüceleyim.“ Böylece özne olarak “Sen“ varoluşun manası olmaya başladı. Aşkın bu romantik tasavvuru sayesinde insan tekrar kendini merkeze koymaktan vazgeçiyor ve kendi sınırlılığını aşabilmek için ‘kutsal’ bir varlığa yöneliyordu.
Böyle baktığımızda insanın bütün mantıkdışılığına rağmen niçin ötekine sımsıkı bağlı kalmaya çabaladığını, maşuktan kaynaklanan hayal kırıklıklarının neden bu kadar derin yaralar açtığını ve buna rağmen neden yine ve yine denemeye devam ettiğini anlayabiliyoruz.
Kaybolup giden Allah aşkının seküler tezahürü olan insana duyulan aşk, ilişkide maşukla bir olma hali, o büyük güvencenin tekrar yerine konabilmesi olasılığı, bizi Frankl’ın tarif ettiği varoluşsal vakumdan koruyabilecek yegane şeymiş gibi görülüyor. Maşuk seküler Tanrımız oluyor böylece. Günümüz modern yaşamı kendine yetmeyen, anne-babanın yardımı olmadan uzun süre hayatta kalmayı bile başaramayan insan tekinin doğal olarak var olan yetersizlik duygusunun daha da pekişip narsistik bir yapının ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Ben bu durumda Adler’in “toplumsallık duygusunun” önemli bir alternatif olabileceğini düşünüyorum.Toplumsal bir varlık olarak içinde bulunduğumuz toplulukla özdeşleşebilmeyi, o topluluk için bir şeyler yapabilmeyi tekrar keşfedersek seküler Tanrımız maşuka bu kadar çok anlam yüklemekten sıyrılıp kendimizi daha özgür hissetmemize olanak sağlayacak, daha az bağımlı, daha az korku dolu bir ilişki yaşama şansına kavuşabiliriz. Böylece Fromm’un dediği gibi maşuku Tanrı konumundan insan konumuna indirip şunu deme şansına kavuşuruz: “Seni sevdiğim için sana ihtiyacım var. Bir yaradana, beni sınırlılığımdan çıkaracak bir güce ihtiyacım olduğu için seviyor değilim seni."
Hasanoğlu geçen hafta da Erkekliğin Krizi yazısında şöyle diyordu:
Bu hafta Alman haber dergisi Focus’ta erkekliğin yıllar içinde ne yönde değiştiğine dair bir araştırma yayımlandı. Günümüzde kadın 1970’li yıllardan farklı olarak erkeğin para kazanmasının yanında, evde çocuğa bakmasını da istiyor. Ayrıca erkek tarafından korunmayı ve iş hayatında desteklenmeyi talep ediyor. Günlük hayatın süpermeni olmasını istiyor erkekten. Oysa 1970’lerin ortalarına kadar erkeğin kimlik tanımı oldukça basitti ve bu da oryantasyon kolaylığı sağlıyordu. Ailesini besleyen, koruyan, emniyet ve güveni sağlayan taraftı erkek.
Son 30 yıl kadının başkaldırısı ve özgürleşmesiyle geçti, erkek de bu durumu şaşkın şaşkın izlemekten başka bir şey yapmadı. Şimdi de toplumdaki yerini ve rolünü yitirmiş olmanın telaşıyla ne yapacağını bilemiyor. Maço mu olsun, yumuşak mı, kariyer peşinde mi koşsun yoksa iyi bir ev erkeği mi olsun? Kadın hepsi olsun istiyor ve bir zamanlar bilgeliği, gücü temsil eden erkek bugün savaş düşkünü ve çocuk tacizcisi olarak görülüyor. Erkek artık kendini nerede, ne olarak konumlayacağını bilemiyor ve kimlik krizi yaşıyor.
...Erkek, uygarlığın temelini oluşturan karşılıklılık ve merhamet duygularını kadınsılıkla karıştırıp bilimsel ve teknik alandaki becerileriyle ilişkilerdeki erk kaybını telafi edebileceği yanılgısı içinde. Bu nedenle de kadının arkasından umutsuzca ve bir oğlan çocuğu şımarıklığıyla nefes nefese koşup duruyor.
Olgunlaşmamış bir erkekliğin en büyük takıntısı şudur: “Acıdan kaçmanın tek yolu durmadan galip gelmektir, çünkü zafer duygusunun verdiği güç beni yok olmaktan korur!” Halbuki erkeğin, durmadan üstün gelmenin tek getirisinin ötekinin düşmanlığını pekiştirmek olduğunu görmesinin zamanı çoktan geldi. Mutluluğun güçten geçtiğiyle ilgili yanılgının düzeltilmesi ve ‘Öteki kendini iyi hissederse ben de kendimi iyi hissederim’le yer değiştirmesi gerekiyor.
Kadının erkekten dayanıklılığı öğrendiği kadar, erkeğin de kadından ilişki kurma becerisini ve duyarlılığı öğrenmesi gerek. Erkek kendinden emin olduğu eski günlerine dönmek ve yaşadığı krizi bir şansa çevirmek istiyorsa merhamet ve anlayış duygularını içselleştirmeyi başarmak zorundadır.
Bu ikinci alıntıyı da yapmamın bir sebebi vardı elbet. Hadi itiraf edelim, kendine güvenli, kararlı, mücadeleci erkeklerden hoşlanıyoruz. Kendimizi böyle birinin yanında güvende, daha güçlü hissediyoruz. İlişkinin başında, bu insanın ilişki içinde de bu özellikleri sergileyeceğini, bizi tahakkümü altına almaya çalışacağını öngöremiyoruz, görmezlikten geliyoruz. Sonra o mantıksızlık dalgası geçtiğinde, geri alamayacağımız sözler verdikten, sorumluluklar aldıktan, zaman harcadıktan sonra durumu anlıyoruz ama, artık çok geç olmuştur.
Bütün o baygın filmler, diziler, kitaplar ve şarkılar, o korunaksızlığımızı ve güvenlik arayışımızı sömürmek için. İlişkinin hiç bir anında mantığın şalterini kapatmamak gerekir. Bu demek değildir ki sevgi, paylaşım, dostluk olmayacak, beraber bir şeyler inşa edilmeyecek. Ama insan soğukkanlılığını, bağımsızlığını asla kaybetmemeli.